Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

YAZLIKTA - ANTON ÇEHOV

“Sizi seviyorum. Siz benim mutluluğum, hayalim, her şeyimsiniz. Dayanamayıp size derdimi açtığım için beni bağışlayın. Beni sevmenizi beklemiyorum, yalnızca acıyın, yeler! Bugün akşam 8’de parktaki eski kameriyeye gelin... Adımı açıklamayacağım, şunu bilin ki, size oyun oynamıyorum. Gencim, güzelim... daha ne istiyorsunuz?”

Bu pusulayı okuyan yazlıkçı Pavel İvanıç Vıhotsev omuz silkti, şaşkınlık içinde alnını kaşıdı. Evli, aklı başında bir adamdı.

“Bu işe şeytan karışır.” dedi kendi kendine. “Ben evli bir adamım, böyle bir şey de nereden çıktı? Pusulayı kim göndermiş olabilir?”

Elindeki kâğıt parçasını evirip çevirdi, bir daha okudu, tükürdü.

“Seviyormuş!” diye geçirdi içinden. “Tüh, çocuk mu kandırıyorsun? Gene de bu işin peşini bırakmayıp kameriyeye gitmeliyim!.. Ah, anacığım, çoktandır gönül işlerinden, kadınlardan elimi-eleğimi çekmiştim. Yolunu şaşırmış, fingirdeğin biridir yüzde yüz... Kadın milleti işle, başka ne beklenir ki? Tanımadığı, evli bir erkeğe böyle bir mektup yazmak için ahlaksızın biri olmalı. Evet, ahlaksızın ta kendisi!”

Sekiz yıllık evlilik yaşamı içerisinde pembe duyguları tümüyle unutmuş, kutlama mektupları dışında mektup filan almamıştı. Ancak kadınlara alıp tutmasına karşın eline geçen mektuptan dolayı içini bir kurt kemiriyor, heyecanlanmaklar da kurtulamıyordu.
Pusulayı alışından yarım saat sonra sedirin üzerine uzanmış şunları düşünmekteydi:
“Koskoca bir adamım, elbette bu aptalca buluşmaya koşarak gidecek değilim. Gene de mektubu kimin yazdığını merak ediyor insan. Evet, yazı kadın yazısı... Mektup da içten yazılmış, gerçek duygular var içinde, o bakımdan biri şaka yapmış olamaz. Ya ruh hastasının tekidir ya da bir duldur. Dullar böyledir zaten, uçarılara da rastlanıyor, bir tahtası eksik olanlara da... Ama bu, kim olabilir?”

Konuyu düşündükçe işin içinden çıkmak zorlaşıyordu, çünkü kaldıkları yazlık semtte Pavel İvanıç’ı karısından başka tanıyan kadın yoktu.

“Bu işi anlayan varsa beri gelsin!” dedi kendi kendine. “Ne demek "Sizi seviyorum"? Sevmeye nasıl vakit bulmuş ki? Şaşılacak durum, doğrusu! Tanışmadan, nasıl bir adam olduğunu anlamadan damdan düşercesine sevilir mi? Bir görüşte âşık olduysa toyun biridir ya da duygusal bir yaratıktır. Her neyse, kim bu kadın acaba?”

Birden Pavel İvanıç son günlerde yazlık evlerin arasındaki alanda dolaşırken genç, minyon, kalkık burunlu, açık mavi entari giymiş sarışın bir bayanla karşılaştığını anımsadı. Bayan birkaç kez onu dikkatle süzmüş, hatta kanepede yanına gelip oturmuştu.

“O mu yoksa? Ama olamaz! Böyle çıtıpıtı, narin bir varlık benim gibi yaşını-başını almış, kalantor bir herife gönül verip de ne yapsın? Geç onu bir kez!”

Öğle yemeği sırasında karısına bakarken şöyle düşünüyordu:

“Genç ve güzel olduğunu yazıyor... Demek ki, bizim yaşlarımızda değil. Şey... aslında ben de pek yaşlı sayılmam ya. Bu, bir gönül işidir. Seven gönül yaşamı bakar?”

—Niye öyle daldın? diye sordu karısı.

—Öyle işte. Biraz başım ağrıyor da...

