Kullanıcı Oyu: 3 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Kitabın Adı:  Yaprak Dökümü   

Kitabın Yazarı: Reşat Nuri GÜNTEKİN

 

Kitabın Konusu:

Çalıştığı işte şerefli ve dürüst davranmasından dolayı evine fazla para getiremeyen ve bunun sonucunda da ev halkının isyan ederek ailenin dağılmasını anlatıyor.

 

Kitabın Özeti:

Ali Rıza Bey, Altın Yaprak AŞ’de bir mülkiye memurudur. Kendisi fakir olmasına rağmen çok şerefli bir insandır. Karısı, onun talihine pek ağır başlı ve temiz bir kadın çıkmıştır. Ali Rıza Bey’in beş çocuğu vardır. Dördü kız biri ise erkektir.

Bir gün, kasabada ki eski arkadaşının karısıyla karşılaşır. Arkadaşı vefat etmiştir. Kızı ise evde işsiz kalmıştır. Ali Rıza Bey bu kızı kendi kızlarıyla ayırmamaktadır. Bu nedenle onu işe götürür, bu sırada patronunun eski bir öğrencisi olduğunu öğrenir. Muzaffer Bey bu kızı işe alır. Kız birkaç ay çalıştıktan sonra Muzaffer Bey’i yoldan çıkarır. Bir gün kızın annesi Ali Rıza Bey’in yanına gelir ve kızıyla Muzaffer Bey arasındaki olanları anlatır. Ali Rıza Bey olanlara dayanamayıp işten ayrılır.

Ali Rıza Bey’in oğlu Şevket çok akıllı bir insandır. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bankada işe girer. Artık babası çalışmadığı için evin bütün yükü Şevket’in üzerine biner. Bankada çalıştığı sıralarda Şevket’in başından kötü bir olay geçer. Evli bir kadınla ilişkiye girmiştir. Ali Rıza Bey bu olaya önce tepki göstermiş fakat sonra evlenmelerine izin vermiştir. Düğün gecesi... Ev baştan başa aydınlık içerisinde... Kapılar pencereler açılmış ikide bir caz bantlar açılmış çalıyor. O susunca neşeli kahkahalar, haykırışlar, çığlıklar...

Ali Rıza Bey’in kızları Leyla ve Necla artık evden sıkılmış ve isyan etmektedir. Büyük kızı Fikret ve küçük kızı Ayşe ise hiçbir şeye karsı çıkmamaktadır.

Eve bu yeni kadının gelmesi Leyla ve Necla’nın işine çok yaramıştır. Bu kadın çeşitli yollarla Şevket’i borca sokmuştur. Bu nedenle Şevket hapse girmek zorunda kalmıştır. Şevket iki yıl hapis yemiştir.

Leyla ve Necla babalarına karşı hiç saygı duymamaktadır. Düşündüklerini babalarına söylemekten hiç çekinmemektedirler.

Bu sıralarda büyük kızı Fikret’e bir talih çıkar ve evlenmek istemektedirler. Fikret bunun için Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri kopup gitmiş olur. Bu sırada Ferhunde de evden ayrılmış olur.

Ali Rıza Bey’in bir tek ümidi kalmıştır.

Vakit geçirmeden Leyla ile Necla’ya hayırlı birer kısmet bulup başından atmaktır. Necla bir süre Suriyeli biri ile evlenir ve Suriye’ye gider. Bu sırada Leyla çok fena hasta olmuştur. Doktor onu temiz havada bulundurmalarını istemiştir. Bu nedenle Ali Rıza Bey Leyla’yı serbest bırakmıştır. Bir süre sonra Ali Rıza Bey kızının bir avukatın metresi olduğunu öğrenir. Bu nedenle Ali Rıza Bey kızı Leyla’yı evden atar. Avukat Leyla’ya bir daire kiralamıştır ve ona bakmaktadır. Ona aylık belli bir miktar para verir.

