Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÇOCUK TANRIYA KÜSER Mİ?-NİLGÜN ÇELİK

Toplumun sancılanıp bir türlü doğuramadığı çocukların simgesidir Tottenham Çocukları. Mesele, ortaya konulan eserde, yaranın ne kadar eski ve derin olduğudur aslında. Kitabın isminde yatan gizem okuyucu için bir ödev olsun. Bu çocuklar kim?

Yazar Dursaliye Şahan, öykü dilinin kıvraklığıyla eserini kaleme almış. Öyle uzun betimlemeler uzun tasvirlerle bizi mekan içine almıyor. “Olay budur, ve olayın içindesin sevgili okurum” diyor. Tam da roman türünün gereği gibi olayları öyküleştiriyor. Kurmacayı o kadar güçlü kuruyor ki olayları tıpkı gerçeğin kopyası gibi hissedip ilerliyoruz. Yalın dil, romana kuramcılarca ters düşse de akıp giden olaylar sinsilesinde bizi koşturuyor.
Şahan, romanına hem durağan hem de ilerleyen bir başlangıçla girmiş. Durağan; siyasal ve ekonomik atmosferi gözümüzde canlandırıyor. Yazar anlatıcı kurgunun içinde değil, fakat anlatıcı kendisi. Bizi olayların içine almak için bekletirken aynı zamanda ilerleyen bir başlangıcı da ustalıkla yapıp, bizim soru sormamıza zaman bırakmadan ilerliyor.
Tottenham Çocukları, yazar anlatıcının diliyle ülkemizin yakından tanıdığı PKK kelimesiyle başlıyor. Bunun kurmacaya girmiş olması romanın gerçeklik payını yükseltiyor. Ürkerek devamını merak ediyorum. Londra’nın göbeğinde göçmenlerin günbegün sayısının artması sebebiyle yazar anlatıcının “Kürdistan Cumhuriyeti” betimlemesi, milliyetçilik duyguma değip geçiyor. Olayların bu kurmaca içinde ilerleyeceğini düşünürken giriş bölümündeki bu ayrıntının gerekip gerekmediğini düşünüyorum. Yazar anlatıcı gazetede muhabir olarak çalışıp haber peşinde koşarken romanın kahramanı “Keko” ile tanıştırıyor bizi. Keko, yiğit bir çocuk, tanışıyoruz.

Roman Keko’yu tanıdıktan sonra son bölüme kadar kahraman anlatıcı ile devam ediyor. Keko ile yaşıyor biz de keko ile büyüyoruz.
Roman başlıyor.

Yurdumun ücra bir köşesine gidiyoruz. Heredile. Unutulmuş bir köy değil, askeri var, Kato Dağı var, öğretmeni var. Seçenek gibi. İster Kato dağını seçer geri dönülmez sona gidersiniz, ister askeri seçer aidiyet savaşınızı bitirirsiniz, ister öğretmeni kılavuz görüp “Dahası yok mu öğrenmenim?” dersiniz. Hayat her zaman kolay seçenekler sunmaz. Keko en zor olanını seçer. Dahası yok mu öğretmenim der. “O gün, o törende, korkmasaydım köyün ortasına geçip avaz avaz bağırabilirdim: “Babaaaaa! Beni tutamayacaksın! Bana engel olamayacaksın! Senden korkmuyorum! Ben gidiyorum! Heredile, aşiret umrumda değil. Senden de askerden de korkmuyorum. Kato Dağına da çıkmayacağım!” (s,32) İsyan başlasa da korku sadece aileden değil ait olduğunu hissettiremediği askerden de gelir. Aidiyet ve güven yoksa hiçbir beraberlik tatlı sonla bitmez. Asker köylüye, köylü askere ve aitliğine inanmıyosa bu yara büyür. Keko bu cenderenin içinden çıkabilecek midir? Keko savaşmayı öğrenir. Coğrafyanın ve siyasal etkinin ilk öğrettiği şeydir budur. Savaşır. Kürt olmakla savaşır. Kato Dağı ile savaşır. Hayaller kurar hayallerinde savaşır. Heredile’ye öğretmen olmak yol, su, sağlık ocağı, elektrik ve her eve askere inat radyo dağıtmak vardır. Öyle herkes her olaydan haberdar olsun diye değil sadece futbol maçlarını dinleyebilsin diye... Çocuk saflığının en samimi isteği, hayalidir bu. Heredile de insan olmak bile zorken sevmek suçken bu hayalin daha masumu var mıdır? Hayaller ne kadar diriyse içinde akan yaşlar da o denli diridir. Ve bir çocuk bunu hiç unutmaz.

Keko’nun savaşı hayalleriyle güçlenir ve köyden usulünce “kaçarken” köyün töreden de felaketlerinden de kaçmaktır niyeti. “Mesela gece yarısı siz derin bir uykudayken evinizin üzerine çığ düşebilir ya da bir anda köy baskını olabilir. Ana babasından çekindiği için dağa çıkmayan gençleri toplamaya inen dağdakiler, ansızın köyü basan askerler, komutanlardan daha forslu dolaşan korucular...” (s,87) Töre, babası Ajar’la kucağına dertop edilip düşse de Keko köyden çıkabilmenin bu şartını kabul eder. Hatun çocuk ise hiç de büyüklerin düşlemediği bir yerden yakalar bu çıkmazı. “Belki böylesi daha iyi.” (s,99) der. Öyle ya sevdiği ile evlenemeyeceğine göre gidip de gelmeyecek biri ile nişanlı kalmak bir nevi kurtuluştur onun için. Çaresizlikler imkansızlıklardır çocuk yaşta kurnazca planlar yaptıran. İmkansızlıkları kendine şans ettiren.