Böyle saçmalıklara önem vermemesi gerektiğini düşünerek hem pusulayı, hem de onu yazan kadını alaya almaya çalıştıysa da içindeki düşman kolay alt edilecek cinsten değildi. Yemek yedikten sonra dinlenmek üzere uzandı, ama kafası aynı konuyla doluydu:
“Belki de benim kameriyeye geleceğimi sanıyordur. Sansın bakalım. Salak işte, ne olacak! Şöyle bir gözümün önüne getiriyorum da, beni orada bulamayınca nasıl bozulur, kim bilir! Aman sen de!.. Gitmeyeceğim işte...”

Bir daha üsteliyorum, düşman kolay alt edilecek cinsten değildi. Yarım saat sonra kafasında gene' aynı düşünceler dönüp dolaşıyordu:

“Gitsem mi yoksa? insan merak ediyor. Kim olduğunu görmek için gidip uzaktan bakmalı. Vallahi, ilginç olur. Biraz eğlenirim. Eğlenmek için fırsat çıktıysa niçin kullanmamalı?”
Pavel İvanıç yataktan kalktı, giyinmeye başladı. Onun temiz bir gömlek giyip son moda kravatını taktığını gören karısı;

—Böyle süslenip püslenip nereye gidiyorsun? diye sordu.

—Dışarda dolaşayım biraz. Başım ağrıyor... Ihım!

Giyinip kuşandıktan sonra saat 8'e doğru evden çıktı. Batmakta olan güneşin son parlak ışıklarını saçtığı yeşillikler arasında gezmeye çıkmış, güzel giyimli kadın ve erkek yazlıkçıları görünce yüreği hop etti.

Kadınların yüzünü yan gözle süzerek;

“Bunlardan hangisi acaba? Aralarında bizim sarışını göremiyorum. Hımın... Pusulayı gönderdiğine göre belki de kameriyede bekliyordur...” diye geçirdi içinden.
Parkın ağaçlı yoluna saplı, yolun sonunda, ıhlamurların körpe yaprakları arasından “eski kameriye” gözüküyordu. Pavel İvamçoraya doğru yavaş yavaş yürüdü. Kararsızlık içinde ilerlerken;

“Uzaktan bakarım...” diyordu. “Aman neden çekiniyorum ben de? Buluşmaya gidiyor değilim ki! Sen de aklını kaçırmışsın! Korkmaya gerek var mı? Kameriyeye giriversem ne olur sanki? Yok, yok! Boş ver böyle şeylere!”

Bu arada yüreği küt küt atıyordu... Elinde olmaksızın kameriyenin alaca karanlığını getirdi gözlerinin önüne... Kalkık burunlu, uçuk mavi entarili sarışın bayan incecik bedeniyle dikiliverdi karşısına... Biraz ürkek, aşkından utanırcasına, titreye titreye ona yaklaştı, sıcak soluğunu yüzüne vererek onu kollarının arasına aldı...

Bu gibi günahlı düşünceleri zihninden kovmaya çalışarak;

“Bekâr olsam gene neyse, ama evliyim...” diye geçirdi içinden. “Şey... insan böyle duyguları bir kerecik tatmalı... Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmezsen gözün açık gider... Peki, ya karın?.. Hadi, canım sen de, ona ne olacak ki? Sekiz yıldır eleğinin dibinden ayrılmadın... Tam sekiz yıl kusursuz hizmet demektir bu. Ona yeler de arlar bile... Bu kadarı da fazla... Şeytan, şuna ihanet ediver, diyor...”

Bütün bedeni sarsılarak, soluğu tıkana tıkana kameriyeye yaklaştı, içeriye baktı. Sık sarmaşıkların, yaban üzümü dallarının sardığı kapalı yerden rutubetle birlikte küf kokusu geldi burnuna.

“Kimsecikler yok...” dedi, aynı anda da dipte bir karaltı gördü.

Bir erkek karakışıydı bu. Pavel İvanıç iyice bakınca kaynı Mitya’yı tanıdı. Üniversite öğrencisi Mitya yazlıkta onlarla birlikte kalıyordu. Şapkasını çıkarıp otururken;

—Sen miydin? diye homurdandı şaşkınlık içinde.

Bu işten hiç de hoşnut kalmamıştı.

—Benim, enişte...

İki dakika kadar sustular. Mitya;

—Pavel İvanıç, lütfen beni bağışlayın, diyerek sessizliği bozdu. Biliyor musunuz, benim burada biraz yalnız kalmam gerekiyor... Bitirme tezim üzerinde düşünüyorum da... Yanımda kimsenin bulunmasını istemem...

