Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

NESİMİ-MİRZA HACIYEV

1. BÖLÜM

 Not: Birinci ve ikinci bölümde birkaç kelimede küçük imla değişikliği yapıldı. "Ve ya" kelimesinin "veya" yazılması gibi. Azerbaycan şivesinin imlasının farklığı  yazı okunurken göz önüne alınmalıdır.

Bir zaman tasavvürüme bile getiremezdim ki, gün gelecek, Nesiminin qezellerine şerh yazacağım, dünyadan bir sır gibi geçmiş bu büyük şairin qezellerindeki gizlilikleri açmak görevi bana düşecek. Ve derkedeceğim ki, hayatımın manası, dünyaya gelişimdeki maksat bu imiş. Bana kadar bu altı yüz yıl içinde şairin qezeller gulistanına sayısız insanlar girmek istemiş tabii ki. Ama kimseye gönül kapılarını açmamış o kamiller ustadı. O yüzden Nesimi hakikatıyla hiçbir alakası olmayan her türlü fanteziler uydurmuşlar akıllarının dar çerçeveleriyle, “kendisini Allah sanmış” kanaatıyla akıllarına ne gelmişse yazıb dökmüşler. “Allahsızlığını” büyük bir cesaret gibi övmekle şairi yücelttiklerini sanan bu bedbahtlar böyle böhtanlarla, iftiralalra zavallı şairin kabirde kemiklerini bile sızlattıklarının farkında olamamışlar.

Elli iki yaşımın sonbahar gecelerinden birisinde hiç beklemediğim halde, tam bir tesadüf yüzünden şairin gülistanına girdim ben.

Hadise böyle oldu: Şamahı şehrinde geziyordum. Deli bir şerab içmek geçti gönlümden. Dağlar başındakı bu şehirden tabiate açılan füsunkar güzellikten cuşe gelmek için yani. Hem de dükan şerabı olmayacak, ev şerabı, asıl Şamahı şerabı olsun istedim. Ama bu gece zamanı qarib şehirde kime sorayım hankı evde şerab satılıyor diye? Derken gördüm karşıdan güzel bir kız geliyor. İri bademgözlü, nazik yüzlü, incebelli şahane bir güzel. Uzun siyah donunun etekleri yerle sürünüyordu. Her adım attığında ortadan ayrılarak bileklerine kadar dökülmüş gür, siyah saçları deniz gibi dalğalanıyordu. Başında tacabenzer küçücük bir şey varıydı, tacın önünde de uzun bir durna teli. Sanki “1001 gece” masallarından çıkmış güzeller güzeli şahzadeydi. Tac da, durna teli de yüzü gibi ışık saçıyordu sanki. Şaşırdım güzelliğinden vallahi, masallarda derler ya “öl derse o an ölürsün”, bak öyle birisi. Barı şerapsatanı sorayım bahanesiyle durdurayım dedim ama, dilimi-ağzımı kuruttu şahane güzellik. Mal gibi ağzımı açarak baktığımı gören kız yanımdan geçtiğinde yere bakarak güldü ve bana döndü: “Ey qarib, meyfüruş mu arıyorsun?” Ben tam sarsılmış halde onun güzel yüzüne baka-baka kaldım, “meyfüruş” ne demektirse bilmediğim halde başımı aşağı-yukarı etmekle tasdik ettim. Kız sakince “Meyfüruş şerabsatan demek oluyor”, dedi, “Yüz adım kalkarsın, sağda büyük kırmızı kapı göreceksin. Dünyanın en güzel şerabı oradadır. Ama kimseye açılmaz o kapı, hep şerabtan anlamayanlar o kapıya gelmiş diye. Sen “Ey fevkelkamil insan!” dersin, yoksa sana da açılmayacak kapı. Haydi. Git. Hiç zaman da hiçbir kıza ağzını böyle açarak bakma. Ben sana dünyada en büyük iyiliği yaptım. Bu senin görebileceğin iyilik haddidir”. Ve tebessümle “sağol” diyormuş gibi elini yelleğerek uzaklaştı. Yalnız karanlık içinde yok olduktan sonra yavaş-yavaş kendime geldim. “Bu ne sırdı?! Bu ne güzellikti ya Rabbim?! Ne istediğimi nereden bildi bu ninesi ölmüş?! Gece zamanı böyle güzellikle sokaklarda dolaşmaktan korkmuyor mu?!” diye düşünceler içinde onun tarif ettiği yere taraf kalkmağa başladım.

