Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

GÖRÜN ŞİİRİNİN TAHLİLİ - MUALLİM NACİ

   Nâci Efendi, devrinde yeni edebiyat taraftarlarının da eskiyi ayniyle yaşatmak istemelerini yanlış bulur. O, hem eski edebiyattan hatta ona kaynaklık eden Arap ve Acem edebiyatlarından hem de Batı edebiyatlarından 'nazar-ı millî'den uzaklaşmadan yararlanılabileceğini kabul eder." Ne yazık ki, uzun süre İstanbul dışında kalışı ve yabancı dili geç öğrenmesi, aslında şairlikte Ekrem'den ve Hâmid'den geri kalmayan, hatta onlardan daha iyi olan Naci'nin talihsizliğidir. Bu nedenle o, diğer Tanzimat edebiyatı sanatçılarının aksine Batı edebiyatım biraz geç tanımıştır. Ancak tanıyınca da ondan faydalanmayı ihmal etmemiştir; Hugo, Lamartine, Musset ve Voltaire gibi Fransız şairlerden yaptığı ve Âteşpâre adlı eserinde yayımladığı çeviriler de bunun ispatıdır.

  Tanzimat şiirinin önemli isimlerinden Muallim Nâci, hem eski şiir zevkiyle hem de Batı'nın şiir zevkiyle sanatını oluşturmuş; bu yolda estetik değeri olan eserin kaleme almıştır. Bir dönem eski edebiyat taraftarlarının lideri gibi görülüp acını. ısızca eleştirilmiş olsa da aslında o, eski edebiyat zevkini inkâr etmeden ama ondan farklı yeni bir edebiyat kurma niyetindedir. Şiir görüşü ile ne bütünüyle eskiyi olduğu gibi devam ettirmek ne de körü körüne bir Batı hayranlığına kapılıp kendi edebiyatımızı tümden unutmak taraftarıdır. Bu anlamda o, Şerif Aktaş'ın kullandığı tâbirle ifade edersek, tam bir 'mutavassıtın'dir; yani ılımlı ve orta yolu tutan sanatçılardandır: "

     Nâci, özellikle edebî hayatımn ikinci devresinde yani Şerare ve Fürûzân adlı kitaplarını yayımladığı dönemde daha çok Divan edebiyatı tarzındaki şiirlere yönelir. Özellikle de gazel üzerinde yoğunlaşır. Bu türün gerektirdiği bütün inceliklere vâkıf olan Naci'nin, sosyal tenkit karakteri taşıyan gazellerinden biri de, 1887'de yayımlanan Fürûzân'daki "görün" redifli gazelidir.

GÖRÜN

Çıkın şu savma'adan zâhidân! Cihanı görün!
Nasıl güzel geçiyor âlemin zamânı görün!

Bilin betâlet ü gayret nedir, ne hâsıl eder!
Bakın şimendifere! Bir de kârvânı görün!

Çalışmayıp oturanlarda züll ü ye'se bakın!
Oturmayıp çalışanlarda izz ü şânı görün!

"Cihân lisânla döner" derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!

Biraz mülâhazanız yok mu? Dinleyin, okuyun!
Ne söylüyor ukalânın sühan-verânı görün!


Şiirin Muhtevası
Şiiri, tıpkı Ekrem gibi, genellikle "güzellik" kavramının dışında düşünmeyen Nâci, bu gazelinde bu sınırın dışına çıkmış gibidir. Gerçi "onun şiirinde değişik güzellik unsurları yanında dinî, medenî ve kültürel unsurlar da aranmalıdır. Onun şiiri çoğu zaman bu unsurlarla iç içedir."2 Bu şnrinde de şair, "çalışmayı, tefekkürü, kendi içine kapanmayıp çevreyle haşır neşir olmayı ve okumayı" överek o dönemde kendi içine kapanarak dış dünyayla ilişkisini kesen insanları bu faaliyetlere teşvik eder. O, bu gazelinde işlediği temayla bize, kendisinden önceki Ziya Paşa'yı ve kendisinden sonra gelecek ve Nâci'den özellikle aruzu kullanma konusunda etkilenecek olan Mehmet Âkif i hatırlatır.

