Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

II.GAZEL

Ferman-ı aşka can iledür inkiyadumuz 

Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadumuz

 

Baş eğmezüz edaniye dünya-yı dun içün 

Allah'adur tevekülümüz i'timadumuz

 

Biz mükteka-yı zerkeş-i caha dayanmazuz 

Hakk'un kemali lütfunadır istinadumuz

 

Zühd ü salaha eylemezüz iltica hele 

Tutdı egerçi alem-i kevn-i fesadumuz

 

Meyden safa-yı batın-ı humdur garaz heman 

Erbab-ı zahir anlayamazlar muradumuz

 

Minnet Huda'ya devlet-i dünya fena bulur 

Baki kalur sahife-i alemde adumuz

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE

Vezin: Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün


1. Aşkın fermanına canla başla boyun eğeriz; kaderin hükmü ne karşı zerre kadar inadımız, itirazımız yoktur.
2. Alçak dünya için alçaklara baş eğmeyiz; ancak Allah’a güvenir, onun takdirine razı oluruz.
3. Biz iktidar ve ikbal mevkiinin altın işlemeli yastığına, koltuğuna, asasına değil, Allah’ın lûtfunun büyüklüğüne ve sonsuzluğuna dayanırız.
4. Her ne kadar günahlarımız, ahlâk bozukluğumuz dünyayı tuttuysa da sofuluğa hiç sığınmaz, bu günahlarımızın korkusuyle riyakâr bir dindarlık taslamayız.
5. Bizce, şarap tan maksat, şarap küpünün içindeki manevî zevki duymak ve iç temizliğine kavuşmaktır; şeriatın kabuğunda kalanlar, bizim ne istediğimizi anlıyamazlar.
6. Allah’a şükür olsun ki, dünyanın ikbal ve serveti geçip gittiği halde adımız dünya yüzünde, danyada ve değer bilir insanların hatırasında kalır.

İZAHLAR:
1. Fermân-i aşk : (f. is. t.) Aşkın fermanı. Bu suretle aşk, gönüllere dilediği gibi hükmeden bir padişaha benzetilmiştir.
Hükm-i kazâ : (f. is. t.) Kazânın, kaderÜn, hükmü; herhangibir husuta Allah’ın isteğinin, iradesinipzjerini bulması hakkında ki hüküm ve karar.
Eski felsefi tefekkür tarzı içindeki ahlâk telâkkisinin esas prensiplerinden biri şu idi: Allah her şeyi, her mahlûku yaratmadan önce onların başına gelecekleri, her işin varacağı neticeyi kestirmiş, takdir etmiştir. Bundan dolayı, dünyada hiçbir işin Allah’ın dilediğinden başka türlü olması, yani Allah’ın takdirinin değişmesi ihtimali yoktur. O halde, kulların yapacakları şey, mukadderata, kazaya boyun eğmektir; Allah’ın takdirini değiştirecek tedbir düşünmek ve bunda inat etmek boştur; olacak muhakkak olur.
Bâkî de bu beyitte aynı ahlâk prensibinden ilham alarak, kazanın hükmünü değiştirmek için uğraşmak beyhude olduğu gibi, aşk sultanının emrine de karşı gelmemek, bilâkis ona canla, başla itaat etmek lâzım geldiğini söylüyor.

2. Arapçada “ednâ”nın çoğulu olan ve çok alçak adamlar manasına gelen edânî kelimesinin hem “dâ”, hem de “ni” heceleri uzundur: Fakat burada, vezin icabı olarak “ni” hecesinin uzatılmadan, zihaflı okunması lâzım gelmektedir.
Dünyâ-i dûn : (f. s. t.) Alçak, sefil dünya.
Bu beytin ifade ettiği fikir de, yukarıki beyitteki fikrin bir devamı mahiyetindedir: mademki kulların elinde Allah’ın takdirini değiştirebilecek kuvvet yoktur; o halde, her işi Allah’a havale etmek. Allah’a güvenmek; dünya menfaatleri için birtakım alçak adamlara ele avuç açmamak gerektir.

3. Arapça olan müttekâ kelimesi dayanılacak yer, yastık, alet, değnek, asâ demektir.
Zer-keş : (f. St.) Altın işlemeli; altın kakmalı; murassa.
Müttekâ-i zer-keş : (f. s. t.) Altın işlemeli dayanacak yer, asâ.
Müttekâ-yi zer-keş-i câh : (f. is. t.) Rütbenin, iktidar mevkiinin altın işlemeli koltuğu.
Şahsî de olmadığı halde, yüksek mevkilere çıkan, büyük rütbeler işgal eden insanlar için, bu rütbeler ve mevkiler, onları bir müddet için ayakta tutan birer koltuk mahiyetindedir.
Onun için Baki’de de "Bu koltuk ne kadar parıl parıl ve ihtişamlı olsa da biz ona dayyanmaz Allah’ın lûtfuna veniriz." diyor.
Kemâl-i lûtf: (f. is. t.) Lûtfun büyüklüğü, noksansızlığı.

