Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

DİLENCİ - ANTON ÇEHOV

—Sayın bayım, lütfen, zavallı, aç bir insana yardım elinizi uzatın. Üç gündür ağzıma lokma koymadım... Handa yatmak için verecek beş kapiğim yok...Yemin ederim! Sekiz yıl köy öğretmenliği yaptım, çiftçiler birliğinin çevirdiği dolaplar yüzünden yerimden oldum, iftira attılar bana. İşte bir yıldan beri işsiz-güçsüz dolaşıyorum...

Avukat Skvortsov dilencinin çiçek bozuğu, esmer yüzüne; bulanık, baygın bakışlı gözlerine; yanaklarındaki kırmızı beneklere baktı. Onu bir yerlerden gözü ısırıyordu.

Dilenci sözlerini sürdürüyordu:

—Şimdi Kaluga ilinde iş önerisinde bulunuyorlar, ama oraya gidecek param yok. Lütfen yardım edin! Dilenmek ayıp, ama ne yapayım, çaresizlik...

Skvortsov dilencinin ayaklarındaki biri küçük, biri büyük lastikleri görünce anımsadı.

—Baksanız a! Size üç gün önce Sadovaya caddesinde rastlamıştım. Ama o zaman köy öğretmeni değil, enstitüden kovulmuş bir öğrenci olduğunuzu söylüyordunuz. Doğru değil mi?

Dilenci bozuldu.

—Ha... hayır, olamaz! Ben, köy öğretmeniyim. İsterseniz belgelerimi gösterebilirim.

—Hadi, yalan söylemeyin! Öğrenci olduğunuzu ileri sürüyor, hatta okuldan niçin kovulduğunuzu açıklıyordunuz. Unuttunuz mu?

Skvortsov kızardı, büyük bir tiksintiyle yırtık pırtık giysili adamın yanından çekildi. Öfkeyle:

—Alçaklık derler sizin yaptığınıza! diye bağırdı. İnsanları aldatmaktan utanmıyor muzunuz? Tüh, sizi polise teslim edeyim de görün! Yoksul, aç olabilirsiniz, ama bu size saygısızca, vicdansızca yalan söyleme hakkını vermez!

Yırtık giysili adam kapı tokmağını tuttu, suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi şaşkın şaşkın evin girişine baktı.

—Ben... ben yalan söylemiyorum. Belgelerimi gösterebilirim...

Skvortsov çok öfkeliydi.

—Size kim inanır? Toplumun köy öğretmenlerine, öğrencilere duyduğu saygıyı kötüye kullanmak kadar alçakça, bayağıca, iğrenç, pis bir şey yoktur! Utanmıyor musunuz yaptığınızdan? Ayıp, ayıp! iyice çileden çıkmıştı, adamı haşladıkça haşlamak istiyordu. Bu serserinin saygısızca yalanlarına onun gibi iyi yürekli, duygulu, yardımsever bir insan başka türlü nasıl tepki gösterebilirdi? Ondan tiksinti, nefret duyabilirdi ancak, çünkü yalan söyleyip merhametine sığınmakla yoksullardan esirgemediği iyilikseverliğini küçük düşürmüş, onlara seve seve verdiği sadakayı kirletmişti. Serseri önce kendini savunmaya çalıştı, yemin elli, ama sonra sustu, utancından başını önüne eğdi.

Elini kalbinin üstüne koyarak;

—Bayım, dedi. Doğrusunu isterseniz... yalan söyledim. Ne öğrenciyim, nede köy öğretmeni. Uydurdum bunları... Ulusal Rus korosunda şarkı söylüyordum, ayyaşlık yüzünden kovuldum. inanın bana, yalan söylemeden olmuyor. Gerçek mesleğimi söylediğim zamanlar kimse yardım etmedi. Hep öyle yapsam açlıktan ölür, yatacak yer bulamazdım. Bana dedikleriniz doğru, anlıyorum, ama ne... ne yapabilirim ki!..

Skvortsov adama yaklaşarak bağırdı:.

—Ne mi yapabilirsiniz? Çalışınız! Çalışarak kazanın yaşamınızı!

—Çalışmak mı? Bunu ben de biliyorum, ama hani iş nerede?

—Boş laf bunlar! Gençsiniz, sağlıklısınız, gücünüz yerinde... Her zaman iş bulabilirsiniz, yeter ki çalışmaya isteğiniz olsun! Ama tembelsiniz, şımartılmışsınız, ayyaşsınız...

