Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÖYLESİNE BİR OLAY-ANTON ÇEHOV

Ağustos ayının bir öğle vakti, yoksulluğa düşmüş soylu Rus beylerinden biriyle Şabelski ormanı diye bilinen geniş çam ormanına keklik avlamaya gitmiştik. Bizim yoksul bey bu öyküde oynayacağı rolden dolayı ayrıntılarıyla betimlenmeye değer. Yaşı ilerlemiş olmamakla birlikte yaşamın hayli örseleyip yıprattığı beyimiz uzun boylu, esmer, incecik bir adamdır; polislerinki gibi pos bıyıkları, fırlak kara gözleri, emekli askerlere özgü davranışları vardır. Doğulular gibi oldukça saf, dürüst, dobra dobra; ne kavgaya, ne gösterişe, ne de içkiye düşkün olmayan bir adam işte... O yüzden halkın gözünde kişiliksiz, ciğeri beş para etmez diplomasını çoktan hak etmiştir. Başkalarının beğenmediği bu adam (ilçemizde boşuna ”beceriksiz bey” demezlerdi) yaşamının bir özeti olan başarısızlıklarından, mutsuzluklarından ötürü bana son derece sevimli gözükürdü. En büyük özelliği yoksulluğuydu. Kumar oynamadığı, hovardalık etmediği, bir şey yapmak için kılını kıpırdatmadığı, kimsenin işine burnunu sokmadığı, sessizce köşesinde oturduğu halde babasının ölümünden sonra kalan otuz-kırk bin rublelik mirasın altından girip üstünden çıkmıştı. Bu paraların nereye gittiği pek bilinmez, ancak varlığının çoğunun denetimsizlik yüzünden yöneticiler, kâhyalar, hatta uşaklar tarafından çalınıp çırpıldığını; bir bölümünün de sağa-sola borç ve sadaka olarak verildiğini, birilerine kefil olduğu için elden çıktığını yalnız ben biliyorum. İlçede ona borcu olmayan toprak ağası aransa zor bulunur. Salt iyilikseverliğinden ya da insanlara güveninden dolayı değil, kibarlık taslamasından dolayı da her isteyene yardım ederdi. Al, ama efendiliğimi de kabul et, gibisinden...

Onunla tanıştığımızda borç içinde yüzüyordu, mülkünü ikinci kez rehine koyma zevkini tatmıştı, kurtulamayacak derecede borç batağına saplanmış durumdaydı. Öyle günler olurdu ki, aç dolaşır, sigaralığında tek sigarası bulunmaz, gene de iki dirhem bir çekirdek giyinir, tertemiz gezer, üstünden en güzel parfümün kokusu gelirdi.

Rus beyinin ikinci şanssızlığı da yapayalnız bir adam oluşuydu. Evli değildi, bir akrabası, dostu da yoktu. Suskun, içine kapanık yapısı, yoksulluğunu saklamaya çalıştıkça daha bir su yüzüne çıkan kibarlığı insanlarla yakınlaşmasını engelliyor; roman yaşamak için ağır, soğuk, tembel olduğu için de kadınlarla kolay kolay ilişki kuramıyordu...

Ormana epey yaklaşınca bizim bey ile birlikte arabadan indik, kocaman eğrelti yapraklarının gölgesinde saklanan dar orman cılgası boyunca yürümeye koyulduk. Daha yüz adım bile ilerlememiştik ki, bir adam boyu yükselmiş genç köknarlar arasından yerden bitercesine önümüze çıkan, sıska, uzun boylu, uzun yüzlü, tiftimiş bir ceket, yeni cilalanmış potinler giyen bir adamla karşılaştık. Yabancının bir elinde mantar dolu bir sepet vardı, öbür eliyle ise yeleğinin önünden sarkan ucuz saat kösteğiyle oynuyordu. Adam bizi görünce utandı, yeleğini düzeltti, nazik bir biçimde öksürdü, bizim gibi iyi insanları görmekten dolayı mutlu olmuşçasına tatlı tatlı gülümsedi. Sonra ondan beklenmedik bir hareketle iri ayaklarını otların üzerinde sürüyerek, bütün gövdesini öne vererek, yüzündeki gülümsemeyi eksiltmeksizin yanımıza yaklaştı, şapkasını hafifçe kaldırdı, uluyan bir köpeği andıran tatlı bir ses tonuyla;
—Aaaa... baylar, benim için çok zorsa da bu ormanda avlanmanın yasak olduğunu sizlere bildirmek durumundayım, dedi. Birbirimizi tanımadığımız halde sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Ben Bayan Kandurina’nın çiftliğinin yönetiminden sorumlu Grontovski’yim.