Nâci, toplumumuzun medeniyet değiştirmeye çalıştığı, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun her alanda gerilediği ve insanların aşağılık duygusu içerisinde bulunduğu buhranlı bir devirde yaşar. Toplumu sarsan buhran, onu hem etkiler hem de üzer. Buhrandan kurtulmak için gayret gösterirken çevresindekileri de uyarmaktan geri durmaz. Geri kalışımızı kabul etmez ve bunun nedenleri üzerine düşünür. Eskiyi reddetmeden ve kendi değerlerimizden taviz vermeden Avrupa'dan yararlanmak gerektiğine inanır.3 Geri kalışımızın sebeplerini, geri kalmışlıktan kurtulma çarelerini ve gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda olan toplumumuzun nasıl değişmesi gerektiği hakkmdaki görüşlerini işlediği nâdir şiirlerinden biri, bu gazeldir. Bu gazel, çeşitli yenilgiler, geri kalmışlık ve efendilikten aşağılanmaya giden süreçte iradesini ve direncini kaybedip nispeten içine kapanan, ilimle irfanla da bağım kopararak tembelleşmeye yüz tutan bir toplumu, kimi dinamiklere dikkat çekerek hem eleştiren hem de uyaran bir manzumedir. Şairin burada söyledikleri, hâlâ eskimemiş ve bugün için de geçerli olan önemli fikirlerdir.

Çıkın şu savma'adan zâhidân! Cihanı görün!
Nasıl güzel geçiyor âlemin zamanı görün!

(Ey dünyadan elini eteğini çekenler, şu içine kapandığınız hücrenizden çıkın da dünyayı bir görün! Sizin dışınızdaki dünyadakilerin zamanının nasıl güzel geçtiğine balon.)

Devletin ve milletin içinde bulunduğu maddî ve manevî acıklı durumu ifade eden bu gazelde, içinde yaşadığı çağın insanından şikâyet eden bir şair vardır. Bu acıklı duruma razı bir birey olmayan şair, tıpkı çağdaşı Nâmık Kemal gibi, miskinliği üzerinden atarak silkinen ve bu gerilik çukuruna kendisini düşüren sebeplerin farkına vararak bu çukurdan çıkmaya gayret eden, kudretli ve kararlı "yeni bir insan tipi" çizmiştir. Bu yeni insan tipinin birinci vasfı, kendi içine kapanmayıp sosyal olmak veya çevresinde olup bitenden haberdar olmaktır.

Burada, "zâhidân" (sofu kişiler, dünyadan elini eteğini çekenler) diyerek sanki sadece savma'adan (tekkeden, inzivaya çekildikleri hücreden) çıkmayan ve dini yanlış anlayıp yaşayan kimselere bir eleştiri varmış gibi görünüyor ama ashnda çalışmayıp asrm gerisinde kaldıkları için başta medreseler olmak üzere bütün kumullarıyla Osmanlı İmparatorluğu ve ona mensup olan herkes eleştirilmektedir. Dünyadan kopan, onun gerisinde kalan Osmanlı'ya karşılık çalışıp ilerleyen ve gelişen Batı arasmda refah ve mutluluk bakımından bir mukayese yapmaktadır şair.

Bilin betâlet ü gayret nedir, ne hâsıl eder!
Bakın şimendifere! Bir de kârvânı görün!

(Avarelik yapıp çalışmamak ile çalışıp çabalamanın ne demek olduğunu bilin ve bunların ne gibi sonuçlar doğurduğunu bir trene bir de kervana (deve kervanına) bakıp görün!)


Ziya Paşa'nın, "Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslâmî bütün virâneler gördüm" matla'lı ünlü "gördüm" redifli gazelini hatırlatan bu beyitte şair, miskinlik içerisinde bulunanlarla yani Osmanlı ile çalışıp ilerleyenleri ve sürekli icâdlar yapanları yani Batı'yı karşılaştırır. Bunu yaparken de tren (Batı) ile deve kervanını (Osmanlı) mukayese unsuru olarak kullanır. Gerçekten de o devirde Batı ülkeleri bilimsel ilerlemeler neticesinde pek çok yeniliğe (icada) imza atmış, sanayileşmenin getirdiği zenginlik ve refah içerisinde yaşamaktadırlar. Öte yandan Osmanlı, Batı'ya nazaran her alanda geridir. Bir Osmanlı aydım olarak bu durumdan rahatsız olan Muallim Nâci, sanayileşmenin, teknik alanda ilerlemenin sevdasını çekmekte ve bunun ilk şartını ortaya koymaktadır: Çalışmak ve çalışarak yeni şeyler icat edebilmek. Çünkü, "İnsana çalıştığından (kendi gayretinden) başkası yoktur."* Deve kervanı gibi ağır ilerleyen Osmanlının tren gibi hızlı giden Batı medeniyetine yetişebilmesi ve ayak uydurabilmesi için dikkat edilmesi, uyulması gereken hususları sıralar şair. Diğer bir deyişle, Ziya Paşa'nın bahsettiğimiz o meşhur gazelinde yaptığının aksine Naci, bu gazelinde sadece bir durum tespiti yapmayıp çözüm yollarını da göstermiştir.