—Ağaçlar arasında koyu gölgelikler var, git de orada düşün. Sonra temiz havada insanın kafası daha iyi çalışır. Ben de şurada uzanıp biraz kestirmek istemiştim... Kameriye çok serin...

—Siz uyuyacaksınız, bense tezimi düşüneceğim. Hangisi daha önemli?
Yeniden bir sessizlik oldu. Hayal gücü ayaklanan Pavel İvanıç ikide bir irkilip dışarıya kulak kabartıyordu. Bir ara yerinden sıçradı, ağlamaklı bir sesle;

—Senden çok rica ediyorum, Mitya! dedi. Benden gençsin, eniştene saygı göstermelisin. Bak, başım ağrıyor, uyumak istiyorum. Çık, hadi!

—Sizinki de düpedüz bencillik!.. Niçin siz kalacaksınız da ben çıkacağım? İnadına gitmeyeceğim işte!..

—Çok rica ederim! istediğin kadar bencil, zorba, budala de bana, ama git artık! Niçin saygılı davranmıyorsun?.. Senden ilk kez böyle bir istekte bulunuyorum!

Mitya “olmaz” anlamında başını salladı. Pavel İvanıç iyice çileden çıktı.
“Ne hayvan! O buradayken kadınla görüşemeyiz ki... Kesinlikle uygun kaçmaz!”

—Dinle beni, Mitya! Senden son kez rica ediyorum... Akıllı, insan sever, okumuş bir gençsin. Hadi göster bu dediğim yönlerini!
Mitya omuz silkti.

—Niye üzerime bu kadar düşüyorsunuz, anlamıyorum! “Çıkmayacağım!” dedimse çıkmıyorum işle! İlke gereği kalacağım burada!

Tam o sırada kalkık burunlu bir kadın başı belirdi kameriyenin kapısında. Kadın Mitya ile Pavel İvanıç’ı görünce surat astı, geriye çekildi.

Pavel İvanıç öfkeli öfkeli baktı Mitya’ya.

“Gitti işte! Alçağı yanımda görünce çekli gitti. Bu işi la baştan kaybettik!” diye düşündü.
Biraz daha bekledi, şapkasını başına geçirerek ayağa kalktı.

—Hayvanın birisin sen! Aşağılık bir hayvan! Evet, evet, hayvan! Senin yaptığın... neye benziyor? Artık aramızda her şey bitti!..

Mitya da kalktı, şapkasını giydi.

—Çok memnun oldum! Burada bulunuşunuzla bana öyle bir kötülük yaptınız ki, yaşadığım sürece sizi bağışlamayacağım!

Pavel İvanıç kameriyeden çıktı, kaynına söyleyecek başka bir söz bulamayarak evinin yolunu tuttu...

Karısının hazırladığı akşam sofrası bile öfkesini yatıştırmaya yetmedi.

“Yaşadığım sürece ilk kez karşıma böyle bir fırsat çıktı, ona da engel oldular. Kadıncağız ne kadar gücendiyse artık! Ölüp ölüp dirilmiştir!” diyordu.

Yemekle Mitya ile ikisi karşı karşıya oturuyorlar; suratları bir karış asık, sessizce tabaklarına bakıyorlardı... Fırsat çıksa birbirinin boğazına sarılırlardı. Pavel İvanıç karısının güldüğünü görerek ona çullandı:

—Niye öyle sırıtıp duruyorsun? Kendi kendine gülene ne derler, bilirsin!

Kadıncağız kocasının öfkeli yüzüne bakarak patladı.

—Söyle, bakalım, bugün sabahleyin aldığın mektup neyin nesiydi?

—Ben mi? Ne mektubu? Uyduruyorsun... Öyle bir şey yok...

—Hadi, gizleme, gizleme, anlat! Aldığını niçin saklıyorsun? Sana onu ben gönderdim. Yoksa inanmıyor musun? Kah-kah-kah!

Yüzü kıpkırmızı kesilen Pavel İvanıç tabağının üzerine iyice eğildi.

—Senin bu yaptığın eşek şakası!

—Başka ne yapabilirdim ki? Düşünsene, akşamüzeri döşemeleri silmemiz gerekiyordu, sizi evden nasıl çıkarabilirdik? Ancak böyle bir yol bulduk... Hadi, kızma, budala! Kameriyede canın sıkılmasın diye Mitya’yı da yanına gönderdim. Mitya, sen de gittin, değil mi?

Mitya alaylı alaylı sırıttı, rakibine bakışlarındaki nefret birden değişti.

 

Üye Girişi