—Çok memnun olduk. Avlanmanın yasak edilmesinin nedenini söyler misiniz?

—Bu, ormanın sahibinin kendi isteğidir...

Bey ile bakıştık. Bir dakika kadar sessizlik içinde geçti. Bey öylece duruyor, sopayla vurup düşürdüğü, ayaklarının ucundaki iri, zehirli mantara dik dik bakıyordu. Grontovski’nin yüzünde aynı tatlı gülümseme vardı. Sanki bal damlayan yüzü seğriyor, ışıldıyor, yeleğinin önündeki köstek bile gülümsüyor, bizleri şaşırtmaya çalışıyordu. Sessiz bir melek süzülerek havadan geçmişçesine garip bir durum doğdu aramızda, üçümüz de bundan dolayı ne yapacağımızı bilemedik.

Sonunda ben;

—Saçma! dedim. Daha geçen hafta buraya avlanmaya gelmiştim!

Grotovski dişlerinin arasından kıkırdayarak güldü.

—Olabilir. Gerçekte yasaklamaya bakmaksızın herkes burada avlanıyor, ama madem sizlerle karşılaştık, görevim... bana düşen kutsal görev sizi uyarmaktır. Ben burada emir kuluyum. Orman benim olsa istediğiniz kadar avlanırdınız, Grotovski zevkinizi kesinlikle bozmak istemezdi. Ama emir kuluysam Grotovski’nin bunda ne suçu var?

Uzun boylu, sıska yönetici böyle diyerek omuzlarını silkti. Ben karşı çıktım, öfkelendim, haksızlığını kanıtlamaya çalıştım, ancak ben uğraştıkça adamın yüzündeki gülümseme daha bir tatlılaştı, daha bir ballandı. Görünen oydu ki, bize karşı üstün durumda oluşunun bilincindeydi. Hoşgörülü tavırları, nazik hareketleri, duruşu, çınlayıcı seslerden oluşan soyadını sık sık kullanışı ona büyük bir zevk veriyordu. Kendi çöplüğünde öttüğü nasıl da belliydi! Utangaç bakışlarla, yan yan sepetini süzüşünden bunun keyfini kaçıran tek şey olduğunu anlamakta gecikmedik; öyle ya, kadınlara özgü mantar toplama işi onun gibi bir erkeğin şanına yaraşır mıydı?

—Geriye mi dönsek yoksa? On beş fersahlık yoldan gelmiştik! dedim.

—Yapacak başka bir şey yok! On beş yerine yüz bin fersahlık yoldan gelseniz, Amerika’dan ya da başka uzak bir ülkeden kral gelse görevim... kutsal görevim durumu bildirmektir...

—Ormanın sahibi Nadejda Lvovna mı? diye sordum.

—Evet. Nadejda Lvovna...

—Kendisi şimdi evinde mi?

—Evet, elendim. Bakın işle, evine gitseniz en iyisini yaparsınız. Şurada, yarım fersah ötede.

Size bir pusula verirse, o zaman başka... Keh-keh-keh... Kih-kih-kih!

—Olabilir. Geriye dönmektense ona gidelim daha iyi. Hadi, siz gidin, Sergev İvanoviç. dedim beye. Nadejda Lvovna’yla tanıştınız nasıl olsa.

