Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

YUNUS EMRE- TELVİN AÇIKLAMASI

Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayrân olur

Bir dem gelir şâdi olur
Bir dem gelir giryân olur

Bir dem sanasın kış gibi
Şol zemheri olmuş gibi

Bir dem beşaretten doğar
Hoş bağ ile bostan olur.

Bir dem gelir söyleyemez
Bir sözü şerh eyleyemez

Bir dem dilinden dür döker
Dertlilere derman olur

Bir dem çıkar Arş üzere
Bir dem iner tahtesserâ

Bir dem sanasın katredir
Bir dem taşar umman olur.

Bir dem cehalette kalır
Hiç nesneyi bilmez olur.

Bir dem dalar hikmetlere
Calinus-u Lokman olur.

Bir dem div olur yâ peri
Viraneler olur yeri

Bir dem uçar Belkıys ile
Sultan-ı ins ü cân olur

Bir dem varır mescidlere
Yüz sürer anda yerlere

Bir dem varır deyre girer
İncil okur, ruhban olur.

Bir dem gelir İsa gibi
Ölmüşleri diri kılar

Bir dem girer kibr evine
Fir'âvn ile Hâman olur.

Bir dem döner Cebrail'e
Rahmet saçar her mahfile

Bir dem gelir gümrâh olur
Miskin Yunus hayrân olur.
YUNUS EMRE


İNSANIN HALLERİ-I

Bu yazımızda Yunus Emre'nin çok dikkate değer, fakat az tanınmış bir şiirini görüntü aynasına koyup bir inceleyelim. "Musammat gazel” (aynı zamanda iç kafiyeli) olarak düzenlenmiş fakat (her beyit bir kıtla şeklinde okunursa) aynı zamanda. Aynı zamanda bir ilahi sayılacak olan bu şiirin her beytinde ayrı cihanlar görelim. Aynı zamanda şiirin tamamındaki emsalsiz psikolojiye dikkatle eğilelim.

Yüce boşluk hissi veren uçurum duyguları gündelik somut (müşahhas) köy kelimeleri ve herkesin bildiği, eşya, tabiat, teşbih unsurları ile anlatabilmek, Yunus Emre'nin eşsiz sanat ve hüneridir.
"İslâm Tasavufu"nun TELVİN adı verilen değişme, başkalaşma, renkten renge giyme halleri, bu şiirin her beytinde şaşırtan tezatlar, manzaralar halinde göz önüne serilmektedir:

1- Allah, Yunus'a öyle bir gönül vermiş ki, "ha demeden hayran olmakta, kendinden geçip aşka, hayrete düşmektedir. Güzellikler onu sarsmakta, kâinatın her şeyinden ayrı ayrı duygulanmaktadır. Bu duygular onu kâh sevinçli (şâdi) kâh ağlamaklı (giryan) kılmakta, fakat asla ilgisiz bırakmamaktadır.

2- Yunus'un gönlü, bir bakarsınız, zemheri olmuş gibi bomboş, verimsiz, soğuk, donuk.. Bir bakarsınız: içine müjdeler sevinçler (beşâret) doğmuş gibi yemyeşil, verimli bağ ve bustan (bahçe) gibi rengârenk, sımsıcak olmaktadır.

3- Bu gönül, duygulu insan gönlü.. Bir dem gelir, ağzını açmak dahi istemez; en basit düşünceyi anlatamaz, cahil gibi, şerh edemez; fakat bir dem de gelir ki dilinden inciler dökülmeye başlar; söylediği sözler dertlere derman olur, insanları kurtarır.

4- Gururda, tevazuda da hiç kararı yoktur. Bir dem en yüce Varlık'a karışarak kendisini Arş'ın (en yüksek gök katı) üstüne çıkmış sanır. Bir de bakarsınız, güven dengesi bozulmuş, kendisini toprağın da altında (taht-es serâ) görüyor. Kâh bir katre gibi küçülmüş, büzülmüş, yılgın.. Kâh da, ummanlar gibi taşmaktadır; etrafa feyiz yücelik saçmaktadır.

5- Bir dem sanki hiçbir şeyi bilmeyen kara cahildir. Biraz sonra hikmetlere dalmakta, Calinus ve Lokman gibi, Tanrıdan ilhamlı hekimler misali, etrafa şifalar, hikmetler yağdırmaktadır.