Hakikaten de tahtadan büyük kırmızı bir kapı varıydı orada. Bağırdım: “Ey fevkelkamil insan!”. Kimseden ses gelmedi. Bir de, bir de bağırdım. Nihayet, kapı kendisinden açıldı ve ben gür işıklı çok güzel bir bahçeye girdim. Her taraf gül-çiçekti. Hoş bir rüzgar esiyordu. Burnuma dolan gül-çiçek atrından mest olacaktım sanki. Başımın üstünde kuşlar uçuyordu; bir de baktım ki, kuş değilmişler. Kanatlı, son derece güzel kızlarmış. Aynen az önce sokakta gördüğüm kıza benziyorlardı. Öylece uzun donlu, uzun siyah saçlı, başlarında da durnatelli küçücük tac. Ama donları yeşildi, siyah değildi o kızınkı gibi.

Gül-çiçeklerin arasından uzun, zayıf bir adam göründü, bana taraf gelmeğe başladı. Selam verdi, selam dedim. Elinde bir kadeh varıydı, bana uzattı. “Buyur, tadına bak”. Yüzünde yeşil örtük varıydı. Düşündüm ki, şerabsatan budur herhalde. Ama bu uzun eba, başındakı bu çalma nedir? Ve neden yüzünü örtmüş ki? Doğrusu korktum bir az. Donmuş gibi durduğumu görünce güldü: “ Gel Nesiminin elinden badeyi nuş eyle ki,layezali işret budur, qüssesiz devran budur”. Ben “Adam ya hasta, ya da sarhoş, şiir diyor” diye düşünerek kadehi aldım içtim. Gökteki kızlardan sesler geldi:” Hasta değil o. Sarhoş değil o. Sana insan gibi görünmüş ama, hurdur o”. Ben kadehi ona geri verdim. İçki acaip atırlı ve tatlıydı, gönlüme öyle bir rahatlık geldi ki, ömrümde buna benzer bir hazz duymamıştım. Dedi hoşuna gitti mi? Dedim çok güzelmiş ama, şerab değil ki bu. Dedi burada kimse şerab içmez, hep bunu içeriz. Dedim sanki sözler, cümleler içtim ben ama, son derece rahatladım. “Birini de içer misin?”, dedi. Benden önce gökteki kanatlı kızlardan ses geldi:” Aman, o qarib, birisi yeter ona, yoksa ya boğulacak, ya deli olacak”. Adam arkasında kimese seslendi:”Çeşmeyi-lelin suyundan bir kadeh sun, saqiya”. Göktekiler kendi aralarında konuşmaya başladılar:” Bu Nesiminin irişmez kimse qövli-fiiline. Gah şeyhü-abid olur, gah da pirü-meyfüruş”. Adam bana sordu:” İçmek istiyorsun ama, beni tanımak istemiyorsun, öyle mi?”. Yine kanatlı kızlar benden önce cevab verdiler:” İstiyor. İstiyor. Yüzündeki örtük korkutuyor onu”. Adam güldü: “Madem ki, istiyorsun, o zaman ben de seninle içeceğim”, yine arkasında kimese seslendi,” Saqiya, camı getir ki, ben unuttum tevbemi. Eski takvimim benim bietibar oldu yine”. Böyle diyerek yüzündeki yeşil örtüğü çekip attı. Ve ben iri bademgözlü, zayıfyüzlü, yüz çizgileri incecik çok yakışıklı bir adam gördüm. Sanki yüzü ışık saçıyordu. Parmak eninde simsiyah sakalı varıydı. Kaşlar, bıyıklar nazik, sanki kalemle çizilmişdi. Dudaklar da, burun da ince. Alt dudağının sağ tarafında küçücük bir ben varıydı. Dedi seçilmişlik nişanem budur ilahiden. Sonra elimden tuttu: “ Gidelim oturalım, saqi ne lazımsa getirecek, misafirimsin bu gece”.

