Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ŞAMPANYA - ANTON ÇEHOV

(Bir düzenbazın öyküsü)

Öykümün haşladığı yıl güney-batı bölgesi demiryollarında küçük bir istasyonun şefiydim. Bu küçük istasyondaki yaşantımın neşeli mi. yoksa can sıkıcı mı geçtiğini anlamanız için yirmi kilometre çevremizde ne bir ev, ne kadın, ne de işe yarar bir meyhane bulunmadığını söylemem yeterlidir, sanırım. Oysa o sıralar sağlam yapılı, ateşli, delişmen, aklı bir karış havada bir gençtim. Biricik eğlencem gelip geçen yolcu trenlerinin pencerelerini seyretmek, Yahudilerin afyon karıştırdığı berbat votkayı içmekti. Öyle zamanlar olurdu ki, vagonun penceresinden gördüğüm bir kadın başına yerimde put gibi durarak soluk almadan bakar, sonra tren küçüle küçüle bozkırda bir noktaya dönüşünceye dek gözlerimle izlerdim ya da uzun günlerin, saatlerin nasıl geçtiğini anlamamak için o iğrenç votkadan içebildiğim kadar içerek sızardım. Biz kuzeyliler için bakımsız bir Tatar gömütlüğünün üzerimizde bıraktığı etki neyse bozkırın etkisi de aynıdır. Yazın bozkırın görkemli sessizliği -çekirgelerin o hiç bilmeyen cümbüşü, geceleri kaçıp kurtulamayacağınız parlak ay ışığı- bana müthiş hüzün verirdi. Kışları ise ayrı bir âlem... Karın o lekesiz beyazlığı, göz alabildiğine uzanan, buzlar altındaki bozkır, sonu gelmez uzun geceler, kurt ulumaları beni canımdan bezdirirdi.


İstasyonda kalan birkaç kişiydik. Karımla ben, sağır, sıracalı telgrafçı, üç de bekçi... Benden yaşça küçük yardımcım verem hastası olduğu için sık sık kente taşınır, orada aylarca kalarak hem görevini, hem de aylığını bana bırakırdı. Çocuklarımız yoktu, konuklar ise kırmızı mumla çağırsak gene gelmezdi evimize. Hal boyundaki meslektaşlarımla görüşürdük, o da ayda, yılda bir... Görüyorsunuz, ne iç açıcı bir yaşam!

Hiç unutmam, kaldığımız lojmanda karımla ben yeni yılı karşılamaya hazırlanıyorduk. Sofraya olurmuş, yemeğimizi tembel tembel yerken bitişik odada aletini tıkırdatan sağır telgrafçıyı dinliyorduk. Ben, afyonlu votkadan üst üsle beş kadeh yuvarlamıştım. Ağırlaşan başımı yumruğuma dayamış, sonu geleceğe benzemeyen can sıkıntısını düşünüyordum. Karım da karşımdaydı, gözlerini ayırmaksızın bana bakıyordu. Ancak yakışıklı kocasından başka bir şeyi olmayan kadınlar böyle bakarlar kocalarının yüzüne. Gerçekten karım beni delice, köle aşkıyla severdi. Yalnız yakışıklı, şu karakterde bir adam olduğum için değil; günahlarımla, öfkelerimle, can sıkıntımla, hatla sarhoş olup gözlerim kararınca hıncımı kimden alacağımı bilemeyerek onu canından bezdiresiye hırpalayışımla severdi beni.


İçimi kemiren can sıkıntısına karşın yeni yılı neşeyle karşılamaya çalışıyor, gece yarısının gelmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyorduk. Beklememizin nedeni elimizde Kliko etiketli iki şişe en iyi cins şampanyanın bulunmasıydı, hazine değerindeki bu şeyleri daha güzün, komşu istasyon şefinin oğlu vaftiz edilirken girdiğim bahis sonunda kazanmıştım. Hani, çocuklar matematik dersinden çok sıkıldıkları sırada bahçeden uçarak sınıfa giren kelebeğe hep birden başlarını çevirip garip bir yaratığa bakar gibi bakarlar, uçtuğu her yerde onu izlerler; küçük istasyonda evimize düşen, bildiğimiz şampanya da bizi böyle eğlendiriyordu. Konuşmadan oturuyor; kâh saate, kâh şampanyaya bakıyorduk.