Ağzınızdan meyhane kaçkınları gibi içki kokusu savruluyor. Yalana alışmışsınız, yalancılık iliklerinize işlemiş. Yalan-dolandan, dilenmekten başka iş gelmiyor elinizden. Bir gün lütfedip çalışmaya razı olsanız bile yazıcılık, Rus korosunda şarkıcılık türünden kolay işler ararsınız. Boş gezenin kalfası işte! Amaç çalışmak değil, havadan para kazanmak! Peki, bedence çalışmaya ne buyurulur? Kapıcılığa, fabrika işçiliğine tenezzül etmezsiniz. Kendinize çok güveniyorsunuz, değil mi?!

Dilenci:

—Ne tuhaf konuşuyorsunuz? diye mırıldanarak acı acı güldü. Bedensel işi nereden bulacağım? Tezgâhtarlık benden geçti, çünkü o işte çekirdekten yetişmek gerek. Kapıcılık bana göre değil, kimsenin bana “sen” demesine dayanamam. Fabrikaya da almazlar, orası için elde sanat olması gerekir, oysa ben bir şey bilmiyorum.

—Saçma! Sizin gibiler her zaman kendilerini haklı gösterecek bir çıkış yolu bulurlar. Peki, odun kırmaya ne dersiniz!

—Kabul etmem demiyorum, ama mesleği odunculuk olanlar bile yiyecek ekmek bulamıyorlar.

—Evet evet, bütün tembeller böyle konuşurlar. Bir iş önerdin mi, hemen olumsuz yanıl hazırdır. Peki, benim evimdeki odunları yarmak istemez misiniz?

—Hayhay, yararım...

—İyi... Görelim öyleyse...

Skvorlsov biraz da kin duyarak hemen mutfaktan aşçı kadını çağırdı.


—Olga, bu bayı odunluğa götür. Odunları yaracak.

Serseri bu işe kendisi de pek akıl erdirememiş gibi omuzlarını silkti, aşçı kadının ardından çekingen çekingen yürüdü. Yürüyüşüne bakılırsa odun kırmayı açlık yüzünden, para
kazanmak için filan değil, tükürdüğünü yalamamak için kabul ettiği anlaşılıyordu. Aynı zamanda içki içmekten zayıf düştüğü, kendini iyi hissetmediği, çalışmaya hiç niyetli olmadığı da belliydi her halinden.

Skvortsov hızlı adımlarla yemek odasına geçti. Buradan, avluya bakan pencerelerden avluda olup bilenler görülebilirdi. Pencerenin önünde duran Skvortsov aşçı kadınla serserinin arka kapıdan avluya çıktıklarını, vıcık vıcık karları çiğneyerek odunluğa doğru gittiklerini gördü. Olga yanındakine ters ters baktı, dirseklerini öfkeyle oynatarak odunluğun anahtarını çevirdi, açılan kapıyı sertçe duvara çarptı.

Skvortsov “Galiba hatunun keyilfe kahvesini içmesine engel olduk. Şunun şirretliğine bakın!” diye düşündü.

Bunun ardından öğretmen-öğrenci bozuntusu kütüğün üstüne çöktü, kızarık yanaklarını ellerinin arasına alarak düşüncelere daldı. Aşçı kadın ise berikinin ayaklarının ucuna baltayı fırlattı, öfkeli öfkeli yere tükürdü, somurtuk dudaklarının kıpırdanmasına bakılırsa sövüp saymaya başladı. Bunun üzerine serseri odunlardan birini isteksizce kendine çekti, ayaklarının arasına aldı, sakınarak baltayı odunun üzerine indirdi. Lastik ayakkabılarını kesmekten ya da parmaklarını doğramaktan korkuyor gibiydi. Odun yalpalayarak yere devrildi.

Skvortsov’un öfkesi geçmişli. Şımarık, sarhoş, belki de hasla bir adamı soğukla odun kırmak gibi pis bir iş yapmaya zorladığı için bir çeşit azapla karışık utanç duymaya başladı.
Yemek odasından çalışma odasına geçerken, “Neyse, zararı yok, varsın çalışsın. Kendi iyiliği için yapıyorum.” diye düşündü.

Bir saat sonra odasına gelen Olga odunların yarılmış olduğunu bildirdi.

—Şu elli kapiği ona ver! dedi. İsterse her ayın birinde odun yarmaya gelsin. Her zaman yapılacak bir iş bulunur.

Ertesi ayın başında serseri geldi, gene elli kapik kazandı.

Ancak öyle içmişti ki, ayakta zor duruyordu. Ondan sonra sık sık eve uğramaya başladı, yapacağı bir iş çıkıyordu her gelişinde. Kâh avludan karları kürüyor, kâh odunluğu düzene sokuyor, kâh halıların, yatakların tozunu silkeliyordu. Yaptığı işe karşılık 20-40 kapik ödeniyordu kendisine, bir keresinde pantolon bile verdiler.

