Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BENİM KÜÇÜK DOSTLARIM -  H. NUSRET ZORLUTUNA

Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarındandır. 1901 yılında İstanbul'da doğmuştur. 10 Haziran 1984 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir. İstanbul Erenköy Kız Lisesini bitirdi, Edebiyat Fakültesindeki öğrenimini yarıda bıraktı. Öğretmenliğe Edirne'de başladı. Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Özellikle roman ve şiirleriyle dikkat çekti.

Başlıca Eserleri: Geceden Taşan Dertler, Yayla Türküsü, Yurdumun Dört Bucağı, Ellerim  Bomboş, Küller, Sisli Geceler, Gülün Babası Kim, Beyaz Selvi, Benim Küçük Dostlarım...
Halide Nusret Zorlutuna, Benim Küçük Dostlarım adlı eserinde öğretmenlik yıllarında çocuklara ait gözlemlerini kaydetmektedir. Yazarın bu gözlemlerine örnek olarak Nadide adlı öğrencisiyle ilgili olan yazının bazı kısımları alınmıştır.

NADİDE

Onu sınıfta değil, hastahanede tanıdım. Ben okula ilk gittiğim gün, öğretmenleri ondan yana yana söz etmişlerdi.
— Dördüncü sınıftan bir çocuğumuz ciğerlerinden hasta. Görseniz ne ince, ne hisli, ne zeki bir kız. Güzel yazı yazar, güzel keman çalar, demişlerdi...
O akşam birkaçı onu yoklamaya giderlerken be de aralarına katılmıştım; yanımızda son sınıf öğrencilerinden biri de vardı; bu, genç hastanın en yakın arkadaşıydı; ona pembe güllü basmadan bir entari dikmiş, götürüyordu.

Havası ilaç kokan koridorda, hademe bir kapı açtı; girdik.
Nadide, beyaz örtüler arasında solgun bir papatya gibi yatıyordu. Sarı kıvırcık saçlarının parlak çerçevesi içinde ince yüzü büsbütün ufalmış gibiydi. Yanak kemiklerinde ateşin verdiği bir kızıllık, bahar yeşili gözlerinde acayip bir pırıltı vardı. Bizi görünce yüzü hemen tatlılaştı.

— Sefa geldiniz, müdüreanım! Sefa geldiniz hocanım. Sizi bekliyordum, bugün mutlaka gelirler, diyordum...
Gözü bana ilişince birden susuverdi; tanıttılar:
—    Yeni edebiyat hocanız... Süzgün gözleri sevinçle güldü:
—    Sizi tanıyorum, dedi. Mecmualarda yazılarınızı okurdum...
—    Sen mecmua okur musun çocuğum?
—    Evet. Ben güzel yazıları çok severim, hocanım. Ben her zaman...
Sözünü bitirmeden, arkamızda duran arkadaşını gördü ve sevinçle haykırdı;
—    Ah, Mediha abla! Sen burada miydin?
Mediha, elindeki paketi yavaşça çözdü, çıkardığı entariyi genç hastaya uzatarak:
—    Entarini diktim, getirdim Nadide, dedi, bak! Bu renk sana öyle yakışacak ki...
Nadidenin narin parmaklı bembeyaz elleri havada uçuştu:
—    Teşekkür ederim, Mediha abla. Şuraya asar mısın? Oraya değil, karşıma. Evet. Ne güzel olmuş! Ellerine sağlık, Mediha abla!

Sonra, elinde olmadan açığa vurduğu, bu çocukça heyecandan utanarak özür diledi:
—    Ah, beni affediniz müdireanım... Birdenbire pek hoşuma gitti de... Mediha ablam diktiği için. Hem... siyah önlükten insan bıkıyor da... değil mi Hocanım? Şimdi ben iyi olunca cuma günleri -o zamanlar tatil günü cuma idi- bu entariyi giyip mektepte gezerim, değil mi?
Kendine hak verdirmek için çırpınıyordu.

Pek şen bir kız olan müdür yardımcımız onun umut ve neşesini artıracak güzel sözler bulup söylüyordu. Benim nutkum tutulmuştu; daha fenası, boğazıma bir şey tıkanıyor ve gözlerime yaş hücum ediyordu ve bu içli çocuğun yanında ağlamamak için dudaklarımı çiğniyordum.
O, pek tatlı, aynı zamanda pek hazin bir şımarıklıkla konudan konuya atlayarak durmaksızın konuşuyordu.