Saatin yelkovanı on ikiye beş kalayı gösterdiği sırada şişelerden birini usul usul açmaya başladım. İçtiğim votkadan gücüm mü azalmıştı, yoksa şişenin dışı fazla mı ıslaktı, orasını bilmem artık... Sadece şunu anımsıyorum: Mantar patlayarak havaya uçarken şişe elimden kaydı, yere düştü. Şarabın yalnız bir bardak kadarı dökülmüştü, çünkü şişeyi hemen yakalamış, köpüren deliğe parmağımı tıkamıştım.
iki kadehe şampanya doldurarak;

—Hadi, yeni yılımız kutlu olsun! içelim! dedim.

Karım kadehini eline aldı, korku dolu gözlerini bana dikerek;

—Şişeyi düşürdün, değil mi? dedi.

Yüzü korkudan sapsarıydı.

—Evci, düşürdüm. Ne çıkar bundan?

Kadehini masanın üstüne bıraktı.

—Çok kötü! dedi. Kötüye alamet. Yeni yılda başımıza bir felaketin geleceğine işarettir.
Baktım, yüzü daha çok sararmıştı.

—Ne basit şeylere inanıyorsun? diyerek içimi çektim. Bir de akıllı geçinirsin. Şu söylediklerin köylü sütninelerin sayıklamalarından farksız! Hadi, iç!

—Keşke sayıklamış olsam... Ama bir şeyler olacak mutlaka! Göreceksin!
Kadehine dudağını bile sürmedi, bir köşeye çekilerek düşüncelere daldı. Ben boş inançlar konusunda herkesin bildiği lafları söyledim, açlığımız şişenin yarısını içtim, odada biraz gezindikten sonra dışarı çıktım.

O durgun, soğuk güzelliğiyle ayazlı, ıssız bir gece vardı dışarda. Ay ile onun yanındaki pamuk yığını görünüşlü iki parça bulut birbirine yapışmışçasına tepemde kımıltısız duruyor, sanki bir şeyler bekliyorlardı. Bulutlar arasından sızan hafif, saydam bir ışık toprağın beyaz örtüsünü kirletmekten korkarcasına kar yığınlarını, demiryolu settini belli belirsiz aydınlatıyordu... Sepsessizdi ortalık...

Demiryolu setli üzerinde yürüyordum.

Işıltılı yıldızlarla bezenmiş gökyüzüne bakarak;

“Salak kadın! Bazı belirtilerin doğru çıktığını kabul etsek bile başımıza ne gibi kötü bir şey gelebilir? Yıllardır tattığımız bunca mutsuzluk, şimdi yüz yüze olduklarımız öylesine büyük ki, daha kötüsü düşünülemez! Yakalanıp kızartılmış, yenilmek üzere masaya konulmuş balığın başına başka hangi felaket gelebilir?” diye düşünüyordum.

Dalları karlarla kaplı yüksek kavak ağacı mavimsi karanlıkta kefene bürünmüş bir dev gibi dikiliyordu karşımda. Kederli, hüzün dolu duruşundan benim gibi o da yalnızlığı biliyor gibiydi. Uzun zaman gözlerimi ayıramadım kavaktan.
Düşüncelerimi sürdürdüm:

“Gençliğim boş yere harcandı gitti. Küçücük çocukken annemi, babamı yitirdim, liseden kovuldum. Soylu bir aileden gelmeyim, ama eğilim, öğrenim görmeden büyüdüğüm için bildiklerim basit bir demiryolu yağcısınınkinden fazla değil. Ne yuvam var. ne akrabalarım, ne dostlarım, ne de sevdiğim bir işim... Beceriksizin biriyim, o yüzden gençliğimin en verimli çağında küçük bir istasyona şef olmaktan başka bir şeye yaramadım. Başarısızlıklardan, musibetlerden başka ne gördüm ki? Öyleyse başka nasıl bir felaket olabilir?”
Uzakta kırmızı ışıklar göründü. Bana doğru bir tren geliyordu. Sessizce uyuyan bozkır tren gürültüsüne kulak vermiş gibiydi. Düşüncelerim öylesine acıydı ki, sanki yüksek sesle düşünüyordum, telgraf direklerinin inlemesi ile trenin uzaktan gelen gürültüsü de düşüncelerime katılıyordu.