Zehirli mantardan gözlerini ayını mayan bey bakışlarını yüzüme dikti, biraz düşündükten sonra;

—Evet, bir zamanlar görüşürdük, ancak benim gitmem yakışık almaz, karşılığını verdi. Üstelik giyimim uygun değil... Kendiniz gidiniz, tanışmıyorsunuz ama daha iyidir...
Razı oldum. Arabaya alladık. Gronlovski’nin gülücükleri eşliğinde ormanın kıyısından çiftlik konağına doğru yola çıktık. Kızlık soyadı Şabelskaya olan Nadejda Lvovna Kandurina ile tanışmıyordum gerçekleri, onu yakından bile görmemiştim, hakkında bildiklerim kulaktan dolmaydı, ilimizdeki çiftlik ağalarından en varlıklısı olduğunu ¡silmiştim. Babası Şabelski'nin ölümünden sonra ailenin tek kızı olarak birkaç mülk, bir lavla, çok da para kalmıştı kendisine. Yirmi beş yaşlarında olmasına karşın çirkin, renksiz, göze çarpmayan bir hanım olarak biliniyordu; ilçemizin sözü edilen bayanları arasından yalnız zenginliğiyle sıyrılmaklaydı.

Zenginliğin hissedilir bir şey olduğunu düşünmüş, zengin kişilerin züğürtlerde bulunmayan bir duygu taşıdığım kabul etmişimdir. Nadejda Lvovna’nın, perdeleri sürekli kapalı, kocaman, hantal konağının yükseldiği büyük meyve bahçesinin önünden geçerken, “Şu anda içerdeki bayan ne düşünüyor? Perdelerin arkasında gerçek mutluluk var mıdır?” diye geçirmişimdir içimden. Onu bir keresinde uzakları görmüştüm.

Hafif, şık arabasına kurulmuştu; güzel bir kır at çekiyordu arabayı. Ben günahkâr onu yalnız kıskanmakla kalmadım; oturuşunda, hareketlerinde yoksullarda bulunmayan ona özgü bir üstünlük olduğunu kabul ettim. Bu, köle ruhlu insanların kendilerinden daha varlıklı kişilerin normal giyimlerinde bile ilk bakışta bir çeşit üstünlük görmelerine benzemiyor mu?
Neyse, Nadejda Lvovna’nın kişisel yaşamı konusunda bildiklerim söylentilerden kaynaklanıyor. Anlatılanlara göre bundan beş-allı yıl önce, daha evli değilken, şimdi yanımda arabada giden beye gönül vermiş. Genç bayanın babasının sağlığında Sergey İvanoviç onlara sık sık gidermiş; yaşlı adamla kolları, bacakları ağrıyana dek bilardo oynarlarmış. Ancak sonra bıçakla kesilir gibi kesilmiş ilişkileri. Bu değişikliği elde kesin veriler olmadığı halde çeşitli biçimlerde açıklarlar. Sözde beyimiz çirkin kızın kendisine beslediği duyguları fark edip ona karşılık veremediği için namuslu bir erkek olarak evlerine gidip gelmeyi kesmiş; başka bir anlatışa göre de yaşlı Şabelski kızının mum gibi eriyip gittiğini görerek bizim beye onunla evlenmesini önermiş, ancak uzak görüşlü olmayan beyimiz unvanıyla birlikte salın alınmak istendiği düşüncesiyle çok öfkelenmiş, yenilip yutulmaz sözler söylemiş, işi kavgaya kadar vardırmış. Bu söylenenler ne derece doğru, orası belli değil, ancak bunda bir gerçek payı olduğu da kesin, çünkü Sergey İvanoviç çirkin bayan konusu açıldığında susmayı yeğlerdi.

Babasının ölümünden hemen sonra Nadejda Lvovna’nın fazla bir varlığı olmayan, ama işini bilen, Kandurin adında bir hukuk doktoruyla evlendiğini biliyorum. Genç kız adama sevmeden, onun kendisini sevmesinden etkilenerek varmış. Dedikodulara bakılırsa hukuk doktoru da kızı sevmiyormuş, iyi bir âşık rolü oynamış.