Başka bir eve taşınırken Skvortsov eşyaların denk yapılıp taşınması için onu çağırdı. Bu sefer adam ayıktı, ama somurtkan, durgun bir görünüşü vardı. Eşyalara hevesle elini sürmedi, yük yüklenen arabaların arkasından başı önünde gidip geldi, hamarat gözükmeye de çalışmadı. Yürürken soğuktan büzüşüyor, arabacılar aylaklığıyla, sarsaklığıyla, yıpranmış bey paltosuyla alay ederlerken ezilip büzülüyordu. Taşınma işi sona erdiğinde Skvortsov onu yanına çağırdı, eline bir ruble verirken;

—Sözlerimin üzerinizde iyi bir etki yaptığını görüyorum, dedi. Çalışmanıza karşılık şu parayı alınız. Görüyorum ki, bugün içmemişsiniz, çalışmaya isteğiniz var. Adınız ne sizin?

—Luşkov.

—Luşkov, şimdi size daha temiz bir iş önerebilirim. Yazı yazmasını bilir misiniz?

—Bilirim, efendim.

—Öyleyse yarın şu mektupla arkadaşıma gidin, size temize çekmek üzere yazı verir. Çalışın, içki içmeyin, söylediklerimi unutmayın... Hadi, yolunuz açık olsun!
Skvortsov bir insanı iyi yola koyduğu için kıvançlıydı. Luşkov’un omzunu okşadı, hatta ayrılırken ona elini uzattı. Luşkov mektubu alıp gitti, bir daha da iş istemek için avluya uğramadı.

Aradan iki yıl geçti. Bir gün Skvortsov tiyatro gişesi önünde aldığı biletin parasını öderken yanında kunduz kürklü eski bir şapka giymiş, paltosunun yakası kuzu derisinden, kısa boylu bir adam gördü. Adam ürkek ürkek gişe görevlisinden üst balkon için bir bilet istedi, biletin parasını beş kapiklik mangırlarla ödedi.

Skvortsov onun yüzüne bakınca eski oduncusunu tanıdı.

—Siz Bay Luşkov’sunuz, değil mi? Nasılsınız, bakalım? Neler yapıyorsunuz?

—Eh, iyiyiz işte... Bir noterin yanında çalışıyorum. Ayda otuz beş ruble geçiyor elime.

—Oh, Tanrıya şükür! Bu iyi işte! Sizin adınıza sevindim, çok çok sevindim, Luşkov! Bir bakıma benim vaftiz oğlum sayılırsınız. Biliyorsunuz, sizi iyi yola ben ittim. Unuttunuz mu, sizi nasıl azarlamış tını, ha? Yer yarılsa yere girecektiniz utancınızdan. Söylediklerimi aklınızdan çıkarmadığınız için teşekkürler.
Luşkov;

—Asıl ben size teşekkür ederim, dedi. O zaman size gelmeseydim belki şimdi gene öğrenci ya da öğretmen olduğumu söyler dururdum. Evinize gelmekle bataklıktan kurtuldum.

—Memnun oldum, memnun oldum!

—Öğütlerinizden, verdiğiniz işlerden dolayı teşekkür ederim. Söylediklerinizin hepsi de güzel şeylerdi. Size de, -Tanrım esenlik versin- aşçınız olan o iyi yürekli, soylu kadına da minnettarım. Güzel sözlerinizden dolayı size ne kadar teşekkür etsem azdır, ama asıl beni kurtaran aşçı kadın Olga’dır.

—Yani nasıl?

—Basbayağı! Size odun yarmaya geldiğimde hemen ağzını açardı: “Ah, seni sarhoş! Melun herif! Tanrı canını alsa da kurtulsan bari!” Sonra karşıma oturur, üzüntüyle yüzüme bakarak ağlamaya başlardı. “Sen bahtsız bir adamsın! Bu dünyada rahat yüzü görmeyeceksin! Sarhoşluğun yüzünden öbür dünyada da cehennemde çatır çatır yanacaksın! Ah, sen ne acınacak adammışsın!” Anlıyor musunuz, hep bu tarzda söylenir dururdu... Benim için ne kadar gözyaşı döktü, ne kadar üzüldü, bilemezsiniz! Ama en önemlisi, benim yerime odunları o yarıyordu. Biliyor musunuz, bayım, sizin evde ben bir oduna bile elimi sürmedim, bütün işi o yaptı. Beni nasıl kurtardı, ona bakarak neden değiştim, niçin içkiyi bıraktım, bunları size açıklayamam.

Ancak şunu biliyorum ki, onun sözleri, soylu davranışları ruhumda bir değişiklik yaptı, beni doğru yola döndürdü. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Galiba vakit geldi, gong vuruyor.


Luşkov saygıyla eğilerek selam verdi, üst balkona doğru yürüdü.

Üye Girişi