Şunları söylüyordum kendime:

“Çektiklerimin ötesinde daha ne felaket olabilir? Karımı mı yitireceğim? Yitirsem bile korkunç bir şey değil ki... insan kendi vicdanından bir şey gizlememeli: Sevmedim, sevemedim onu. Evlenirken çocuk yaştaydım. Şimdi genç, sağlam, güçlü bir erkeğim; karımsa çöktü, yaşlanıp aptallaştı, kafası boş inançlarla doldu. Sırnaşık sevgisinde, çökkün göğsünde, sönük bakışlarında bir güzellik bulunabilir mi? Onu sevmiyorum, zar zor katlanıyorum işte... Öyleyse başka nasıl bir felaket gelecek başıma? Hani nasıl derler, gençliğim bir tutam sevgi uğruna uçup gidiyor. Kadınlar vagon pencerelerinde kayan yıldızlar benzeri bir an gözüküp kayboluyorlar. Sevgiyi bulamadım, ilerde de bulamayacağım... Erkekliğim, dinçliğim, sevmeye hazır yüreğim böyle böyle yok olacak. Bendeki bu değerler bozkırın ortasında süprüntü gibi, beş para bile etmiyor...”

Tren gürültüyle, uçarcasına yanımdan geçti gitti; kırmızı pencerelerinden düşen ışık beni aydınlatırken umursamadığı belliydi. Çok geçmeden bizim küçük istasyonun yeşil ışıkları önünde durduğunu, kısa bir süre eğlendikten sonra yoluna devam ettiğini gördüm, iki fersah daha yürüdüm, geriye döndüm. Hüzünlü düşünceler bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Şimdi bile anımsarım, bunlardan duyduğum bunca acıya karşın sanki daha hüzünlü, daha koyu olmaları için çabalıyor gibiydim. Biliyor musunuz, uzağı görmeyen, onurlarına fazlaca düşkün insanların öyle anları olur ki, mutsuzluklarını düşünmek onlara bir çeşit haz verir, hatta çektikleri acılarla kendi kendilerine caka satarlar? Düşüncelerimin çoğu gerçeği yansıtmakla birlikte saçma sapan, öğünmeye benzer olanları da vardı. Kendi kendime “Daha ne gibi bir felaket olabilir?” diye sorarken bile çocukça böbürleniyor, dünyaya meydan okuyor gibiydim.

istasyondan dönerken aynı düşünceler geçiyordu kafamdan:
“Peki, daha ne olabilir? Katlanmadığım başka ne kaldı? Hastalık mı çekmedim, para mı kaybetmedim, her gün amirlerimden azar mı işitmiyorum, açlık mı çekmiyorum, istasyonun bahçesine kuduz kurtlar mı girmedi? Daha ne istiyorsun? Aşağılandım, küçük düşürüldüm... Ben de başkalarını küçük düşürmedim değil. Yapmadığım bir şey kaldı, o da suç işlemek! Ancak suç işlemeye yatkın bir adam değilim ben. Mahkemeye gelince, ondan korkmam zaten...”

İki bulut parçası ayın yanından uzaklaşmışlar, biraz ötede öyle bir yan yana durmuşlardı ki, sanki ayın duymasını istemedikleri bir şeyi birbirlerine fısıldıyorlardı. Bir esinti bozkırın üzerinden geçerek, uzaklaşan trenin boğuk uğultusunu süpürüp götürdü.
Eve vardığımda eşikte karımla karşılaştım. Beni görünce gözlerinin içi güldü, yüzü sevinçle aydınlandı.