Çalışmayıp oturanlarda züll ü ye'se bakın!
Oturmayıp çalışanlarda izz ü şanı görün!

(Bir çalışmayıp oturanlardaki alçalmaya, aşağılık duruma ve ümitsizliğe bakın; bir de oturmayıp çalışanlardaki yücelik ve şerefi görün!)

Burada da şair, çalışanlarla çahşmayanları mukayese etmektedir. Miskinlik ve tembelliğin düşmam olan şair, akis sanatımn bir çeşidi olup Batı retoriğinde chiasmus (çaprazlama) diye adlandırılan sanatı da kullanarak (Çalışmayıp oturanlarda... / Oturmayıp çalışanlarda...) çalışmanın önemini vurgular. Çalışmayanları bekleyen, Osmanlmın o dönemde içinde bulunduğu durum gibi, aşağılık, gerilik ve bunun doğurduğu ümitsizliktir. Ancak çalışanlara balonca onların da sürekli yükseldiklerini, geliştiklerini ve şerefli bir hayat sürdüklerini görürüz. Uzun süren savaş yıllarının ve devletin vergi gelirlerindeki azalmaların yanı sıra Osmanlı insanındaki tembelliğin de bir sonucu olarak Osmanlı gerilemiş, millet fakirleşmiş ve Devlet, dışarıdan borç almaya başlamıştır. İşte bu da, zillettir; hem Devlet'in hem de milletin şerefini lekeyen bir durumdur. Nâci de, duyarlı bir aydın olarak bu durumdan tabiî ki rahatsızdır. Çalışmanın mutluluğu ve ilerlemeyi, tembelliğin ise sefaleti getireceğini Fürûzân'daki başka bir şiirinde şair şöyle ifade eder:


"Cihanda var ise mes'ûd olan çalışkandır
Olur karîn-i sefalet çalışmamakla kişi" (s. 4)

Nâci, yine ilerlemenin adresi olarak "çalışma"yı gösterirken milletin en büyük düşmanlan arasmda da, tembelliğin doğurduğu "aşağılık duygusu" ve "ümitsiz-lık"in olduğuna vurgu yapar. Ona göre, ilim çalışmakla elde edilir. O, çalışmadan ve ümitsizlikle hiçbir şeyin olmayacağım başka eserlerinde de dile getirir.

"Cihan lisânla döner" derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!

("Dünya dille, konuşmayla döner" derler, doğrudur; buna sevinin. Milletin dili neyi yüceltiyor, millet neye değer veriyor görün!)

Batı'ya göre geri olduğumuzu kabullenen, ilerlememiz gerektiğine de inanan şair, "insanlar dâima teâti-i efkâr ile iştigal etmelidirler ki nâil-i terakki olabilsinler" (întiad, s. 20-21) diyerek yükselmenin şartlarmdan biri olarak düşünmeyi, tefekkür etmeyi gösteriyor. Mevcut ilerlemelerin ancak bu sayede gerçekleşebildiğini de ifade ediyor. Ancak, sadece düşünmek yetmez, fikir alışverişi yapmak da önemlidir. Herkes kendi fikrinin doğru olduğunu düşünüp başkalarının görüşlerine itibar etmezse veya farklı düşünenleri hoşgörüyle karşüamazsa yükselme olmayacağına manır.7 İşte bu beyitte de şair, bu görüşlerine yer verip meşveretin, başkalarım danışip onlara danışmanın önemine vurgu yapıyor. Tabiî burada, Batı'da neler konuşulduğundan, neler yazılıp çizildiğinden, hangi meselelerin tartışıldığından da ha-rerdar olmamız gerektiğine dair bir işaret de vardır.

