Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SARHOŞLAR-ANTON ÇEHOV

Yakışıklı, esmer, lop sakallı, yumuşak kadife bakışlı bir adam olan fabrikatör Frolov ile avukatı, yaşlanmaya yüz tutmuş, kocaman kafalı, seri saçlı Almer kent dışında bir lokantada içiyorlardı, ikisi de buraya doğrudan doğruya bir balodan geldikleri için üstlerinde frak vardı, beyaz boyunbağı takmışlardı. Lokantanın salonunda ikisinden ve kapı önündeki garsonlardan başka kimse yoktu; Frolov’un buyruğu üzerine içeriye müşteri alınmıyordu.
Birer büyük bardak votka yuvarladıktan sonra istiridyeden yediler.

Almer;

—Çok güzel! dedi. İstiridyeyi meze yapma modasını ben çıkardım. Votka insanın boğazını yakar, kavurup geçer, ama üstüne bir istiridye yuttun mu, tatlı bir serinlik duyarsın? Öyle değil mi?

Bıyıksız, favorilerine ak düşmüş bir garson masanın üstüne sos tabağı koydu.

Frolov;

—O getirdiğin ne? diye sordu.

—Balığın üstüne dökmek için mayonez.

Fabrikatör sos tabağına bakmadan.

—Yaa? Sos böyle mi verilir? diye bağırdı. Sen daha servis yapmasını bilmiyorsun, hayvan!
Kadife gözlerinde şimşekler çaktı. Masa örtüsünün ucunu parmağına doladı; hafifçe çekince meze tabakları, şamdanlar, şişeler, masanın üstünde ne varsa şangır şungur yere yuvarlandı.

Meyhane kazalarına öteden beri alışık olan garsonlar masaya doğru koşarak, ameliyat yapan operatörler gibi, ciddi ciddi, dikkatli hareketlerle şişe, tabak kırıklarını toplamaya başladılar.

Almer;

—İyi yaptın vallahi! diyerek kahkahayı bastı. Ama biraz geriye çekil, yoksa havyarın üzerine basacaksın!

Frolov;

—Mühendisi çağırın buraya! diye bağırdı.

Bir zamanlar zengin bir mühendis olan ekşi suratlı, sarsak adam hâlâ öyle çağrılıyordu lokantada. Bütün servetini zamanında saçıp savurmuş, yaşlılığında lokantaya düşmüştü. Burada garsonları, şarkıcı kızları yönetiyor, gerektiğinde muhabbet tellalığı bile yapıyordu. Çağrılınca gelen mühendis başını saygıyla yana eğdi.

—Bak, iki gözüm, dedi Frolov. Bu ne kepazelik? Adamların ne biçim hizmet ediyorlar? Böyle şeylerden hoşlanmadığımı bilmiyor musun? Tanrı cezanızı versin, buraya bir daha gelmem sonra!

Mühendis elini göğsünün üstüne bastırdı.

—Kusurumuzu bağışlayın, Aleksey Semyonıç! Ben hemen gerekli önlemleri alırım, bütün istekleriniz geciktirilmeden yerine getirilecektir.

—Peki, git öyleyse.

Mühendis yerlere kadar eğildi, iki büklüm geri geri çekildi. Kol düğmeleri, parmaklarındaki yalancı pırlantalar son kez parıldayarak kapının arkasında kayboldu.

İçki masası yeniden donatıldı. Almer kırmızı şarap içiyor, domalanlı kuş eti yiyordu. Ayrıca kendine balık salatası ile çığa balığı kızartması ısmarlamıştı. Frolov’un mezesi ise votkanın yanında yalnız ekmekti. Bugün keyfinin yerinde olmadığı belliydi; durmadan avcuyla yüzünü oğuşturuyor, somurtuyor, oflayıp pufluyordu. İkisi de konuşmadan oturuyorlardı, salonda çıt yoktu. Donuk renk abajurlu iki elektrik lambası ortalığı pırıl pırıl aydınlatıyor, bir şeye kızmış gibi cızırdıyordu. Kapının arkasında Çingeneler alçak sesle şarkı söyleyerek dolaşıyorlardı.