6- Yunus'un gönlü, bazı zaman devler, periler gibi, görünmezlikler, viraneler, sefaletler, karanlıklar içinde sürter durur. Bazen da olur ki, Süleyman'ın tahtı üzerinde Saba melikesi Belkıs gibi uçmakta, saltanatın son doruğunda, insan ve cinlere, bütün canlılara hükmetmektedir.

7- Bu gönül, şüpheler, taşkınlıklar, oluşlar içinde, halden hale, kapristen kaprise geçer: Bakarsınız, en koyu Müslüman: Mescitlere kapanır üst üste namazlar ile yerlere yüz sürer. Bakarsınız, garip şaşılacak bir değişme ile manen kiliseye (deyr) girer, İncil okur, rahip olur.

8- Bir dem Allah'a o kadar yakın olur ki, onun verdiği güçle, Hz. İsa gibi, bir nefes edişte ölmüşleri diri kılar. Bir dem de bakarsınız, isyana, kibre, imansızlığa kapılmış; Allah'a en uzak yaratık; Firavun ve onun veziri Hâman gibi kötülük ve kibir evine girer, zâlim olur, can yakar, ruh öldürür. . .
9- Fakat bu aşağılatıcı kibir halinde çok kalmaz, Cebrail gibi ferahlık ve İlâhi müjde taşıyıcı olur, her çevreye (mahfile) iyilik, iman saçar. Fakat çok geçmez, yine bakarsınız yolunu kaybetmiş (gümrah) olur. Velhasıl miskin (sessiz, yılgın, kendini horlayan) Yunus, yine hayrandır. Her zaman şaşkınlık, hayret, kararsızlık içindedir.

Bu şiirde beyit beyit (kıt’a kıl'a) ruh halleri değişen, kimi şahıslaşıp, kimi efsaneleşip, kimi manzaralaşan unsurları ortaya koymaya çalıştık. Bunun ötesinde şiirin derinliğine, “öteler”ine geçmek ayrı bahis.

Zaten Yunus Emre'yi, kendine has ermişliği, tasavvufu ve "hâli" içinde şerh etmek değme kişinin harcı değil. Ayrıca bu şiirdeki gibi tasavvufi keyfiyet'ler anlatılamaz, sadece yaşanır ve sıkı sıkıya kişiye (erene, şaire) bağlıdır. Biz yine de kaleme gelir yerinden birkaç noktaya dikkat çekelim:

Bu şiirde, anlatılan hâl ve isteklerin yanı sıra, insanoğlunun zaafları, şüpheleri ve çok yönlü, çok türlü mizacı da söylenmiştir. Çok insanın içinde böbürleme ile alçakgönüllülük ard arda, iç içe yaşar. Zaman var, dünyanın her şeyini biliyoruz sanırız, zaman olur, gönlümüz gibi kafanız da bomboştur. En bilgili olduğumuz konuda, ağzımızı açmak istemeyiz

Dev ve peri gibi gaiplerde, yoksullukta yaşarken Süleyman’ın tahtına kurulup Belkıs’a sahip olmak kimin içinden geçmez ki

Secdelerde bile İncil’in ve papazın imanını, zihni ve şüphesi ile kurcalamayan kaç olgun kişi bulunur ki?

Aynı taşkın, ilhamlı kişiye, insanlığa hükmeden kibir hırsı ile insanlığı kurtaran ve ölüyü dirilten İsa’lık yüceliği garip nöbetler halinde gelebilir. Zemheride kuru ağaç donmuşluğuna rağmen, insanın gönlü, baharda elvan elvan çiçek bahçeleri gibi, feyizler saçabilir.
Demek Yunus Emre, bir çeşit kendi "iç romanının" çehresini bütünüyle verdiği bu şiirde, aynı zamanda da İNSAN'ı anlatmıştır. Bilhassa her çağın aydın (entellektüel) sanatkâr, taşkın ve hayran kişisi, bu şiirde dile gelmiştir. Bugünün ve gelecek çağların okuyucuları da ş\ı şiirdeki:

Âşık yaradılışlı, kutuptan kutba sürüklenen, kendine güvenini yitirdiği zaman bir ot gibi değersiz olduğu hissine kapılan, sonra yücelerden müjde almış gibi feraha çıkan.. Bakarsınız zemheri kırları gibi donuk, bakarsınız İsa nefesi gibi diriltici TELVÎN hallerine giren Yunus Emre'yi hiç yadırgamayacaklardır. Ona bilâkis tanıdık çıkacaklardır. Şiirde, sanatta ölümsüzlük denilen şey, işte budur.