Sözünü ettiğimiz bu zaman içerisinde hukuk doktoru kendi işleri için Kahire'de bulunuyor, ilçe soylular birliği başkanı olan dostuna oradan “yolculuk notları” yazıyormuş. Bir sürü asalak sığıntının kuşattığı Bayan Kandurina ise kapalı perdeler arkasında can sıkıntısıyla boğuşuyor, ufak tefek hayır işleriyle zamanını doldurmaya çalışıyormuş.

Çiftlik evine yaklaştığımızda bizim beyin çenesi açıldı. Arabacıya yan yan bakarak;
—Bugünle birlikte eve uğramayalı tam üç gün oluyor, diye fısıldadı kulağıma. Şu yaşıma geldim, kafası boş inançlarla dolu köylü karısı da değilim, ama icra memurlarından oldum olası ödüm patlar. Evimde bir icra memuru gördüğümde yüzüm sararır, bedenimi titremeler alır, hatta bacaklarımda kasıntılar başlar. Biliyor musunuz, Rogojin senedimi protesto etmiş!
işlerinin kötü gitmesinden dolayı bizim beyin sızlandığını ilk kez işitiyordum. Konu yoksulluktan filan açıldığında iyice içine kapanır, burnundan kıl aldırmayan, kuşkucu bir adam kesilirdi. O nedenle sözleri beni epey şaşırttı. Ormanın kesim yapılan yerinde güneş ışınları altında kavrulan sarı otlara uzun uzun baktı, masmavi gökyüzünde süzülerek uçan turna sürüsünü bir süre izledi, yüzünü bana döndürdü, arabacının varlığından bile çekinmeksizin;

—Çiftliğin rehini karşılığında aldığım paranın faizini eylülün altısında hazır etmeliyim, dedi. Ama nereden bulacağım bu parayı? Azizim, durumum hiç de iyi değil! Sonumuz ne olacak, bakayım!

Böyle dedikten sonra çiftesinin horozlarını inceledi, tozunu temizlemek istercesine üfledi, gözden kaybolan turnaları aramaya koyuldu. Kısa bir sessizlikten sonra;

—Sergey İvanoviç, çiftliğiniz Şutilovka satılırsa ne yaparsınız? diye sordum.

—Ben mi? Bilmiyorum. Şutilovka’nın elimden gideceği iki kere iki dört gibi kesin, ancak ondan sonra başıma gelecekleri tahmin edemiyorum. Ben hazır ekmek yemeye alışmış bir adamım. O da elimden giderse ne yaparım? Doğru-dürüst bir öğrenimim yok, bugüne dek bir işte çalışmış değilim, devlet dairelerinde görev almak içinse yaşım geçkin... Üstelik nerede görev alabilirim ki? Kimin işine yarayabilirim? Diyelim, bizim şu Çiftçiler Birliği’nde görev yapmak zor değil, gel gör ki nerede bende o yürek? Beceremem diye ödüm patlıyor. Orada bir görev almaya kalksam, kendimi iğne üstünde hissetmeyeceğim; bunu adım gibi biliyorum. Belli ki ben ne idealistim, ne ütopistim ne de ilke sahibi bir insanım; anlaşıldığı kadarıyla kösesine çekilmiş, içi ıvır zıvırla dolu bir çuvalım ben. Korkağın, hastanın biriyim kısacası... İnsana benzer bir yanım yok. Başkaları öyle mi ya? Kendini bir şey sanan benim gibi bir adamdan hayır mı çıkar?.

Geçen çarşamba Naryagin'e rastladım. Tanırsınız; sarhoşun, pasaklının tekidir... borcunu ödemeyen, aptal (beyimiz yüzünü buruşturup başını salladı) bir adam... Korkunç bir tip iste! Karşılaştığımızda bana ne dese beğenirsiniz? “Sulh yargıçlığı için adaylığımı koydum!” Seçmeyeceklerini biliyorum. Gelgelelim adam kendini sulh yargıçlığı görevine uygun görüyor ya siz ona bakın! Bunu becereceğini sanıyor. Hem cesareti var, hem de kendine güveni... Gelelim bizim sorgu yargıcına! Herif ayda iki yüz elli ruble alıyor, oysa yaptığı doğru-dürüst bir iş yok. Bütün bildiği, ortalıkta iç çamaşırlarıyla dolaşmak. Bir de kendisine sorun, işini gereği gibi yürüttüğüne, görevini dürüstlükle yerine getirdiğine inanıyor. Ben böyle yapamam! Aylığımızı veren saymanın yüzüne utancımdan bakamam ki!..
Biz böyle konuşarak giderken Grontovski doru alının üzerinde caka satarak bize yetişti. Sol kolunda, içinde beyaz mantarların hop hop zıpladığı sepet vardı. Hizamıza gelince kırk yıllık ahbabımızmış gibi sırıttı, elini salladı. Adamın arkasından bakan bizim bey dişleri arasından;