Bak bu yerdece uyandım. Rüya görüyormuşum. Ama o acaip güzel içkinin atırı burnumda, tadı ağzımda kalmıştı.

Nesimi qezellerinden bir kaçını ilk olarak orta okulda, yaklaşık kırk yıl önceler okumuştum. Sonralar okuduğumu hiç hatırlamıyorum, çünki anlamak çok zor gelmişti bana, arap-fars kelimeleri çok diye. Ama o rüyamdan sonra sanki o qezellere sarıldım ben, çünki her defa okudukca o güzel atırı burnumda, tadı ağzımda hiss ediyordum. Belki de bu, psikolojik bir haldir, yani o hazzı hiss etmek istiyorum diye hiss ediyorum, bilemiyorum. Ama bu bir fakttır ki, o rüyadan sonra qezellerdeki sırları açmak bana o kadehteki içkiği içmek kadar kolay bir iş olmuştur.

Qezellerinde şairin ne anlatmak istediğini mümkün kadar sade bir dilde söyleyeceğim ki, her kes anlaya bilsin. Ve Türk Dil Kurumunun yeni acaip kelimelerinden çok-çok uzak olan Nesimi devrinin ab-havası azacık da olsa yutula bilinsin diye fikirlerimi Türkiye türkcesiyle azeri türkcesi arasında köprü sanılabilecek bir dilde anlatacağım sizlere, değerli kardeşlerim. Qezellerden örnek getireceğim mısralara, beytlere ise, tabii ki, dokunamam.

İki büyük sırdan konuşuyor şair. Birisi “Nesimi sırrı”dır. Diğeri ise “sırrı-pünhan” ve ya “künte-kenzin sırrı” diye geçiyor. Maksatım beşer evladına bu günece gizli kalmış bu iki sırrı açıb bildirmektir sizlere. Ama biliniz ki, söyleyeceklerim Nesimi okyanusunun vururb sahile çıkardığı inciler misalidir ki, o sahilde oynarken bulmuşum onları. O okyanusa girmeğe ise cürat edemem; çünki ilimde, akılda ve ilahiye verdiği gönlünün zenginliğinde Nesiminin ayağının tozu bile olamam diye o kanatlı perilerin dediği gibi ya hemen boğulurum, ya da deli olurum.

Şairi aslında olduğu gibi görmek ve onun beşeriyyete neleri bildirmek istediğini işitmek ister misiniz?

O zaman Nesimi qezellerine bu günece yazılmış bütün tefsirleri, izahları, şerhleri bir kenara bırakın ve gelin beni dinleyin.
*
İlahi alemle sidretül-münteha içindeki bütün maddiyyatın vahdeti Nesimi qezellerinin ana hattıdır; bunu anlamadan şairin sırlar hazinesinin kapısına bile yaklaşmak anlamsızdır; açılmayacak o kapı. Katiyyen anlayamayacaksın, mesela, şair neden diyor:

“ Çünki bir şehrin içinde mescidü meyhane var
Ehli – hak fark eylemez mescitleri meyhaneden”

Ehli – Hak, yani Hakka tapan insan fark eylemezmiş mescitleri meyhaneden. “Hak” Allahü – Tealanın güzel isimlerinden birisi değil mi? Hakka tapınmak Allaha tapınmak demek değil mi yani?

