Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

ELLİ KURUŞ

"İster lapa lapa kar, ister şarıl şarıl yağmur yağsın, isterse de bütün gecenin ayazından karlar dona kesmiş olsun, sabahın beş buçuğunda karanlıkları ürperten sesiyle sokağa girerdi:

-Gazte, havadiis!

Sabahın dördünde yazı makinemin başına geçtiğim için, bu ses; bu kara, yağmura, ayaza k

 

afa tutan bu canlı, bu pırıl pırıl ses, beni yazı makinemin başında bulurdu. Gazete paralarını akşamdan masamın kıyısına koyduğum için, bekletmez, koşardım sokak kapısına. Gazetelerimi önceden ha­zırlamış olurdu. Uzatır, paraları alır, saymaya filân lüzum görmeden cebine atar, donmuş burnu, bu­har kazanı gibi tüterek uzaklaşırken, canlı, yaşam dolu sesiyle sokağı gene neşelendirirdi:

-Gazete, havadiiiis!

Sabahın erken saatinde kalkıp koşuyormuş gazete bayiine. Bayi ana baba günü. Kendi gibi o kadar çok okullu çocuk varmış ki bayi gazetelerini nazla veriyormuş. Daha kötüsü de gazeteleri alır­ken bayie kaparo vermek!

Karne zamanı birkaç gün gelmedi. Meraklanmıştım. Sınavlar sırasında olduğu için belki de sınava hazırlanıyor demiştim. İyi düşünmüşüm. Geldi pırıl pırıl sesiyle öksürüyordu:

-Kusura bakma abicim. Dersleri hazırlıyordum. Gece yarılarına kadar çalışıp sabahleyin de er­kenden uyanmak fena yordu. İki gün aksattım. Dilber Hanım teyze öksürük için bir ilâç yazdırdı ama nerdee?

 -Niçin?

-Beş yüz otuz kuruş da ağabeyciğim!

Aklıma bir şey geldi

-   Ben sana bu parayı versem?

İçlere çökük gözleri, fırlak elmacık kemikleri, solgun derisinin donukluğuyla yüzüme öyle bir bak­tı ki:

-Niçin?

- Öksürük ilâcını al diyet...

-Anladım ama siz benim neyimsiniz? Karşılığında benden ne isteyeceksiniz?

Kötüye yormuş olmasından korkmuştum.

O:

-   Babamın arkadaşı da bana para vermişti. Bayie yatırdıydım. Sonra kazanıp götürdüm alma­dı. Sende kalsın, dedi, yanağımı makasladı da paralarını suratına fırlatıp...

-   Ben o maksatla vermek istemiyorum ki...

-   Belli olmaz. Babamın arkadaşı da sonradan o maksatla değil yavrum dedi. Ben senin baba dostunum. Bir daha evinin önünden geçmedim.

Eski bayi de. Ne kötü insanlar var şu dünyada... Haminnem, aman yavrum kendinize mukayyet olun diyor. Pöh... Onun demesine ne lüzum var? Çocuk muyum ben?

Ona, gerekli beş yüz otuz kuruşu bir şartla vereceğimi söyledim:

-       Şartım şu: Bana bunu,  verdiğin gazetelerle ağır ağır ödersin. Oldu mu?

Az önce öfkeden değişen hırçın yüzü yumuşamış, durulmuş, çocuksu hâlini almıştı:

-   Şimdi oldu...dedi, "Demek siz..

-   Ben ne babanızın arkadaşı ne de bayiyim. Benimki yardım. Bakıyorum okuma hırsı var için­de. Okuyup adam olma hırsı. Hoşuma gitti. Mesele bu...

Gözlerini yüzüme çevirdi:

Parayı verdim. Aldı. Yıldırım gibi uzaklaştı. Sokağın alt başından sesi geldi:

-Gazte, havadiis!

Günler geçiyor, her sabah saat gibi geliyor, gazetelerimi verdikten sonra ekliyordu:

-Üç lira kaldı borcum abi!

Sonraları borcu iki liraya indi, bir liraya, daha sonra da elli kuruşa. En son gün gelir iki gazete­mi verirse borcunu ödemiş oluyordu ki gelmedi. Şaştım. Neden gelmemişti? Elli kuruşumun üstüne yatabileceği aklımın kıyısından bile geçmiyordu. Sakın herhangi bir trafik kazasında... Sanki gerçekten olmuş gibi içim parçalanıyor, hızla gelen bir taksi ya da bir hususînin altında kalmışçasına kanlı bir insan yavrusunun her yanı kırılmış cesedi kafamda canlanıyordu.

Günler günleri, günler haftaları, haftalar da ayları kovaladı. Unutmuştum.

Bir başka çocuk getiriyordu gazetemi. Bu ondan da cılız, ondan da üfürsen uçacak gibiydi. Onun da bir başka hikâyesi vardı çocuk omuzlarında taşıdığı.

Karların savrulduğu bir kış sabahıydı.

Yazı makinemin başına geçmiştim.

Şimdiye kadar hiç işitmediğim cılız bir çocuk sesi:

-Gazte, havadiis!

O muydu? Fakat hayır olamazdı. Pek cılızdı. Penceremin önünde durmuş ısrarla vızıldayıp duruyordu:

-Gazte, havadiiis!

Aşağı indim. Her günkü satıcıdan almıştım oysa gazetemi. Kapıyı açtım: Kısa pantolonlu, min­nacık bir çocuk. Savrulan karların altında ıslanmış gazeteleriyle titreyip duruyordu.

-Abim kusura bakmasın, dedi amca!

-   Ne bu?

-   Elli kuruş borcu kalmış size de...

-   Kendisini nerede

-   Ağlamadı hıçkırmadı. Taş gibi:

-   Öldü dedi, dün Edirnekapı’ya gömdük…

Elli kuruşu uzattı, sonra çekip giderken:

-   Gazte, havadiiis!"

Orhan Kemal

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

İKİ BUÇUK - ORHAN KEMAL

DİŞÇİ - REFİK HALİD KARAY

ÜÇ NASİHAT - ÖMER SEYFETTİN

ŞİİR VE SİNEK - ADALET AĞAOĞLU

OTLAKÇI - MEMDUH ŞEVKET ESENDAL

Üye Girişi