Bu olaylar sürüp giderken Ali Rıza Bey ile Hayriye Hanım’ın araları iyice bozulmaktadır ve sık sık tartışmaktadırlar. Leyla gittikten sonra Ali Rıza Bey ile Hayriye Hanım arasında büyük bir kavga kopar. Bunun üzerine ali rıza bey Adapazarı’na kızı Fikret’in yanına gider. Burada fazla kalamayacağını anlayınca on beş gün sonra İstanbul’a tekrar döner fakat eve gitmez. Bir süre sonra hastalanır ve hastaneye yatar. Bunu duyan kızı Leyla ve karısı Hayriye Hanım hastaneye koşarlar. Ali Rıza Bey taburcu olduktan sonra kızı Leyla’nın evine gider ve hayatının geri kalanını karısı ve kızı Ayşe ile sürdürür.

 

Kitabın Ana Fikri:

Şerefli dürüst bir babanın fazla para kazanamaması ve parasızlığa sitem olarak bunu kabullenmeyen aile bireylerinin bir bir aile bağlarını kopararak evden ayrılmaları; bunların farkında olan babanın, oğlunun ve kızının da başlarına gelen kötü olayları evdeki uğursuzluk romanın ana fikridir.

Buradaki, ailedekilerin evden gidişleri de yaprağını döken bir ağca benzetilmiştir.

 

Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi:

ALİ RIZA BEY: Elli yaşın üstünde, saçı sakalı ağarmış yaşlı biri. Şerefli namuslu evden pek çıkmayan bir insan.

HAYRİYE HANIM: 40 yaşlarında, gözlüklü, orta güzellikte biri. Ağır başlı temiz ev işleri ile uğraşan bir insan.

MUZAFFER BEY: Genç ve yakışıklı biri. Zeki çalışkan mali durumu iyi bir insan.

ŞEVKET: 20 yaşlarında babası gibi temiz iyi kalpli derslerinde başarılı birisi.

FİKRET:15 yaşlarında sosyal hayatı sevmeyen iyi kalpli bir kız.

 

Kitap hakkında şahsi görüş:

Eser gerçek hayatta da olabilecek türden bir eserdir. Burada yoksulluğun kötü bir şey olmadığını her şeyin parayla olmayacağını bilmeliyiz. Aile büyüklerimizin sözünden çıkmamak her zaman hayat olumlu bakıp güler yüzlü olmak bu parçadan almamız gereken derslerdendir.

 

Yazar hakkında bilgi:

Reşat Nuri Güntekin

25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikâye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikâyeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikâyelerinde bunların yanına mizahı da ekledi

Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikâye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikâye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.

 

ESERLERİ:

Hikâye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb. Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.

 

YAPRAK DÖKÜMÜ

- Romandan Bir Parça -

(Ali Rıza Beyin kızlarında yaprak dökümü kendini göstermektedir.)

"... Leyla, artık her gün kadife mantosunu giyiyor, başını alıp sokak sokak geziyordu.

Ali Rıza Bey, ilk zamanlarda bu gezintilere ses çıkarmıyordu. Ne yapsın çocuk, dertli idi. Kırlarda, sokaklarda rasgele dolaşmak kadar hiç bir şeyin gam dağıtmadığını tecrübeleriyle biliyordu. Öyle de olmasa Dolap sokağındaki ev oturulur gibi değildi. Hele kısa kış günlerinde öğleden iki saat sonra odalar, lambasız oturulamayacak kadar kararıyordu. Böyle olmakla beraber zaman geçtikçe Ali Rıza Beyde düşünceler, korkular uyanıyordu. Bir genç kızın bu kadar fazla dolaşması doğru bir şey değildi. Hele ara sıra çok gecikiyordu. Sonra eski sosyeteye devam edenlerden bazılarıyla tekrar ahbap olmuştu.