Öyledir. Nesimi için de mescit başka, meyhane – puthane başkadır. Mescitle meyhane ve puthanenin farklılığını, imanlıyla cahilin farklılığını kabüllenmek bakımından o da ananevi dindarlar gibidir. Bu, meselenin manevi tarafıdır. Ama o beytte mescitle meyhane ve puthanenin aynılığı her üçünün de maddiyyat bakımından aynılığıdır. Adem için, Ademin vücutunun parçaları olduğu için aynıdır. Yani o beyti Nesiminin dilinden işitmişler ama, Adem demiş onu Nesiminin diliyle.

“Mescitem, hem medrese, meyhane ve puthaneyem
Hem bu beytin ehlyem, hem şehrinin esasıyam”

diyor Adem. Ehli – beyt de benim, Mekkenin esası da benim, diyor.

“Töhfeyem, pakize cövher, lamekanın xasıyam
Alemül – qeybem, vücutam, hem onun deryasıyam.
Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebül – mesan
Hem menem tövhidü - bürhan, pirimin mevlasıyam.
Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrail
Nazirem her yerde hazır, men hakkın kimyasıyam”.

( “sebül-mesan”- tekrar yedi. Fatihe suresine işaredir. Hem Mekke, hem Medinede vahy olunduğu için yedi cümleden ibaret olan bu sureye “tekrar yedilik” diyorlar).

Dört büyük melek de benim, diyor Adem. Diyeceksiniz Adem başka, melek başka. Bu nasıl olur?

Evet, başka - başka varlıklardır. Ama Adem bu dedikleriyle kendisini mi kastediyor? Nesimiyi Adem konuşturuyor ama, Ademi kimdir konuşturan? İleride diyeceğim. Lütfen sabırlı olunuz, sonuna kadar sabırla dinleyiniz, herşeyi anlayacağınıza hiç şüphe etmiyorum. Ben sizlere bu zamanaca hiçbir yerde okumadığınız, hiçbir din bilgininin, hiçbir ülemanın anlatamadığı öyle şeylerden konuşacağım ki, bunların derinliklerine varırsanız “Hakka yettim” diyebilecek bir hale gelebilirsiniz.

“Dicleyem, Nilem, Feratam, hem menem abi – hayat... Denizem, behrem, mühitem, qetreyem, deryayü – aşk... Qemerem, şemi – münevver, hem ateşem, badü – gil”. Yani Yerde, gökte ne varsa, hepsi benim, diyor Adem. Ve daha da ileri gidiyor; yalnız müslimanım demiyor,

“Tersayam, hem qeyri – millet ehliyem, nesraniyem
Hem menem zünnarü – xaçü, hem selib cübrasıyam.
Davudam, taxtü – Süleyman, hem menem mecmui – zat
Hem menem mehri – xudavend, divlerin ustasıyam”

Yahudi de, hristian da, hristianların hilafet zamanında farklanmak için kurşaklarına bağladıkları zünnar da, Süleyman peyğamberin emrinde olan cinler, divler de benim, diyor Adem.

“ Musayam, Turam, asayam, hem münacati – ilah,
Hem menem ruzi – bereket, Musanın beyzasıyam”

Hazret Musanın yanar ağactan işittiyi ses de, yahudiler sehralarda ac dolaştıkları zaman hazreti Musanın yalvarışları üzerine göklerden yağan yiyecek de, Musa peyğamberin firavunun karşısında koltuğundan çıkardığı beyaz eli de benim, diyor Adem. Çünki bunların hepsi maddi dünyadakı görüntülerdir, maddi dünyaya aittir diye benim vücutumdandır; mümin de, dine karşı gelen kafir de vücut olarak benim cismimdendir, diyor. Bu yüzden muhammediyim, yahudiyim, nesraniyim demekle birlikte