Biraz mülâhazanız yok mu? Dinleyin, okuyun!
Ne söylüyor ukalânın sühan-verânı görün!

(Biraz olsun düşünceniz yok mu? Dinleyin, okuyun! Bir de akıllı ve bilgili kişilerin önde gelenlerinin, düzgün konuşanlarının ne söylediğini görün, onları dinleyin!)

Muallim Naci, fikir alışverişinin yanmda okumaya, tefekküre ve ilme çok cr.em verir. Çünkü o, "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" gerçeğine inanmakta; hikmetin ancak marifetle (bilgiyle) kavranabileceğine ve herkesin ehl-i marifet olması gerektiğine, bununla da kalmayıp herkesin "hem müte'allim, hem mu'allim" olmasının şart olduğuna inanır. Yani "herkes (...) birinden öğrenmeli, diğerine öğretmeli"dir. Bu da okumayla, dinlemeyle, konuşmayla ve yazmayla olur. O, özellikle okumak üzerinde çok durur. Ona göre okumak, fikirlerin terbiyecisidir ve fikrini geliştirmek isteyenlerin tek sermayesidir.

Tüm bunlardan sonra, Muallim Naci ile ondan sonra gelecek olan ama milletin içinde bulunduğu kötü durumdan tıpkı Muallim Naci gibi rahatsız olup sorumlu bir şair olarak bu durumdan kurtulmanın çarelerini şiirleştirecek Mehmet Akif arasmda çok büyük bakış açısı ortaklıklarının olduğu görülür. Akim yolu birdir tabiî ki; Mehmet Âkif de sıkıntılardan kurtulma çarelerini sayarken "cehaletten kurtulma, çok çalışma, ümitsizliğe düşmemek, birlik ve beraberliğe önem vermek, meşverete başvurmak, Batı'nın ilmini ve sanatını almak, dini ve tevekkül anlayışını doğru kavramak vs." gibi hususlara sık sık vurgu yapar. Mehmet Akif'ten bir beyitle bitirelim:

"Bekayı hak tanıyan sa'yi vazife bilir
Çalış, çalış ki bekâ sa'y olursa hak edilir."


Şiirde Şekil, Ahenk, Dil ve Üslûp
Şinasi ve Nâmık Kemal ile başlayan aruz-hece ikiliği Muallim Naci'de yoktur; o, bütün şiirlerini, inceliklerini çok iyi bildiği ve bu hususta kendisinden sonra gelen Fikret, Âkif ve Yahya Kemal gibi önemli şairleri de etkileyeceği aruz vezniyle yazar. Bu gazel de, aruzun “mefâilün feilâtün mefâilün feilün" kalıbıyla yazılmıştır. Muallim Nâci'nin, şiirlerinde âhenk unsuru olarak yararlandığı aruz, burada Türk-çeye boyun eğmiştir; yani aruzun hatırı için zorlamalar yapılmaz; kelimeler, mısralara doğal hâlleriyle girer.

"Göz için kafiye"yi savunan şairin bu yek-âhenk gazelinde (konu bütünlüğü olan gazele redifine göre bir başlık konulmuş) kafiyeleniş, gazel nazım şeklinin kurallarına uygun olarak "aa xa xa..." şeklindedir. Şürde zengin kafiye (-ân) ve kelime hâlinde redif (-! görün) kullanılmıştır. Böylece, şiirin âhengine katkı sağlanmış olur.

Şiirde aliterasyon ve asonanslarla da âhenge katkı sağlanır. Aşağıya aldığımız örnek beyitte, "m, r ve l" ünsüzlerinin tekrarı ile "e, i ve ö" ünlülerinin tekrarı buna örnektir:

"Cihân lisânla döner" derler, öyledir, sevinin
Ne irtikâ ediyor milletin lisânı görün!