—Sana vereceğim haberler var! diye fısıldadı. Hemen odana git de yeni setreni giy. Evimize konuk geldi.

—Ne konuğu?

—Deminki trenle yengem Natalya Petrovna geldi bize.

—Hangi Natalya Petrovna?

—Amcam Semyon Fiodoroviç’in karısı, canım! Kendisini tanımazsın. Çok hoş, iyi bir kadındır...

Karım bunları ciddi bir yüzle, çabuk çabuk fısıldayarak söyleyince ben de somurtmuş olmalıyım.

—Bize böyle bir günde gelişi garip ama, ne olur, asma suratını. Ona anlayışlı davran! Ne yapsın, bahtsız bir kadın. Amcam Semyon Fiodoroviç çok katıdır, böyle zorba bir adamla geçinmek olanaksız. Yengem kardeşinden mektup alana değin bizde topu topu birkaç gün kalacakmış.

Karım zorba amcasından; genelde insanların, özellikle de genç kadınların zayıflıklarından; herkese, hatta suçlulara dahi kapımızı açık tutmamızdan filan bir sürü abuk sabuk laflar etti. Ben bu sözlerden pek bir şey anlamadıysam da yeni setremi giyip “yenge hanım”la tanışmaya gittim.

Sofrada iri, kara gözlü, çıtıpıtı bir kadın oturuyordu. Yoksul soframız, boz renkli duvarlar, doğramacı elinden çıkma hantal kanepe, odadaki her şey, havada uçuşan tozlar bile evimize yeni gelmiş, çevresine anlamlı bir koku saçan, genç, güzel ve günahkâr kadının varlığıyla canlanıp şenlenmişti. Yengemizin ahlakça zayıf bir kadın olduğunu gülümsemesinden, süründüğü kokudan, kendine göre bakışından, kirpiklerini oynatışından, namuslu bir kadın olan karımla konuşurken sesine verdiği tondan anlamıştım. Kocasından kaçtığını, onun hem yaşlı, hem de zorba bir adam, kendisininse iyi yüreğe sahip bir kadındı. Daha ilk bakışta her şeyi anlamıştım. Onun yapısında bir kadını benim gibi ilk bakışta anlamayacak tek erkek kalmış mıdır Avrupa’da, hiç sanmıyorum...

Cici yengem gülümseyerek elini uzattı.

—Yeğenim olarak böyle iri bir erkeğin karşıma çıkacağını aklımdan bile geçirmezdim, dedi.

—Ben de bu kadar güzel bir yengem olduğunu bilmiyordum, karşılığını verdim.

Akşam yemeğine yeniden başladık, ikinci şampanya şişesinin mantarı da patlayarak havaya uçtu. Yenge hanım bir dikişle yarım kadeh içli, karım bir aralık dışarı çıktığında ise sıkılmayı bırakarak koca bir kadehi yuvarladı. Hem içtiğim şampanyanın, hem de böyle bir kadının yakınlığının etkisiyle mest olmuştum. Şu ünlü şarkıyı anımsamaz mısınız?

Kara gözler, şehvetli gözler,
Yakıcı, güzel gözler!
Sizi ben ne kadar seviyorum,
Sizden ne kadar korkuyorum!

Ondan sonra neler olduğunu ben de bilmiyorum. Aşkımın nasıl başladığını bilmek isteyen biri varsa roman, uzun uzun öyküler okusun; benden öğrenmek isterse ona tek söyleyeceğim, gene aynı budalaca şarkının sözleriyledir:

Anladım ki, sizi gördüğüm gün.
Uğurlu bir gün değilmiş...

Her şey tepetaklak oldu. Beni bir tüy gibi döndürerek uçuran korkunç, kudurgan kasırgayı hiç unutmuyorum. Kasırga beni uzun zaman burgacında çevirdi, yeryüzünden karımı da, yengenin kendisini de, benim tüm gücümü, kuvvetimi de süpürüp götürdü. Ondan sonra bozkırdaki o küçük istasyondan alıp bu karanlık sokağa fırlattı.
Şimdi söyleyiniz: Başıma daha ne felaket gelebilirmiş?

Üye Girişi