“ Men Nesimiyem ki, Hakkın dini ve imanıyam
Hem imamü – mezhebem, hem de dinin yağmasıyam”

diyor. Bakınız, qezelin bu son beyti yalnız maddiyatın vahdeti meselesi anlatılınca anlaşılıyor. Yani qezel Nesiminin, sadece, şair tahayyülü gibi kabül edileceği halde katiyyen anlamak mümkün olamaz ki, adam neden hem imamü – mezhep olsun, hem de dine karşı gelen. Cahil de düşünecek ki, adam herhalde münafik, riyakar olmuş, aşkarda hürufi mezhebinin imamı olmuşsa da kalbinde dine karşı çıkmıştır.

Nesiminin alemince Hakka kavuşmanın yolu bu büyük hakikatı, bu büyük ilmi kabüllenmekten geçiyor. Bunu kabül edenlerdir Ehli-Hak. Bak bunlar “fark eylemez mescitleri meyhaneden”. Bu ilmi, bu hakikatı kabüllenmeğenlerin namazı, sadece, itaattır. Allah secde etmek emretmiş, ben de secde ediyorum, aksi halde beni cehenneme atacak diye korkarım. Ama hakikatı bilmeden ona nice secde etmek mümkündür? Tabii ki, itaatle de cennetlik olacaksın ama, cennetin aşağı katları içinsin ebediyyen. Ama Adem Nesiminin diliyle konuşarak ilim veriyor insanlara ki, en yukarı cennetlerde, Firdevs cennetlerinde olsunlar. Çünki secdelerin en üstünü Allahın ilmini öğrenmektir. İlim öğrenmek imandan doğan secdedir, bir saatlık ilim öğrenmek secdesi altmış yıl gece-gündüz kılınan itaat secdesinden buna göre üstündür.

Malik ibn-Aufun idaresinde olan bedeviler İslamı kabül ettiklerinde “Biz iman ettik” demişler. Ama onların ilimsiz olduklarını bilen Allahü-Teala demiş ki, hayır, siz iman etmediniz, siz itaat ettiniz, iman daha sizin kalbinize girmemiştir.

Neden? Çünki ilimsiz iman yoktur. Ne kadar secde etsen, hayır emeller sahibi olsan, zekat versen, dinin bütün kurallarına dosdoğru emel etsen bile yine de, sadece, itaat etmişlerdensin. Adem Nesiminin diliyle o büyük ilmi anlatıyor beşeriyyete. Hem de insanların haline acıyarak, hiçbir savaş, kavğa talep etmeden anlatıyor.

“Avare tek ne gezirsen ey özünden bihaber?
Gel Hakkın sırrını iste aşiqü-biçareden”
Aşiqü-biçareden, yani Nesimiden iste, Nesimiden öğren. Devrinin din adamları, feqihler, bilginler, vaizler Nesimiye karşı gelince şair onların haline acıyor,:

“ Vaktine var vaiza, qoygil meni öz halime
Çareni sen sana et, geç çaresiz biçareden”
Ve ya:

“Hakka münkirdir feqih, inanma ol şeytana ki
Yoktur ol cinxilqetin kalbinde iqrar, isteme”
Bir başka misal daha:

“Suretin esrarını zahid ne bilsin, ya feqih
Kul kefa billahe mehrem handa her hayvan olur”
( “Kul kefa billah”- “De ki, Allah kifayet eder”. Kurani-Kerim. Sure 29, aye 52)
Yünden dokunmuş eba, yani “peşminepuş” giyerek Hakka kavuşmak için terki-dünya olarak memleketler gezen sufi dervişleri de bu ilimden uzak oldukları için kınıyor.