(Tercüman, 8 Ağustos 1975)

 

İLGİLİ İÇERİK

YUNUS EMRE -SORDUM ÇİÇEĞE AÇIKLAMASI

BİYOGRAFİ ÖRNEĞİ-YUNUS EMRE

YUNUS EMRE TOPLU ŞİİRLERİ

YUNUS EMRE - ŞATHİYE ÖRNEĞİ-ÇIKTIM ERİK DALINA

YUNUS EMRE İLAHİ İNCELEMESİ


İNSANIN HALLERİ -II

Tasavvufta “telvin” renkten renge, "hâlden hâle" girme makamıdır. Umumi görüş bu makamın tam olgunluk, tam ermişlik doruğu olmadığıdır.
Telvin’in görmeden ve ermeden ermişe sık sık uğrayan hasret, korku, pişmanlık, neşe, sevinç, keder, ıstırap, saadet gibi değişik ruh halleri olduğunu belirlen tasavvuf nazariyatçıları da vardır.

Tasavvufta "telvin" denen bu hâle laik bakışla (umumî sözlükte) belki "psikolojik değişkenlik" denebilir, işte bu hâlden hâle, psikolojiden psikolojiye geçmenin tasvirlerine Yunus Emre'nin şiirlerinde sık sık rastlanılmaktadır. Bu sadece mutasavvıf oluşunun değil şüphesiz daha büyük ölçüde şair ve sanatkâr oluşunun, İlham’dan çoraklığa, yüksekten alçağa gidip gelişlerinin sonucudur.

Halden hale geçen ruhu dile getiren pek çok şiir vardır. Fakat lam bütünlük gösteren bir şiiri vardır ki, Yunus Emre'nin bir 'iç romanı" sayılabilir. Hattâ hiç bir roman, hiçbir tahlil, belki hiçbir sanatkârı bu kadar büyük ustalıkla anlatamaz. Yunus'un veli şahsiyetinden daha çok sanat kişiliğini aksettiren ve mizacının karanlık köşelerini ele veren bu şiiri yukarıya aldık.

Hepimizin çok çok âlim çok cahil olduğu konular vardır. Bir masal dünyasının dev’i, perisi ve onlara hükmeden Belkıs ile Süleyman saltanatına özenmek hissi hepimizde vardır. Efsanelere, mitologyalara vücut veren insan duygusu budur... Mescid'de en bitimsiz kulluk duygularıyla secdeye kapanan arif kişinin içinden kiliseler, İncil ve Papaz duygulan geçebilir. Bu imânın koyusundan şüphenin koyusuna, başka imânların düşüncesine geçmektir...
İnsanda öldürmek, zulmetmek hırsı ile... İnsanlığı ihya etmek, hastayı sağaltmak, ölüyü diriltmek.. Zulüm ile şefkat, muhabbet tutkusu ard arda, hastalık nöbeti gibi gelebilir. Bakarsınız İsâ gibi bir kurtarıcı, bakarsınız Firavun ve başveziri Hâman gibi bir öldürücü zâlim olmuşuzdur.

Tahlilini kısa geçiştirdiğimiz bu beyitlerde, Yunus Emre kendisi ile birlikte İNSAN’ı ve insanlığı da anlatmıştır. Bu telvin özellikle din, ilâhiyat, tasavvuf, aşk, sanat konulan ile haşır neşir olan her insanın ara sıra uğraşıp kaçıştığı hallerdir.

Aynı şiirde Yunus'un insanı anlatmakla birlikte, daha çok kendi ruh hallerini ifade eden bölümler vardır: Bir ma’nâ entelektüeli ve sanatkâr olan şairimiz güzelliğe çabuk kapılan; tabiatın ve insanın harikaları karşısında şaşkınlıklara, hayretlere kapılıp buradan İlâhî aşka, "lâmekân" hayranlığına varan bir yaratılıştadır.