—Meşe odunu! dedi, insanların kendinden memnun suratlarını görmek beni öyle şaşırtıyor ki, bilseniz! Aptalca, hayvansı bir duygu onlarınki, belki de açlıktandır... Ha, demin nerede kalmıştık? Görevden konuşuyorduk, değil mi? Aylık almaktan utanırdım, diyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse benim sözlerim de salakça! İşe daha ciddi, daha geniş açıdan bakarsak benim mideme giren de kendi kazancım değil. Ne dersiniz? Oysa bundan utanmıyorum. Belki alıştığım içindir... ya da içinde bulunduğum durumu derinliğine düşünemediğimden... İçinde bulunduğum durum ise yürekler acısı!

Numara mı yapıyor, diye bizimkinin yüzüne baktım. Hiç de öyle değildi. Koşarak önümüzden uzaklaşan doru atın arkasından bakarken yüzü uysaldı, mutluluğu da atla birlikte gitmiş gibi hüzün vardı gözlerinde.

Anlaşıldığı kadarıyla, kadınların ortada bir neden olmadan sessizce ağladıkları; erkeklerinse yaşamdan, kendilerinden, Tanrı’dan yakındıkları sinirli, hüzünlü bir ruhsal durum içerisindeydi o sırada...

Çiftliğin kapısında ben arabadan inerken Sergey İvanoviç;

—Beni incitmek isleyen adamın biri bende dolandırıcı suratı olduğunu söylemişti. Doğru, dolandırıcıların çoğunlukla esmerler arasından çıktığına ben de inanıyorum. Ancak öyle sanıyorum ki, anam beni dolandırıcı olarak doğursaydı, gene de ölünceye dek namusumla yaşardım, çünkü kötülük yapacak yürekliliği gösteremezdim hiçbir zaman. Şunu içtenlikle belirteyim, bir keresinde zengin olma fırsatı geçmedi değil elime. Yaşamımda bir kez olsun yalan söyleyebilsem, vicdanıma karşı... yalanımdan dolayı beni bağışlayacağına inandığım bir kadına... bir kişiye karşı yalan söyleyebilsem, en temizinden bir milyonu cebe indirmiştim. Ancak söyleyemedim o yalanı! Nerede o yürek bende?

Çiftlik kapısından konağa dek cetvelle çizilmiş gibi düz, iki yanı sık, tıraş edilmiş leylak ağaçlarıyla çevrili, uzun bir koru yolundan yürümek gerekiyordu. Konak ön cephesiyle tiyatroyu andıran, hantal, zevksiz bir yapıydı. Yeşillikler arasından hoyratça yükselişiyle ipeksi otlar arasına fırlatılmış bir kaldırım taşı gibi rahatsız ediyordu insanın gözünü. Ana kapıda gümüş çerçeveli gözlük takmış, yeşil fraklı, yaşı hayli geçkin, şişman bir uşak karşıladı beni. Kim olduğumu sorup öğrenmeden, yalnızca tozlanmış üstüme-başıma iğrenir gibi bakarak beni içeri götürdü. Yumuşak basamaklı merdivenden yukarı çıkarken burnuma keskin bir kauçuk kokusu çarptı; bekleme odasında ise arşiv binalarına, bey konaklarına, eski tüccar evlerine özgü o durağan havayla karşılaştım. Buralarda, bir tarihte birileri yaşayıp ölmüş, ama geride ruhlarını bırakmışlar gibi eskinin kokusu vardır.