“Sufiye- peşminepuşun batini safi değil.
Ol haçan kurtarasıdır nefsini emmareden?”
( “batin”- iç; “ emmare”- emr eden, yani şeytan anlamındadır)
Veya:

“Ol ki özün bilmedi, gezdi cahanı serbeser
Varlığın Hakk bilmedi, kurtarmadı emmareden”
Nefsinin esaretinde olarak Allaha itaet eden adam Ademin nezerinde boynunda boyundurukla devvarede herlenen öküz misalidir. Ama Nesiminin apaçık sözlerinden sonra da boynundakı boyunduruktan kurtulmak istemezse, demek, öküzden de kötüdür, devvareye bile yaramaz. Çünki öküzün şüuru yok diye onun boyundurukta olması kınanılası değildir. Ama şüurlu varlık gibi yaratılmış insanın boyunduruktan kurtulmak istememesi Allahın hoşuna gitmez.

“Çün Nesimi on sekiz bin alemin maksutudur
Kim bu devri bilmedi, sür ta çıka devvareden”
Ananevi, muhafazakar dindarlığın uzun-uzadı efsanelerine uymayın, diyor şair. Sizin dinlemeli olduğunuz şey benim ilahiye olan aşk hikayetimdir.

“Zahidin efsanesinden hasil olmaz faide
Var iken eşqin hedisi, neylerem efsaneyi”

Veya:


“Eşqin hedisin gel işit, efsaneye aldanma ki
Kuran satan her vaizin neqli uzun efsanedir
Tesbih ile seccadeyi elden bırak, ey müttaki
Ol zülfi-xala bak, onu gör ki, ne damu danedir”
Veya:


“Ey Süleyman mentiqinden kuş dilin öğrenmeğen
Dive uymuşsan, onunçün tabeyi-efsanesen.
Gel enelheq sırrını meyhane ve meyden işit
Ey düşen inkare, niçün münkirü-meyhanesen?”

Ve ya:


“Ey Hakkı her yerde hazırdır diyen eğrinezer
Bes ne meniden seçersen Kabeden puthaneyi?”


Kıblenin Yeruselimden Kabeye çevrilmesi Kurani-Kerimden bildirildiği gibi büyük hadisedir . Ama o mukaddes Kitabda bu da bildiriliyor ki, bu, iman edenler için değildir. Yüzünü hangı tarafa çevirirsin, vechi-ilahi oradadır. Kıblenin değiştirilmesi, sadece, Rasulillaha tabe olanları “ arkalarına dönecek olanlardan belli etmek” içindir. Yani İslamı kabül etmiş olsalar da yine de önceki zamanlarındakı gibi Yeruselime yüzlerini çeviren ehli-Kitabdan hilekar olanlar bundan sonra namaz zamanı arkalarına dönmüş olacaklar ve böylece samimi olmadıkları belli olacak. Neden arkalarına döneceklermiş? Çünki Medine şehri Yeruselimle Mekke şehrinin arasında bir düz hatt üstündeki gibidir. Nesimi bu yüzden diyor ki, arif adamın kıblesi Kabe değil, suretü-Rahmandır. Yani Ademin cennete salınması halinden önceki halinin yüzüdür. Vechullahtır yani kıble.

“Menide üzü kıblede ol arif imiş ki
Üzündür onun kıblesi, eynindir imanı.
Ol lövhdü, ey üzü qemer, gül yanağın ki.
Ruhül-kudüs ol lövhden indirdi kelamı”


Veya:


“ Ey qaşın mehrabü, üzün kıble iman ehline.
Aşiqin beytülharamı suretü-Rahman olur”


Beşer evladı içinden peygamberlerin ilahi alemle yalnız melek Cebrail, yani ruhül-emin vasıtasıyla konuşmasını kabullenmiş dindarlık insanın o alemdeki diğer varlıklarla --- Ademle, cennet huri ve perileriyle konuşmasını, tabii ki, kabul edemezdi. Ananevi dindarlık için bu, beşer tarihinde acaip bir yenilik idi. Ama Nesimi melekle de konuştuğunu bildiriyor.