Şu âşık mizaç onu kutuptan kutba sürükler. Bakarsınız kendine güveni gitmiş, zemheride bir ot gibi uyuşuk, değersiz görüyor kendini; bakarsınız yukarıdan müjdeyi almış gibi yeniden doğar, bağ ve bostanı meydana getiren bir bahar oluverir. Bakarsınız nutku tutulmuş, canı lâf etmek bile istemiyor, bakarsınız şaşılacak bir talâkat, ikna gücü, çare buluculuk içinde her derdin tesellisini, dermanım Yunus veriyor. Daha bir ân önce hiçbir şey bilmediği üzüntüsüne kapılan bu insan, bakarsınız Lokman ve Calinus hekimler gibi etrafa şifalar yağdırıyor.

Yunus Emre'nin şiirine uygulamaya çalıştığımız TELVİN'i şimdide Kuşeyri’nin "Risâle- i Kuşeyi” (Bak: Tasavvufun ilkeleri Çev.Tahsin Yazıcı, Tercüman 1001 Temel Eser 1978, 125 s. 156) ve eserlerine bakarak ayrıca ve Eşrefoğlu Rûmî ile şeyh Galip’ten iki metin alarak derinleştirmek istiyorum.

Ciyli, Hallac-ı Mansûr ölçülerinde cesur ve atak davranarak, insana bütün sıfatlarını, onun kulu ve üstün ”tecelligâhı” olan insana bağlıyor. Şu sindirilmez sözlere "hâl” ehli, kişiyi anlatıyor.
"Dünyada ve âhiretle... Mutlak fezadan zerrelere... Arştan Refrefe... Sidre-i Münteha’dan, salsala-i ceres’e... Parlak yıldızlardan, gönüllerin dileği olan Adn cennetine... Mülk’ten Melekûl’a kadar olan her şey ben’im...

Ancak, dikkat et! Bütün bunlara rağmen Mevlâsına tövbe ederek dönen aciz kul da yine ben'im. Fakiyrim, hakiyrim, boyun eğenim, zillete düşmüşüm ve günahlarımın esiriyim.”
İnsanın Allah’a kadar ulaşan büyüklüğü ve şeytanlara ”oh!” dedirten küçüklüğü, burada anlatılıyor. Hak yoluna giren, onda yok olmak isteyen kişi ise böylece hâl’den hâle, yücelikten düşkünlüğe gidip geliyor. İşte ’’telvin” budur.

Eşrefoğlu "Divan"ındakı şu beyitler de, hem "melâmet"e hem de Telvin'e kaçarak, renkten renge girişi izah ediyor:

Senin aşkın kime ki düştü ey Cân (Allah)
Ne mezhep koydu ne dîn ü iman.

Bu aşkın oynuna hiç kimse doymaz
Kapılarda kul oldu nice sultan

Bu aşk zincirine çünkim çekildi
Koyundan dahi yavaş oldu arslan

Şunun kim aşk alıptır cümle varın
Oladır der (kilise) ü Kâbe ona yeksan (aynı)

Bu aşk esrârın (sırlarını) Eşrefoğlu Rûmî
Ko söyleme ki bilmez bunu insan.

Şeyh Galib de, Tercî-i Bend’inde, insanoğlunu, Kur'an diliyle yüceltiyor, hem de onun hâlden hâle, zandan zanna geçişini, inanılmaz kuvvette bir üslûpla anlatıyor. O şiirin sadece 4. bend'ini alıyorum:

’’Sendedir mahzen-i esrâr-ı muhabbet sende
Sendedir ma'den-i envâr-ı fütüvvet sende.

Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende
Ma’rifet sende, hüner sende, hakiykat sende

Nazar etsen yer ü gök, dûzah ü cennet sende
Arş u Kürsiy ü melek şendedir elbet sende

Hoşça bak zâtına ki zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Açıklama:

(Ey insanoğlu! Sevgi sırlarının mahzeni (saklandığı yer) şendedir. Yiğitlik (fütüvvet) nurlarının madeni şendedir. Gizli gizli (bilinmeyen) daha nice hâller sende vardır: Marifet, hüner ve hakikat şendedir. Bakmasını bilsen: yer ve gök, cehennem ve cennet Arş ve Kürsi (en yüce, İlâhi makamlar) ve melekler de şendedir.