Frolov;

—İçiyorum ama neşelenemiyorum, dedi, içki ayıltıyor sanki beni. Başkaları votka içerek eğlenirler; oysa bende kızgınlık, kötü kötü düşünceler, uykusuzluk yaratıyor. Söyler misin, dostum, neden içkisiz, işretsiz eğlence olmuyor, insana tiksinti veriyor bu meret?

—Öyleyse Çingeneleri içeri çağır.

—Canları cehenneme!

Yaşlı bir Çingene karısı koridor kapısından başını uzattı.

—Aleksey Semyonıç, çalgıcılar çayla konyak istiyor. Ismarlasınlar mı?

Frolov kadına;

—Peki, dedi, sonra arkadaşına döndü.

—Biliyor musun, müşteriler bir şey ısmarladığı zaman lokanta sahibi yüzde bilmem kaçını onlara veriyor. Bahşişin bile anlamı kalmadı zamanımızda. Hepsi alçak, aşağılık, şımarık yaratıklar! Söz gelişi şu garsonları ele alalım. Suratları profesörlere benziyor, saçları-sakalları ağarmış, ayda iki yüz rubleye para demezler. Hepsi de kendi evlerinde otururlar, kızlarını soylular okuluna gönderirler, ama heriflere ağzına geleni söyleyip kafa tutabilirsin. Şu mühendise bir ruble versen kavanoz dolusu hardalı yer, horoz gibi öter. İçlerinden biri alınıp gücense vallahi bin ruble bağışlayacağım!

Almer şaşkın şaşkın arkadaşının yüzüne baktı.

—Bugün senin nen var, kuzum? Niye öyle karamsarsın? Üstelik yüzün kıpkırımızı, vahşi hayvanlar gibisin... Neyin var?

—Hiç sorma! Aklıma bir şey takıldı da, bir türlü çıkaramıyorum.

Salona kısa boylu, yusyuvarlak, şişman bir ihtiyar girdi. Benekli bir ceket ile leylak renkli yelek giymişti, elinde bir gitar vardı. Alık alık baktı, “hazır ol” durup asker gibi selam verdi.

Frolov;

—Vay, asalak! dedi. Takdim ederim: Domuz taklidi yaparak bir servet kazanmıştır. Gel bakalım buraya!

Fabrikatör bir bardağa votka, şarap, konyak doldurdu; içine tuz, biber ekti; hepsini karıştırıp asalak dediği kişiye verdi. Adam bunu içti, babayiğitler gibi öksürdü.

Frolov;

—Bu berbat karışımı içmeye öylesine alışmış ki, saf şaraptan midesi bulanır, dedi. Haydi, asalak, otur da bize şarkı söyle!

Asalak oturdu, tombul parmaklarıyla tellere dokundu, şarkısına başladı: İpçik mipçik Margmitçik...

Frolov votkadan sonra içtiği şampanyadan iyice sarhoş oldu, masaya bir yumruk indirdi.

—Tüh, aklıma takılan şey bir türlü çıkmıyor. Rahat vermiyor bana!

—Nedir o aklındaki?

—Söyleyemem. Gizlidir. Bu öyle bir giz ki, ancak dua ederken söylenebilir. Ama çok istiyorsan dostça, aramızda kalmak koşuluyla... Sakın kimseye söyleyeyim deme! Sakın ha! Sana söylersem belki açılırım ama sen kimseye... Tanrı aşkına dinle, sonra da unut!..

Frolov, Almer’in kulağına eğildi, yarım dakika kadar soluk alıp verdikten sonra;

—Karımdan nefret ediyorum, dedi.

Avukat arkadaşına şaşkın şaşkın baktı. Frolov kıpkırmızı kesildi.

—Evet, karım Marya Mihaylovna’dan nefret ediyorum. Nefret ediyorum, işte o kadar!