Bezminde ezel saqisi lelin mana sunmuş
Ol badeyi ki, ruhul-emindir dolu camı”


“Bezminde”, yani meclisinde. Yüce Mecliste. Kim sunmuş? “Ezel saqisi”. Yani Hak. “Lelini”, yani ilmini, biliğini, kelamını bana sunmuş. Hankı badedir o? İçi ruhül-eminle doludur. Yani Allah ruhül-emini görevlendirmiş ki, bana ilminden versin.
Diye bilirler ki, ne çok varlık konuşuyormuş Nesimiyle. Ama hayır. Nesimi için Adem de, cennet hurileri ve perileri de, melekler de Allahü-Tealanın, sadece, muhtelif aşamalardakı tezahür formaları, şekillenmeleridir. Bu yüzden onlardan her hankı birisinin görüntüsü ve konuşması şair için Ruhül-Kudüsün konuşması ve görüntüsü gibidir. Rahman muhtelif suretlerde tezahür eder, konuşan ise bir tek Hak olar. Adem Nesimiyle cennetteki haliyle konuşmuş, ona cennetteki haliyle görünmüştür. Ama ona hem cennetten önceki, hem cennetteki, hem de cennetten sonrakı maddi dünya olmuş halinden haberler veriyor. “Lelin şerabı”nı ilkin yaradılışı zamanı içmiştir o. “Zerre menem, Güneş menem... Əncüm ile felek menem... Musayam, Turam, asayam... Denizem, behrem...” diyorsa maddi halinden haber veriyor. Ama “Hem kelamam, ayetem, hem müshefem sebülmesan” , “Cebrayılam, hem Mikayıl, İsrafilem, Azrayıl” diyorsa bu onun cennetten önceki ilkin halidir. O halinde ki, Yüce Mecliste Allahü-Tealaya eşyaların adlarını demişti. O halinde Ademin varlığında melekler ve cinden farklı olarak Allahın Hüsnü-Camalını oluşturan bütün Mübarek Adların mecmusu var. Tabii ki, Hüsnü-Camal konkret vücut halinde değildir. Sonsuzdur. Adem ise konkret vücut halindedir. Yani o, Allahın Mübarek Adlarındakı sıfatların mecmusudur. Yani Adem Rahman değil, suretü-Rahmandır, ayetü-Rahmandır. Adem Hak değil, suretü - Haktır, kelamü - Haktır. Yani Nesimiye göre, Allahü-Teala Ademi yaratırken onun misalinde kendi vücutsuz, benzersiz Hüsnü - Camalına konkretlik vermişdir. Melekler ve İblis Hüsnü - Camalı konkret bir vücut halinde göre bilsinler diye. Adem bu sebepten meleklerden ve cinlerden üstündür ve bu sebepten Allahü -Teala onlara emretmiş ki, Ademe secde ediniz. Yani Ademe secde etmek Hüsnü - Camala secde etmek gibidir. Bu ilkin halinde Ademe Hüsnü - Camalın ayinede tam görüntüsü demek asla ve asla doğru olamaz tabii. Fark sonsuzlukta bir kadar büyüktür yani. Biz ayinede eksimizi görünce “Bu benim” deriz. Ama Adem Hüsnü - Camal değildir, Hüsnü-Camaldakı Esmail - Hüsnanın sıfatlarının konkret vücut halindeki mecmusudur. Bu sıfatlar meleklerde ve cinde yoktur, bu yüzden Adem yaratılış bakımından onlardan üstündür.
Adem Nesimiden küsüp gittiği vakitler onunla melek, cennet hurisi, perisi konuşmuştur. Daha doğrusu, Adem bir sonrakı hali olan cennet haliyle değil, melek - huri-peri kılığında onun gözüne görünmüştür. Ama şair onu aslında olduğu haliyle görmek istiyor. Melek görünce bakınız ne diyor:


“Kıbleyi-iman göründü sen büti - eyyareden
Aferin olsun, seni ne hoş yaratmış yaradan.
Hankı bürcün yıldızısan, ey melek, bilsem seni
Menzilin ref oldu yüz bin kövkebü - seyyareden”


Şair anlıyor ki, Adem yine ona küsmüştür. O yüzden direk görüşe gelmediğini “naz - qemze” hisab ediyor. Ama aşkından dönmeğeceğini bildiriyor:


“Ya Rab, ol qemzen okun bin yerden artık yemişem
Aşik oldur ki, qayıtmaya yediyi yareden”.
Şair itirazını bildiriyor. Ademin sözlerini melek vasıtasıyla almak istemediğini, direk onun kendisinden işitmek istediğini bildiriyor bu qezelde. Melek çok güzeldir ama, o, Ademi istiyor.


” Yanağın şemine hüsnü Yusifin pervanedir.
Çok gönüller yağmalanmış sen üzü mehpareden.
İşvesinden fitneler xetm oldu şehla gözlerin.
Kimsene harfin okumaz ayrı ol mekkareden”


Yani bu günece Allahtan, Haktan gelen ayetleri melek kıyafetinde görünerek peyğamberlere yetirdin, sonu ne oldu? İnsanlar bölüm - bölüm, mezhepler, tarikatler, ümmetler halinde biribirilerine düşman oldular. Din adına savaşlar bitmek bilmedi, haçlı savaşlarında milyonlarca insan kırıldı. Çünki insanlar bilmediler ki, bütün peyğamberlere ayeler bir tek Yaradandan bir tek Ademe geliyor, Adem de bunları melek kılığıyla peyğamberlere iletiyor. İnsanlar anlayamadılar ki, bütün ayelerin kökü aynıdır, çünki peyğamberlerle direk konuşmadın, melekmişsin gibi konuştun, bir harfını bile o “mekkare”siz okutmadın, o yüzden insanlar senin hakikatinden, bu maddi dünyanın senin vücutundan oluşturulduğundan habersiz oldular, gönülleri yağmalanmış gibi oldular.
Nesiminin qeyb alemiyle alakası genclik yıllarından, şairliyinin ilkin çağlarındaca olmuştur. Hele “Nesimi” lakapı götürmezden çok - çok önce “Seyyid”, “Hüseyni” lakaplarıyla şiir yazdığı genclik yıllarında şiirlerinin nerelerdense, Yerdenkenar alemlerden geldiğinin farkındaydı. Ama o devrinin qezellerinden de anlaşılan budur ki, bu onda ne hal idi, şiirlerine bunca güzellik veren hankı gözegörünmez kuvvet idi, bilemiyordu.


“Seyyid şiiri senin vasfında mucizdir tamam
Bilmenem Ruhül - Kudüs fehm eder , ya Cebrayıl”


Ama bir defa rüyasında onu qeyb aleminden ilhamlandıran sırrlı mahluku, nihayet, görüyor. Ve o rüyadan da şair onun güzelliğinden deli - divane olarak uyanıyor.
“Yatırken dün gece gördüm siyah zülfünü boynumda


Dedim, ey dilber, nedir bu remzime tedbir?
Divane oldu deli gönül, saçın zencirine bağla
Menim gönlüm delisine senin zülfün teli zencir.
Vücudum padişahisen, gönül verdim, seni sevdim
Sana gönül veren aşik haçan can eyleye teqdir?”


Ve ta ömrünün sonuna kadar da bu deli aşk onu yandırıp yakıyor. Her zaman kederli, dalğın, derin düşünceler içinde oluyor. Aşkın gücünden gönlü viran olduğundan şairin daima mest, süzgün gözleri yürekdolusu sevince, gülüşe elveda diyor.


“Ey Nesimi, ol xumarü gözleri fettan gibi
Daim esrüksen, meger kim, nergizü-mestanesen”
(“ esrük” – sarhoş).

( devamı var )

Üye Girişi