Bekleme odasından konuk salonuna dek birkaç oda daha geçmem gerekti. Açık sarı renkte şıkır şıkır döşemeler, tülbende sarılmış avizeler, başkalarının evlerindeki gibi kapıdan kapıya değil, duvarlar boyunca uzanan, çizgili dar yolluklar şimdiki gibi hatırımdadır. Ben, kocaman bataklık çizmelerimle açık renk döşemeleri kirletmemek için her odada dörtgen çizerek yürümek zorunda kalıyordum. Uşağın beni yalnız bırakıp çıktığı konuk salonunda alaca karanlığa bürünmüş, beyaz kılıfları içinde, dededen kalma koltuklar vardı. Bunlar, yaşlı insanlar gibi sert sert bakıyorlar, kendilerine gösterilen saygıdan dolayı olacak, salonda çıt çıkmıyordu. Saatler bile susmuştu. Sanki masallardaki hamamböceği prensesi gümüş çerçevesi içinde derin uykuya dalmış, büyülenen su ile sıçanlar ise donup kalmışlardı. Genel sessizlik havasını bozmaktan korkan gün ışığı inik perdelerden belli belirsiz içeri sızıyor; uyuklayan, soluk şeritler halinde yumuşak halılar üzerine düşüyordu.

Üç dakika kadar bekleyiş içinde geçmişti; ardından iri yapılı, karalar giymiş, yüzü sarılı, yaşlı bir kadın sessizce girdi salona. Bana doğru eğilip selam verdi, perdeleri kaldırdı. Parlak gün ışığına yakalanan tablodaki su ile sıçanlar bir anda canlandılar, masal prensesi silkinip uyandı, karanlığa gömülü koltuklar ışıktan gözlerini kıstılar. Kendisi de gözlerini kısan yaşlı kadın;

—Bir dakika sonra burada olacaklar, dedi.

Birkaç dakika daha geçmesi gerekti Nadejda Lvovna'yı görebilmem için. Kadının en başta gözüme çarpan özelliği çirkinliğiydi. Kısa boylu, sıska, kamburumsu... Kestane rengi gür saçları görkemliydi doğrusu. Temiz, aydın yüzünden sağlık fışkırıyordu denebilir. Dusduru bakan, zeki gözleri vardı. Başının o güzelliği etli iri dudakları, köşeli sivri yüzünün biçimsizliği içinde yok olup gidiyordu.

Kendimi tanıttıktan sonra geliş amacımı belirttim. Kadın gözlerini önüne eğdi, düşünceli düşünceli gülümseyerek;

—Doğrusu, ne söyleyeceğimi bilemiyorum, dedi. Hem isteğinizi geri çevirmek istemezdim, hem de...

—Aklınızdan geçenleri söyleyin lütfen, dedim.

Bana baktı, güldü. Bunun üzerine ben de güldüm. Grontovski’yi neşelendiren şey, yani elindeki yasaklama ya da izin verme hakkı onu da eğlendiriyor olmalıydı. Kadının evine gelişim birden gülünç, tuhaf bir hal aldı.

—Çoktandır kurulmuş bir düzeni değiştirmek istemem, dedi sonunda. Ormanlarımda av yasağı koyalı tam allı yıl oluyor. -Başını salladı.- Hayır, bunu yapamam! Kusura bakmayın, isteğinizi geri çevirmek zorundayım. Eğer şimdi size izin verirsem başkalarına da vermem gerekecek. Adaletsizliği sevmem, ya herkese ya da hiçbirinize!
İçimi çektim.

—Çok yazık! Bu iş için on beş fersah yol geldiğimize acıyorum. Üstelik yalnız değilim,
Sergey İvanoviç de benimle birlikte.

Beyin adını bir art düşüncem olmadan söylemiş, herhangi bir amacım olmadan safça kaçırmıştım ağzımdan. Bayan Kandurina beyin adını duyunca irikildi, beni uzun uzun süzdü. O sırada burnunun sarardığı gözümden kaçmadı. Gözlerini yere indirerek;

—Bu bir şey değiştirmez, diye mırıldandı.