Ayrıca yukarıdaki örnek beyitte de görüleceği gibi, başta "-ı görün" redifi olmak üzere bazı kelimelerin ("lisân, ne, bakın, çalış-, otur-") tekrarı (tekrir sanatı) hem anlamı güçlendirmiş hem de âhenge katkı sağlamıştır.
Muallim Naci'nin üzerinde durulması gereken en önemli yönlerinden birisi, onun dili ve üslûbudur. Onun Tanzimat edebiyatı içerisindeki yerini değerlendirirken Mehmet Kaplan şunları söyler: "Şinâsi'nin şiir dilinde yapmak istediği inkılâp, Nâmık Kemal tarafından unutulmuştu. Hâmid, yüce duygular ve düşünceler adına gramere meydan okudu. Recâizâde'de dil gayet zevksiz bir seviyeye düştü. Nâci bu sukuta karşı dili ve ahengi müdafaa etti. O bu reaksiyonu yaparken Divan şiirine dayanıyordu. Bundan dolayı devrinde ve daha sonraları gerilikle itham olundu. Fakat bu itham haksızdır, lira Nâci, Divan şiirini asla olduğu gibi kabul etmemiş, onun en iyi taraflarını, kesif ifade tarzını ve musikisini almıştır. Eski dili red hususunda da Nâci, Tanzimatçılardan çok ileridir." Şairin Fürûzân adlı kitabında yer alan "Köylü Kızların Şarkisi’ adlı şiir, dildeki sadelik ve ifadedeki doğallık bakımından dikkat çekicidir ve Mehmet Kaplan'ın bu tespitlerini ispatlar niteliktedir. Tanpmar, "devrine nazaran Türkçeyi bulan ve ona inananlardandı" diye tarif ettiği Nâci'nin, yeni tarzda yazdığı şiirlerin Tanzimat'tan beri peşinde koşulan sadeliğin tâ kendisi olduğunu belirtir ve ondaki sadeliğin tâ ilk şiirlerinden beri var olduğunu, bu açık ve sade anlatım kapılarının, özellikle küçük yaşlardan itibaren okuduğu Ahmet Mithat gibi yazarlar sayesinde açüdığım söyler.

Tanzimat'ın başlarında Şinâsi'nin halkın kolaylıkla anlayabileceği bir dil ile yazma gayreti, Muallim Naci'de de devam etmiştir. Hatta, "kendinden hemen sonra değilse bile (aşırı batıcılar vardır kendinden sonra) daha sonra edebiyatımızda bütün dallarda topluca gerçekleşen sadeleşme olayında Naci'nin büyük çapta olumlu etkileri olduğu incir edilemez bir gerçektir." Türkçeye yakın kullanımlar, sohbet havasının ve konuşma dilinin hâkim olduğu bu gazelinde de dikkat çeker. Şürde, "betâlet, savma’a, zâhidân, şimendifer, züll, izz, ye's, irtikâ et- ve sühan-verân" kelimelerinin dışmda kullanılan kelimeler, bugün de kullandığımız kelimelerdir.

Şiire hâkim olan üslûp, inandığım söyleyen bir adamm üslûbudur. Uyana ve davetçi bir hitabet üslûbu, gazelin bütününü kaplamıştır. Şürde, muhtevaya uygun olarak, daha çok "fiil” kullanılmıştır ve bu fiillerin çoğu da emir kipindendir: "çıkın, görün, bilin, bakın, dinleyin, okuyun, geçiyor, döner, derler, hâsıl eder, irtikâ ediyor, söylüyor". Fiilimsiler dışında (çalışmayıp, oturanlar, oturmayıp, çalışanlar) kullanılan kelimeler isim ağırlıklıdır; soru zarfları ve soru zamirleri dışında bir tane niteleme bildiren zarf var (güzel geçiyor); işaret sıfatı ve belgisiz sıfat var ama niteleme bildiren sıfat yoktur. Bu da şiirde tasvirî bir üslup olmadığını gösterir ki zaten harekete/araştırmaya dayanan şiirin içeriği de buna uygun değildir.

Şiirde mukayeseye dayalı bir anlatım da dikkat çekmektedir. Anlatılmak istenenler, iki farklı dünya (Doğu X Batı) ve iki farklı insan tipi (çalışan X oturan) üzerinden veriliyor. Bu mukayese üzerine oturan anlatımda, tabiî ki, sık sık birbirine zıt kelime ve kavramlar (şimendifer X kervan, betâlet X gayret, züll X izz) kullanılarak tezat sanatına başvuruluyor.

 

İLGİLİ İÇERİK

ŞİİRLER

MUALLİM NACİ ŞİİRLERİ

MUALLİM NÂCİ HAYATI ve ESERLERİ

MUALLİM NACİ(1849-1893)

MUALLİM NACİ - NİŞANCI KIZ

Üye Girişi