Leyla'nın eski neşe ve sıhhati yavaş yavaş yerine geldi. Fakat Ali Rıza Bey ona hâlâ bir hasta gözüyle baktığı için hatırını kıracak bir şey söylemeye bir türlü dili varmıyordu.

Bir zaman sonra, bu müphem korku elle tutulacak bir tehlike şeklini aldı.

İhtiyar adamın kulağına bazı mide bulandıracak şeyler çalmıyordu. Fakat yazık ki o vakit de Leyla'nın bu fazla serbestliği bir âdet, zaman ile sağlanmış bir hak halini almış bulunuyordu. Ali Rıza Bey, buna rağmen Leyla'ya bazı tembihlerde bulunmak istediyse de dinletemedi. Daha doğrusu kendi de bu işin pek üstüne düşmedi. Senelerden beri devam eden bu uğraşma, ihtiyar adamı çok yorup yıpratmıştı.

Sonra lakırdının, nasihatin tesirine olan güveni de çoktan kaybolmuştu. İnsan ne söylerse iş yine olacağına varıyordu. Hâsılı Leyla, istediği gibi gezip tozmakta devam etti.

** *

Necla'dan gelen haberler gitgide fenalaşıyordu. Genç kız, Arap’ta umduğu zenginlik ve lüksün, kendi kuruntusundan başka bir şey olmadığını, daha yolda anlamıştı.

Abdülvahap Bey, İstanbul'da söylediği gibi, milyonlar sahibi bir zengin değil, anlaşılması, anlatılması güç birtakım karışık işlerle kıt kanaat yaşayan bir adamdı.

Necla, Beyrut'ta, hayalindeki sarayın yanında bir tavuk kümesi gibi kalan küçük bir eve indi.

Mermer merdivenlere dizilmiş sinema uşakları yerine bir entarili kayın baba ile iki ortak ve bir alay çocuk tarafından karşılandı.

Üçüncü ortak dokuz ay evvel ölmüştü. Necla, bu kadının yerine geldiği için, ondan kalan iki çocuğa analık etmek vazifesi de tabii ona düşüyordu.

Genç kadın, Nasreddin Haca’nın ağacı gibi, görüp göreceği nimetin İstanbul'dan gelirken alınmış bir iki parça eşyadan ibaret kalacağım anlayınca biraz hırçınlık etmek istemişti. Fakat daha ilk kavgada entarili kayınbabanın, boru gibi bir sesle, üstüne hücum ettiğini görünce fena halde korkmuş, bir daha ağzını açmaya cesaret edememişti. 

İki ortak ve yarım düzineden fazla çocuk arasındaki bu hayat çekilir şey değildi. Fakat Necla, ilk zamanlarda bunları ailesine yazmaya utanmış, bilhassa Leyla'yı sevindirmekten korkmuştu. Birkaç ay geçince dayanamadı; utanıp sıkılmayı kaldırarak ufaktan ufağa bazı şikâyetlere başladı. Sonra bunlar derece derece arttı.

Son mektubunda diyordu ki: "Baba, dayanamayacağım; bir yolunu bulursam her şeyi tekmeleyerek İstanbul'a kaçacağım. Senin bir lokma kuru ekmeğine razıyım. Annem, kardeşlerim gözümde tütüyor; hele Leyla ablam hiç aklımdan çıkmıyor. Kardeşim, vaktiyle, bu adamla evlenmediği için üzülmüştü. Şimdi burada neler çektiğimi görse, kendisini kurtardığım için, muhakkak bana teşekkür ederdi."

Leyla bu mektubu okuyunca kardeşine olan bütün kinini unutmuş, "Kuzum baba, Necla'yı kurtaralım" diye Ali Rıza Beyin ayaklarına kapanmıştı.