—Neden?

—Kendim de bilmiyorum. Evleneli iki yıl oluyor. Biliyorsun, severek evlendim, şimdiyse can düşmanım nerdeyse; bağışla beni, şu asalaktan beter nefret ediyorum. Oysa ortada bir neden yok, hiçbir neden yok! Yanımda otururken, yemek yerken ya da konuşurken içimi öyle bir öfke kaplıyor ki, kaba bir şey söylememek için kendimi zor tutuyorum. Sözle anlatılamayacak şeyler oluyor ruhumda. Ondan ayrılmak ya da gerçeği yüzüne söylemek olanaksız, çünkü rezalet çıkar. Ama onunla aynı çalı altında oturmak benim için cehennem azabı. O yüzden evde kalmak haram bana. Gündüzleri işle-güçle uğraşıyor, o lokanta senin, bu lokanta benim dolaşıyorum; geceleri ise batakhanelerde vakit tüketiyorum. Bu nefret duygusunu nasıl yorumlarsın? Şöyle-böyle bir kadın olsa bari. Hayır, güzel mi güzel, akıllı, sessiz...

Asalak ayağını yere vurarak şarkısını sürdürüyordu:

Bir subayla gezdim dolaştım,

Tüm kalbimi ona açtım...

Almer sessizlikten sonra içini çekerek;

—İtiraf edeyim ki, Marya Mihaylovna’nın senin dengin olmadığını her zaman düşünmüşümdür, dedi.

—Yani okumuş mu demek istiyorsun? Bak, dostum... Ben de ticaret okulunu altın madalyayla bilirdim, üç-dört kez Paris’e gittim. Doğaldır ki senin kadar akıllı değilim, ama karımdan daha budala olmadığım da ortada. Hayır, dostum asıl sorun okumuşlukla değil. Bütün zırıltının nasıl başladığını anlatayım da gör! Nasıl oldu bilmem, bir gün karımın benimle sevdiği için değil, parama tamah elliği için evlendiğini düşünmeye başladım. Bu düşünce iyice kafama yerleşti. Ne yaptım, ne ettiysem aklımdan çıkaramadım. O sırada karımın bir de görgüsüzlüğü tutmaz mı? Yoksulluktan sonra kendini altın küpünün içinde bulunca sağa-sola para saçıyordu. Ne yaptığını bilmiyordu sanki, kendini öylesine unuttu ki, ayda harcadığı yirmi bini buluyordu. Bense yaratılıştan kuruntulu bir adamım. Kimseye inanmam, herkesten kuşku duyarım. Biri bana yakınlık gösterdikçe daha çok kuşkulanırım. Param için yaltaklanıyormuş gibi gelir bana. Kimseye inanamıyorum işte, inanamıyorum! Çekilmez bir adamım, anlayacağın...

Frolov bir bardak şampanyayı bir dikişte içti.

—Ben de saçmalıyorum artık. Sana açılmak doğru değildi, aptallık ettim. Sarhoşlukla ağzımdan kaçırdım, sen de şimdi bana avukat gözüyle bakıyorsun, başkasının gizini öğrendiğin için kıvançlısın. Neyse, kapatalım bu konuyu, içelim.

Oradaki garsona seslendi:

—Bakar mısın! Mustafa burada mı? Onu çağır buraya!

Biraz sonra salona on iki yaşlarında, fraklı, beyaz eldivenli bir çocuk girdi.

Frolov;

—Gel buraya, dedi. Bize şu gerçeği açıkla! Bir zamanlar siz Tatarlar, Ruslar üzerinde egemenlik kurmuş, bizi haraca bağlamıştınız. Şimdiyse bizlere hizmet ediyor, bornoz mornoz satarak geçiniyorsunuz. Bunun açıklaması nedir?
Mustafa kaşlarını yukarı kaldırdı, ince sesiyle şarkı söyler gibi;

—Feleğin cilvesi! diye bağırdı.