Şahan, çocuk gelinler kadar çocuk damatları da gözümüze sokarken aslında biz okurlar anlıyoruz ki, bu savaş bu bitmek bilmeyen güç aslında sadece çekirdek ailede ait olma sevilme duygusunun yoksunluğu ile başlıyor. Bir kez bile başını okşamayan bir babayla bir çocuk kendini ait ve güvende hissedebilir mi? Belki bu bölgesel savaş sadece babaların çocuklarına güvenmek ve onları gözle, bedenle sevmeleriyle bitecek. Bu da Törenin en unutulan en gerçek yüzü değil midir?

“Tanrı’yla hiç olmadığım kadar barışık ve huzurluydum.” (s,106) Çocuk tanrıya küser mi... Korkusuyla töreyi sıratına alıp İstanbul’un yolunu dedesiyle tutar. Hayallerinin ilk ihanetini yaşar orada. Rededilmeyi babasından görmüşse de buradaki daha ağırdır. Kimliği yüzünden reddedilmek bildiği birşey değildir. İstenmez, hor görülür. Zor gelir. Aşkı öğrenir. Aşk için kendi gibi kalarak savaşmayı, sessizce... Menfaat için sözünden dönmeleri öğrenir. İtaatin, saygı olduğunu. Daha yok mu? dediği, bilgiye aç öğretmenine sorduğu cevapları bulur yüksek tavanlı kütüphanelerde. Dedesinin bilgeliği onu İstanbul’a tutundursa da bir okuyucu olarak sormak isterim, romanın kurgusunda bu bilge dedenin çocukları neden bu kadar savrulur ve cahildir? “Aşık olmak suç mu olan? Suç mu birini sevmek? Ne yapmışım? Ne olmuş? Bir insan doğduğu topraklardan böyle kovulur mu? Ulan, insan üvey evladına yapmaz bunu. Öz babam köpek kovar gibi kovdu beni. Öz babam öldüğümü duysa kıçına kına yakar” (s,192) Yazar burada okuyucuya neyi işaret etmek istemiştir?

Vatan parçasının üzerinde ikamet etmekle vatandaş olunmuyor. Orada yaşamak her türlü imkan ve fırsatlardan eşit düzeyde faydalanmak ve zarara da ortak olmakla başlıyor. Yıllarca süren bu savaş çocukların kafasına onulmaz anılarla kazınıyor. Bir insanın hele hele bir çocuğun güvenlik güçlerinden korkarak değil onlarla kendini daha da güvende yaşadığı günlerde yaşamak istiyorum. “Karakolda bana çay ikram ettiklerini söylesem, acaba köydekiler inanacak mıydı? (s,214)

Yazar, ondört yaşındaki kahramanına yaşından büyük yorumlar yaptırmayı, kahramanın olgunluğunu gözümüze vurmak için mi yapıyor? “Aile olmak, böyle bir şeydi. Duygular, birbirini kovalıyordu. Fiziksel olarak kopsanız da yürekleriniz bir bütündü”, “Meğer toprağın altındaki ölüm ne kolaymış, asıl ölüm bildiğin ayrılıkmış.” (s,229) “Gerçek çok netti. Köyde gelecek yoktu. Sıkıcı ve ilkel bir hayatım olacaktı.” (s,177) Töre, kimlik, bilgelik üçgeninde bu çocuk erken mi büyüyor?

Romanın akıcı dili ile akıyorken sıradan cümlelerle de yorulduğunu görüyorum. “Çok kötü bir yıl geçirmeme rağmen mutluydum.” (s,242), “Kürt olmak zengin şehirlilerin karşısında çok ama çok zordu.” (s,243) “....kokusunu ciğerlerime çekmek” (s,243) “.....bana ne yaptın?” (s,251) “...topluca bir hanım geldi.” (s,255), “...bana ayar mı veriyorsun?” (s, 260) Şahan’ın, kıvark dili romanın yoğun ve yorgunluğuna takılıyor.
Tottenham Çocukları bir romanın başlangıcıdır

Heredile’den Londra’ya geçişteki gözü kara Kürt çocuğunun macerası kurgusal simge olmuşsa da dünya üzerinde yaşanan gerçeğin yazar tarafından sesinin duyulma isteğidir.
Kato’dan kaçarsın, töre vurur. Töreden kaçarsın kimliğin vurur. Kimliğini yitirmeden savaşa savaşa yaşamaya alıştığında o sinsi güç gelir seni en çaresiz anında vurur, esiri olursun.
Tottenham Çocukları “kaçarken” isyan edenlerin, “güçlü”nün eze eze var ettiği çocukların romanıdır.

Keto Tanrı’ya küsüyor mu? Bu romanı birinci bölüm olarak algılayıp devamını merakla bekliyorum.

 

Üye Girişi