4. Zühd; zahitlik, dindarlık, sofuluk, dünyaya rağbet etmeme demektir. Takvâ, kötü işler yapmaktan çekinme, korunma Salâh, iyilik, iyileşme manasına gelir.
Eğerçi; gerçi, ise de, her ne kadar demektir.
Alem-i kevn : (f. is. t.) Varlık, oluş âlemi; dünya.
Bu beyitte, fesâd kelimesinden kastedilen mana, dinin kaidelerine aykırı düşen hareketlerdir: şarap içmek gibi.

5. Safâ-yi bâtın : (f. is. t.) İç saflığı; ruhun kedersizliği, nefsin ve gönlün temizliği.
Safâ-yi bâtın-i hum : (Zincirleme f . is. t.) Küpün içinin saflığı, kedersizliği.
Erbâb-i zâhir: (f. is. t.) Kâinatın mahiyetini ancak dış yüzüyle görenler, şeriatı ve Kur'ânı dış manasiyle anlayan sofular, şeriatçiler.
Beytin sonundaki murâdımız, muradımızı demektir; nesne eki kullanılmamıştır.
Mutasavvıflarca, “şarap” insana coşkunluk, neşe ve ilham veren bir şey olduğu için mecazen aşk manasına da kullanılırdı. Küp ise bu neşenin ve ilhamın hazinesi mahiyetindedir; onun için Bâkî de: "Biz şarap içerek, insana kâinatın sırlarını tanıtan ilhamın hazinesindeki safayı duymak istiyoruz. Fakat sofular bizim bu maksadımızı anlıyamazlar, onlar şarap haramdır derler ve bizi içmekten menederler.” diyor.


Bundan başka, küpün içinin sırlı ve parlak; dışının donuk ve kirli olduğu düşünülünce; erbabı zâhirin her şeyin ancak dış tarafını görebilmeleri dolayısıyla, küpün donuk ve kirli bir manzara taşıyan dışına bakıp sırlı olan içindeki temizliği, parlaklığı, yani safayı göremedikleri de anlaşılmaktadır.
Mutasavvıfane bir eda ile bu beyitleri yazan, zahitlere târizlerde bulunan Bâkî, hakikaten mutasavvıf bir şair değildir.
Bilâkis, medreseden yetişip müderrisliklerde, kadılıklarda bulunmuş; iki kere Anadolu, bir kere de Rumeli kazaskeri olmuş ve din rütbelerinin en yükseği olan şeyhülislâmlığa geçmesine ramak kalmış bir adamdır. Böyle olduğu halde, şair olarak, Divan Edebiyatının âdet ve kaidelerine uymuş;
Müheyyâ oldu meclis sâkiyâ peymâneler dönsün
Bu bezm-i rûh-bahşın şevkine mestâneler dönsün

Dilâ câm-i şarâb-i aşk-i yârı öyle nûşet kim
Felekler güm güm ötsün başına humhâneler dönsün

Bu bezm-i dil-küşâya mahrem olmaz Bâkiyâ herkes
Di gelsün ehl-i diller gelmesün bîgâneler dönsün

gibi beyitleriyle aşktan ve şaraptan en coşkun bir ifade, en rintçe bir eda ile bahsetmiş, hattâ,
Bâkî yine mey içmeğe and içti demişler
Dîvâne midir bâde dururken içe andı
diyecek kadar ileri gitmiştir. Kâinatı görüş ve hayatı telâkki tarzlarını umumiyetle Divan şairlerinin de benimsemiş oldukları mutasavvıflara göre; hakikati anlamak ve Hakka varmak, -şeriatçıların, zahitlerin yaptıkları gibi- medresede kitap okumakla kabil olmayıp ancak bir mürşi-din, yani tarikate girmiş olana doğru yolu gösterenin rehberliğiyle, aşk ve ilham sayesinde mümkündür. Mutasavvıflar, zahitlerin kitaplardan edindikleri bilgilerine İlm-i zâhirî (üstünkörü dış bilgi), kendilerininkileri ise ilm-i bâtınî (iç bilgisi, gönül ilmi) derler. Bunun asıl adı irfândır ki sahibine ârif denir. irfanın kitabı gönül; mektebi, medresesi ise dergâhtır, Erbâb-i zâhir, ehl-i zâhir, ehl-i kal zahitlerce erbâb-i bâtın, ehl-i bâtın, ehl-i hâl ise mutasavvıflardır. Kal, söz demektir; hâl ise, mutasavvıfane aşk ve ilhamın tesiriyle kendinden geçercesine şevke kapılmak demektir.
6. Devlet-i dünyâ : (f. is. t.) Dünyanın devleti, ikbali, saadeti.
Fenâ bulmak; yok olmak, geçip gitmek demektir.
Sahîfe-i âlem : (f. is. tt) Âlem sahifesi. Şöhret sahibi insanların isimlerinin daima yazılı ve kazılı kalacağı sahife-i âlemi, tarih, tarih yaprağı, değer bilir kimselerin hafızası diye anlıyabiliriz. İkinci mısraın başında, bâkî kalmak tabirindeki bâkî kelimesiyle şair kendi ismini de zikretmiş oluyor.

 

SON EKLENENLER

Üye Girişi