—    Hastahanenin yemeklerini yiyemiyorum, diye müdür beye de söylemiştim müdireanım. Şimdi her gün mektepten istediğim yemekler geliyor... Nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum... Hepinize... Hepinize çok minnettarım... Hakkınızı nasıl ödeyeceğim? Hâlbuki sizleri epeyce de üzdüm değil mi? Evet, evet... Biliyorum... Yaramazdım, sizi üzüyordum... Beni hiç sevmediğinizi sanırdım... Ah, ne deli kızdım! Ama şimdi nasıl pişmanım bilseniz... Nasıl, nasıl... Gözlerinden yaş boşandı. Ben gülmeye çalışarak:
—    Çocuk, dedim. Evlatlar daima türlü yaramazlıklarla annelerini üzerler. Dünya kuruldu kurulalı bu böyledir. Şimdi bunun için kendini üzmekte mana var mı yavrucağım?
Arkadaşlarım beni doğruladılar. O yaşlarla bütün bütün parlayarak zümrütleşen gözlerini açtı:
—    Amma iyi olunca göreceksiniz hocanım, ne uslu bir kız olacağım! Dünyanın en uslu bir kızı olacağım!
—    Âlâ, âlâ. Fakat iyi olmak için şimdiden biraz uslanmak ve az konuşmak lazım, Nadide. Yoruluyorsun.
—    Hayır, hayır, müdireanım. Bütün gün Fatma hanımla karşı karşıya susup oturuyoruz. Hâlbuki ben konuştukça açılıyorum. Doktor beyle de konuşuyorum. O susturmak istiyor ama dinlemiyorum ki... Size biraz da keman çalayım. Ablacığım, lütfen şuradan kemanı mı...
—    Nadide, yorulacaksın çocuğum. Kemanını bir başka gün dinleyelim.
—    Ne olur hocanım, müsaade edin! Canım çok istiyor. Kendimi o kadar iyi hissediyorum ki...
Ve kemanı Mediha'nın elinden kaparak başladı.
Hem çalıyor, hem söylüyordu. Alev alev kalbe akan pek güzel ve hazin bir sesi vardı.
Çaldığı şarkının bir mısrası içime hançer gibi girip orada kaldı; onu ömrüm oldukça unutamam!
"Yerlerde, göklerde, her şeyde gurbet! Yerlerde, göklerde, her şeyde gurbet!"
'Gurbet' kelimesinin öyle garip, öyle boynu bükük bir uzanışı vardı ki...
Daha fazla dayanamadım, kendimi dışarıya attım..
Okula dönerken arkadaşlarımı, gözlerimden yaşlar akarak dinliyordum:
—    Nadide 'mektebin çocuğu' idi; yetim ve öksüzdü; hayatta kimseciği yoktu...
Bir zatürre, sonra zatülcenp... Derken işte dörtnal giden bir verem!
Sesim boğularak:
—    Kurtarılacak mı, dedim. Arkadaşlarım ellerini çaresizlik içinde açtılar:
—    Şüpheli, dediler. Doktor Celal bütün gayretiyle çalışıyor; ama pek de ümitli değil.
Ertesi gün Dr. Celal'i de tanıdım.

Hastahanenin iç hastalıkları uzmanı, okulumuzun da doktoru idi. Sonra sonra daha iyi tanıdığıma göre, iyi bir hekim, mükemmel bir insandı. Kızı kurtarmak için nasıl çalışıp çırpındığını; kurtaramayacağını anladıkça nasıl içten acı çektiğini hepimiz görüyorduk.
Hastalık, hastadan da doktordan da daha güçlüydü. Ne on sekiz baharın hayata bir sarmaşık gibi sıkı sıkı dolanan parmakları ne de genç hekimin bilgi, kitap, ilaç dolu elleri; ciğerleri yiyen bu görünmez canavarı her gün biraz daha kuvvetlenmekten alıkoyamıyordu.
Nadideceği her ziyaretimde, bir evvelkinden daha zayıf, daha mecalsiz; fakat -ne hazindir- daha ümitli, hayata daha bağlı buluyordum. Bu hâl, içimi büsbütün parçalıyordu.
Az zamanda pekiyi iki dost olmuştuk. Bana; 'Şaire Hanım!' diye hitap ediyordu. Ve şiiri sevdiği kadar beni seviyor, şiire inandığı kadar bana inanıyordu.

Bazen yatağının yanma oturur, ona şiir ve hikâye okurdum; bazen de o, bana hafif hafif şarkı söylerdi. 'Gurbet' şarkısını çok seviyordu.

Yerlerde, göklerde, her şeyde gurbet!

Derken sesinde, güzel sesinde, öyle uzun ve içli bir yakınma hızlanırdı ki her defasında, ilk günkü gibi ağlamamak için dişlerimi dudaklarıma geçirirdim.

O, bana küçük gönlünün büyük sırrını da parça parça -pek de farkında olmadan- anlatmıştı:
Bu, pek temiz, pek masum, pek çocukça bir gönül hikâyesiydi; fakat onun hasta çocuk başının en büyük rüyasıydı. Kendince 'Leyla-Mecnun, 'Şirin-Ferhat' masallarına benzeyen bir büyük gerçekti. Onun 'Ferhat'ı şimdi Erkek Muallim Mektebinin son sınıfında idi, yakında muallim çıkıyordu. Gelecek sene de Nadide muallim olacaktı o zaman...
Yüzceğizi dalga dalga kızararak gözlerini önüne indiriyor, bana kuracakları "yuva"yı anlatıyordu.

Kimsesiz çocuk bir "ev"e sahip olacaktı. Bir ev! Kendi evleri!

Bu zavallı yavrucak için 'ev'; kendini bildiği günden beri bütün zamanlarına hâkim olmuş; yeme, uyuma gibi en basit ve tabii haklarını sınırlamış, onu daima bir kukla gibi oynatmış olan zil seslerinin dışında bir "cennet", başlı başına bir "saadet"ti!
Hiç tanımadığı, sadece uykusuz gecelerinde hayalini kurduğu eşsiz bir saadet!
Nadideciğin evi şimdi, Edirne'nin Sultan Selim minarelerine bakan bir tepesindedir. Biçare çocuk orada, yalnız başına sonsuz uykusunu uyuyor...

Üye Girişi