Hayriye Hanım da az çok bu fikirde idi; fakat ihtiyar adam bu yalvarmalara kulak asmamış, Necla'ya yazdığı mektupta şöyle cevap vermişti: "O anlattığın şeyler beni çok müteessir etti. Fakat ne çare ki hiç bir surette sana yardım edecek halde değilim. Biz şimdi, eskisinden çok daha fakiriz; buraya gelip ne yapacaksın? Orası, ne de olsa, evindir. Kocanın hiç bir meziyeti olmasa bile namuslu bir adam olması ve ellere muhtaç etmemesi kâfidir. Çaresiz dişini sıkacak ve etrafındaki insanlara alışacaksın kızım."

Ali Rıza Bey, bu mektupla artık kapısının Necla’ya kapalı olduğunu açıkça anlatıyordu. Fakat genç kadın, ne kadar bunalmış olacak ki bu istiskale kızmıyor, üst üste gönderdiği mektuplarda "Beni kurtar, yoksa kendimi öldüreceğim, kanıma girmiş olacaksın" diye feryat ediyordu.

Necla'nın bu "kendimi öldüreceğim” sözü muhakkak boş bir tehditti. Fakat öyle olmayabilirdi de. Bu, saati saatine uymayan karmakarışık ruhlu, bozuk sinirli çocuklardan neler beklenmezdi?

İhtiyar adam, mütemadiyen kulağını rahatsız eden bir sese cevap verir gibi titiz bir heyecanla: "Anladık. Çocuklar için bir yaprak dökümü... Fakat beş çocuktan bir tanesi de mi kurtulamayacak yarabbi?" diye söyleniyordu.

Ali Rıza Beyin kahve arkadaşlarından bir emekli binbaşı bir gün onu Üsküdar kahvelerinden birinde bir köşeye çekti:

-    Ali Rıza Bey, kardeşim, sizinle çok ehemmiyetli bir meseleyi görüşeceğim dedi... Uzun müddet tereddüt ettim; fakat sizi çok sevdiğim ve namuslu bir insan olarak tanıdığım için...

Binbaşı, ihtiyar adamın sararmaya, titremeye başladığını görerek durdu. Kısa bir tereddütten sonra:

-    Galiba müteessir olacaksınız, dedi.

Ali Rıza Bey hemen kendini topladı. Münasebetsiz bir şey yaparak arkadaşını ürkütmekte mânâ yoktu. Bu mukaddimeye göre işiteceği şeyin onu can evinden vuracağı muhakkaktı. Fakat ne olursa olsun hakikati mutlaka öğrenmeliydi.

İhtiyar adam, mümkün olduğu kadar sakin bir sesle:

-    Merak etmeyin, dedi. Ben çok tahammüllü bir adamım...

-    Fakat üzülmeyeceğinizi va'deder misiniz?

-    Ateş yere düşsün de yakmasın, bu olmaz. Fakat gayret ederim.

-    Mamafih pek o kadar büyütülecek bir mesele de değil. Söylemek istediğim şey şu: Büyük kızınızın pek fazla dolaşmasına müsaade etmeseniz; daha iyisi mümkün olsa da bir zaman hiç sokağa çıkarmasanız!...

-    Ne var, ne olmuş?

-    Hiç... Sanki o yaşta bir genç kızı pek serbest bırakmak doğru değil de...

-    Sözünüzü değiştirmeyin, siz, bir şeyler biliyorsunuz. Hakikati bana olduğu gibi söyleyin.

Peki, ne biliyorsam söyleyeceğim. Kızınızı bir hafta evvel kibar kıyafetli bir delikanlı ile bir otomobile binerken gördüm. Ne kadar müteessir olduğumu tahmin edemesiniz. Üç gün evvel de bizim çocuklar daha başka şeyler söylediler. Belki de mübalağadır amma!...

Binbaşı, bu başka şeylerin ne olduğunu anlatmak için Ali Rıza Beyin, yeni bir ısrarını bekliyordu. Fakat artık o, bu adamın yüzüne bakacak, yeni bir şeyler soracak halde değildi..."

 

SON EKLENENLER

Üye Girişi