Çocuğun ciddi yüzüne bakan Almer kahkahayı bastı.

—Ona bir ruble ver, dedi Frolov. Sonunda feleğin cilvesiyle zengin olacak kerata. Yalnız bu iki söz için tutuyorlar onu burada. İç bakalım, Mustafa! İlerde sen de malın gözü olacaksın! Zenginlerden geçinen asalakların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor, arkadaş. Bıçaksız, tabancasız haydutlardan, soygunculardan yakasını kurtarana aşkolsun! Ne dersin, Çingeneleri de çağıralım mı? Ha? Gelsin buraya Çingeneler!

Çoktandır koridorda beklemekten sıkılan Çingeneler bağrışarak salona daldılar. Vahşi bir şamata başladı.

Frolov;

—İçin, için, firavunun dölleri! İçin, şarkı söyleyin! diye bağırıyordu.

Bir kış günüydü, hey! Kızaklar uçuyordu!

Çingeneler şarkı söylüyor, ıslık çalıyor, oynuyorlardı... Frolov, çok zengin, şımarık, “eli açık” kimselerin bazan kapıldıkları taşkınlık sevdasıyla delilikler yapmaya başladı. Çingenelerin hepsine yemekle şampanya ısmarladı, lambalardan birinin mat kalpağını kırdı, pencerelere, duvarda asılı tablolara şişe fırlatmaya başlattı. Bunları yaparken hiç zevk duymadığı belliydi, çünkü hep somurtuyor, davranışlarında, bakışlarında bir nefretle önüne geleni azarlıyordu. Mühendise tek başına şarkı söyletti; şarap, votka, yağ karışımı bir içkiyi bas şarkıcılara içirdi.


Sabahın 6’sında hesabı istediler.

Almer;

—925 ruble 40 kapik! diyerek şaşkınlıkla omuz silkti. Bu kadar olur mu? Yok, yok, kontrol etmek gerek!

Cüzdanını çıkartan Florov;

—Değme keyiflerine! dedi. Bırak, soysunlar! Beni soymayıp da kimi soyacaklar? Yaşam bu, asalaklar olmadan olmaz... Sen avukatımsın... Yılda altı bin rublemi alıyorsun. Ne karşılığında? Neyse, kusura kalma! Ne söylediğimi kendim de bilmiyorum.
Birlikte eve dönerlerken Frolov kendi kendine homurdanıyordu:

—Şimdi benim için eve gitmek cehenneme gitmek gibi zor. Evet, içimi dökebileceğim kimsem yok. Hepsi soyguncu, herkes hain! Gizimi ne diye sana açtım? Niçin? Söylesene, niçin?

Evinin kapısına geldiklerinde Moskovalıların herkesle, her yerde öpüşmek geleneğine uyarak Almer’e doğru uzandı, yerinde sallanarak dudaklarından öptü.

—Hoşça kal! Ben sıkıcı, çekilmez bir adamım. Sürdüğüm, kötü, yüz kızartıcı, ayyaşça bir yaşam benimkisi. Sen okumuş, akıllı bir insansın, bununla birlikte yalnız alayla gülüyor, oturup benimle içki içiyorsun. Hiçbirinizden yardım yok bana. Gerçek bir dost, namuslu bir insan olsaydın şöyle söylemen gerekirdi: “Sen kötü, aşağılık bir adam, iğrenç bir yaratıksın!”
Almer;

—Hadi, hadi, diye mırıldandı. Git de yat!

—Kimseden hayır yok! Ancak tek umudum kalıyor. Yazlığa gidince kırlara çıkacağım, bir fırtına kopacak, gök gürleyecek, yıldırım düşüp oracıkta canımı alacak. Böylece hepinizden kurtulacağım. Hadi, esen kal!

Almer’le bir daha öpüştü; ayakta uyuyarak, bir şeyler mırıldanarak, iki uşağın yardımıyla merdivenlerden çıkmaya başladı.

 

Üye Girişi