Onunla konuşmamız boyunca koruya bakan pencerelerden birinin önünde durmaktaydım. Tüm ara yolları, havuzu, a; önce yürüyerek geldiğim ana yoluyla bütün koru ayaklarının altındaydı. .Yolun ta öbür ucunda, giriş kapısının önünde bizi; arabanın arkası gözüküyordu. Bacakları yana açık, sırtı bize dönük, ayakla dikilen Sergey İvanoviç sırık gibi Grontovski ile konuşmaktaydı, ikinci pencerenin önünde duran Kandurina arada bir koruya bakarken ben bizim beyin adını söyleyince gözlerini oradan ayırmaz oldu. Gözlerini kısıp ana yola, giriş kapısına dikerek;

—Bağışlayın, yalnız sizin avlanmanız için izin vermek haksızlık olur, dedi. Ayrıca kuşları öldürmekten ne zevk alıyorsunuz, anlamıyorum... Size herhangi bir zararları mı dokunuyor?
Dört duvar arasına kapatılmış, çürük kokan mobilyalarla dolu, yarı karanlık odalarda tek başına geçen bir yaşam insanı ister istemez duygusallığa sürükler. Kandurina’nın belirttiği düşünce her ne kadar saygıyla karşılanacak cinstense de ben kendimi tutamadım.

—Böyle düşünülünce insanların yalınayak gezmesi gerekir, karşılığını verdim. Öldürdüğümüz hayvanların derisinden yapmıyor muyuz giydiğimiz çizmeleri, ayakkabıları?
Kandurina;

—Zorunluluk başka, insanın gelgeç hevesi başka; bunları birbirinden ayırmak gerekir, dedi.
Dışarda duran Sergey İvanoviç’i tanımıştı, gözlerini ondan ayıramıyordu. Kadının hem heyecan, hem de acı dolu çirkin yüzünü anlatmam çok zor. Gözleri ışıl ışıl gülümsüyor, dudakları hem gülümsüyor, hem titriyor, yüzü ise gitgide pencereye yaklaşıyordu, iki eliyle birden penceredeki çiçek saksısını yakalamış, bir ayağını hafif kaldırıp soluğunu tutmuştu. Bu duruşuyla tıpkı ileri atılmaya hazır, sahibinden “Tul!” buyruğunu bekleyen bir köpeği andırıyordu.

Önce kadına baktım, sonra bir kerecik olsun yalan söylemeyi beceremeyen beye diktim gözlerimi; insanların yaşamında bu derece önemli rol oynayan, gerçek ile yalan arasındaki farktan dolayı içime bir hüzün çöktü.

Tam o sırada Sergey İvanoviç tüfeğini doğrultup nişan aldı, ardından ateş etti. Tepesinden uçarak geçmekte olan bir almaca kanal çırptı, ok gibi yana fırladı.

—Fazla yukardan aldı! dedim.

Sonra içimi çektim.

—Nadejda Lvovna, demek ki bize izin vermiyorsunuz?

Kadın susuyordu.

—Öyleyse saygılarımı sunarım. Rahatsız ettiğim için de özür dilerim.

Bana dönmek istediğini anladım. Ancak dönüşü yarım kaldı, yüzünü perdenin arkasına gizledi. Gözlerinde parıldayan yaşları benden saklamaya çalıştığı belliydi.

—Hoşça kalın... Kusura bakmayın, dedi sessizce.

Selam verdim, artık halı yolluklara basmaya çalışmaksızın açık sarı döşemeler üzerinden gümbür gümbür yürüdüm. Bu can sıkıntısı ve hüzün dolu yaldızlı küçük dünyadan uzaklaşmak: hamamböceği prensesi, yarı karanlıklar, avizelerle süslü ağır düşten bir an önce uyanmak istiyor gibiydim.

Konaktan çıkışta arkamdan yetişen bir hizmetçi kız elime bir pusula tutuşturdu. Açıp baktım, “Ziyaretçilerin avlanmalarına izin verilmiştir.” diye yazıyordu.

Üye Girişi