Kendine iyi (hoş gözle bilgi ile) bak; sen âlemin özüsün; varlıklarının, (kâinatın) gözünün bebeği olan İNSANSIN sen)

Yunus’un "hâlden hâle geçiş” indeki hikmetleri ve zirvelerden çukurlar gidip gelen '"devr- dâimini" şeriatte ve tarikatta eşsiz bilgin Nişâbûr'lu Kuşeyrî'nin sözleri ile "ilimleştirme" yolunu arayalım şimdi

Kuşeyri, Telvin" kavramının yanına, yine tasavvuftaki “Temkin” kavramını da koyarak, iki kavramın, bir ölçüde zıtlığını ifade ediyor.

"Telvin, hal sahibinin, temkin ise hakikat ehlinin sıfatıdır. Kul, hak yolunda oldukça telvin içindedir. Çünkü o bir hâlde kalmayıp bir hâlden ötekine yükselir ve bir sıfattan ötekine geçer. Bir evden çıkar, baharda bir bahçeye konar... Telvin sahibi sürekli artmaktadır. Temkin sahibi ise, vuslata erer sonra birleşir... Şeyh Ebû Ali El-Dakkak, diyordu ki:
- Hz. Musa (selâm üzerine olsun) telvin sahibi idi. Bu sebeple Allah'ın kelâmım dinlemekten döndü ve hâli kendisine tesir ettiği için yüzünü örtmek gereğini duydu. Peygamberimiz ise (Allah'ın selât ve selâmı üzerine olsun) Temkin sahibi idi. Bu sebeple (Mi'râc'a) gittiği gibi döndü. Çünkü Mi’râc gecesinde gördüğü şey, kendisine tesir etmedi."
Kuşeyrî, Telvin’le Temkin’in farklarını, daha iyi anlatmak için Yusuf-Züleyha kıssasını hatırlatıyor:

" Yusuf’un (güzelliğini) gören kadınlar (bir şey doğrarlarken) ellerini kestiler. Bunun sebebi ise, Yusuf’u ansızın görmekten dolay, üzerlerine gelen hâl’dir. Hâlbuki Mısır azizinin karısı Züleyha Yusuf’a tutkunlukta hepsinden daha tam olduğu halde, o görüşte kılı kıpırdamadı. (Çünkü her zaman gördüğü ve gerçekten sevdiği) Yusuf konusunda, o temkin sahibi idi."
Kuşeyrî’ye göre: "Temkinin sürekli olması da mümkün değildir. Doğrusu şudur ki, kul yükselmede oldukça telvin sahibidir.. Kul beşerî sıfatlarını arkada bırakırsa, her türlü kusurdan münezzeh (arınmış) olan Tanrı, o kulunu (nefsin hasta ettiği beşeri hâllere sataştırmamak suretiyle) temkin sahibi yapar."

Kısacası, Allah’a dönen aşkın, insanı Telvin’den Temkin'e, geçirmesi yine Allah'ın iradesi ile olur.

Fakat bu iki durumun, yani Telvin ve Temkin'in de olmadığı bir makam ve hâl vardır ki, o da Allah'ta yok olma, (Fenâfillâh) makamıdır. Kul, nefsinden, duygusundan ve kâinatta mevcut her şeyden de (Mâsivâ) sıyrılıp kaybolduktan sonra, bu kaybolma kendisinde devam ediyorsa, mahv’e yani yok olmaya ermiştir.

Bu bilgilerin sonunda varacağımız hüküm şudur ki, yukarıda "Telvin" başlığı koyduğumuz şiirde, Yunus Emre, henüz oluş halindedir.

Daha sonra Yunus Emre, merhaleleri aşarak: Telvin'den "fenâfillah"a nasıl geçtiğini ermiş'in diliyle anlatacaktır.

"Kuru idik yaş olduk, ayağ idik baş olduk
Kanatlandık kuş olduk, uçtuk Elhamdülillah!

Dirfilli pınar idik, irkildik ırmağ olduk
Aktık denize daldık, taşdık Elhamdülillah!


AHMET KABAKLI, (Türk Edebiyatı, Kasım 1989)

 

 

İLGİLİ İÇERİK

YUNUS EMRE -SORDUM ÇİÇEĞE AÇIKLAMASI

BİYOGRAFİ ÖRNEĞİ-YUNUS EMRE

YUNUS EMRE TOPLU ŞİİRLERİ

YUNUS EMRE - ŞATHİYE ÖRNEĞİ-ÇIKTIM ERİK DALINA

YUNUS EMRE İLAHİ İNCELEMESİ