Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ŞARKICI KIZ -ANTON ÇEHOV

Şarkıcı kız yaşının daha genç, yüzünün daha güzel, sesinin daha gür olduğu bir tarihle hayranlarından Nikolay Pelroviç Kolpakov’la birlikle yazlık evinin alt katında oturuyordu. Çok sıcak, boğucu bir hava vardı. Kolpakov yemeğini yeni bilirmiş, kötü cinsleri bir şişe de Porto şarabı yuvarlamıştı; o yüzden keyfi pek yerinde değildi, ikisinin de canı sıkılıyor, dışarı çıkmak için havanın serinlemesini bekliyorlardı.

Ansızın kapının zili çaldı. Ceketsiz, ayaklarında terliklerle oturan Kolpakov yerinden fırladı, Paşa’ya sorarcasına haklı.

—Belki postacı gelmiştir, belki de arkadaşlarımdan biri dedi şarkıcı kız.

Kolpakov aslında kadının arkadaşlarından da, postacıdan da çekinmezdi, ama ne olur, ne olmaz diye giysilerini kucakladığı gibi arka odaya geçti; Paşa ise kapıya koştu. Ancak kapıyı açınca şaşırdı, çünkü gelen, ne postacı, ne de arkadaşlarından biriydi. Karşısında tanımadığı bir bayan duruyordu. Genç, güzel, iyi giyinmiş, kibar olduğu her halinden belli bir bayan. Yüksek merdivenlerden çıkmışçasına sık sık soluk alıyordu, yüzü solgundu.
—Bir şey mi istiyorsunuz? diye sordu Paşa.

Kadın hemen yanıt vermedi. Hole girdi, içerisini şöyle bir gözden geçirdi, hastaymış ya da yorgunluktan ayakta duramıyormuş gibi oradaki bir iskemleye çöktü, sonra usul usul dudaklarını kıpırdattı. Sanki bir şey söylemek istiyormuş da söyleyemiyormuş gibiydi. En sonunda ağlamaktan kızarmış iri gözlerini Paşa’ya çevirdi.
—Kocam burada mı?

—Kocanız mı? Ne kocası? diye sordu Paşa.

Korkudan elleri, ayakları buz kesmiş, titremeye başlamıştı.

—Benim kocam... Nikolay Petroviç Kolpakov.

—Hayır... hayır, hanımefendi... Ben... ben kimsenin kocasını tanımıyorum.

Bir dakika kadar sessizlik içinde geçti. Kadın birkaç kez mendilini solgun dudaklarına götürdü, heyecanını bastırmak için soluğunu tuttu. Paşa ise taş kesilmiş gibi duruyor, karşısındakine korkuyla, şaşkınlık içinde bakıyordu. Yabancı kadın garip bir biçimde gülümseyerek, kendinden emin bir sesle;

—Demek, burada değil, ha? dedi.

—Ki... kimi sorduğunuzu anlamadım, bayan!..

Kadın artık onu iğrenerek, nefretle süzüyordu.

—Aşağılık, rezil yaratık! Ahlaksız! Sefil! Anladınız mı, siz sefilin birisiniz? Bunları yüzünüze söylediğim için çok memnunum.

Paşa, bu uzun beyaz parmaklı, karalar giymiş, asık yüzlü kadının üzerinde kötü bir etki bıraktığını hissetti; dolgun kırmızı yanaklarından, burnunun üzerindeki benden, bir türlü yukarıya taranamayan kâküllerinden dolayı ona karşı büyük bir utanç duydu. Eğer cılız, pudrasız, kâkülüz olsaydı, karşısındaki gizemli kadından kendisinin hafif bir yaratık olduğunu saklayabilir; ondan böylesine korku, utanç duymazdı.

Kibar kadın;

—Kocam nerede? diye sordu. Her neyse, onun burada olup olmadığı pek önemli değil. Size asıl bildirmek istediğim, devletin parasını kullandığı için Nikolay Petroviç’in arandığıdır. Ele geçer geçmez tutuklanacak. Gördünüz mü yediğiniz haltı?

Ayağa kalktı, heyecandan odada dolaşmaya başladı. Paşa durumu kavramış değildi, korkuyla ona bakıyordu. Karşısındaki kadın ise birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladı. Hıçkırıklarında hem üzüntü, hem de küçük düşürülmenin acısı vardı.

—Bugün bulup tutuklayacaklar, dedi. Onu bu durumlara kimin soktuğunu biliyorum. Seni aşağılık, bayağı yaratık! Sürtük, satılık mal! (Duyduğu tiksintiden dolayı dudakları çarpıldı, burnunun derisi buruştu.) Beni iyi dinleyin, sefil kadın! Karşınızda zayıf olduğumu biliyorum. Evet, benden daha güçlüsünüz. Ama unutmayın ki, beni de, çocuklarımı da koruyacak biri var. Tanrı her şeyi görür, adaletlidir. Döktüğüm gözyaşlarının, uykusuz geçen gecelerimin öcünü alacaktır. Bir gün gelecek, beni anımsayacaksınız! Evet, anımsayacaksınız!

Odaya gene bir sessizlik çöktü. Yabancı kadın odada bir aşağı, bir yukarı dolaşıyordu. Paşa ise hiç sesini çıkarmadan şaşkın şaşkın ona bakıyor, durumu hâlâ kavrayamıyor, onun korkunç bir şey yapmasını bekliyordu. Birdenbire ağlamaya başlayarak:

—Ben bir şey bilmiyorum, hanımefendi! dedi.

Yabancı kadın, gözleri çakmak çakmak;

—Yalan söylüyorsunuz! diye bağırdı. Her şeyden haberim var! Sizi çoktandır tanıyorum! Son bir aydır her gün size geldiğini de biliyorum.

—Geldiyse bundan ne çıkar? Benim gelenim gidenim çoktur. Zorla gelin, demiyorum ya; canı isteyen gelir, istemeyen gelmez.

—Bakın, yeniden söylüyorum: Devletin parasını harcadığı ortaya çıktı. Kendine ait olmayan bir parayı kullanmış. Sizin gibi biri için... sizin yüzünüzden işledi bu suçu. -Paşa’nın önünde durdu, kesin bir sesle- Beni iyi dinleyin! dedi. Sizin gibilerin ilkesi olmaz, sizler yalnız başkalarına kötülük etmek için yaşarsınız. Tek amacınız budur. Gene de içinizdeki insanlık duygularının hiç izi kalmayacak kadar alçalacağınıza inanmak istemiyorum. Nikolay Pelroviç’in bir karısı, çocukları vardır. Onu yargılayıp sürerlerse karısıyla çocukları açlıktan ölürler... Anlıyor musunuz bunu? Onu da, bizi de sefil olmaktan, rezillikten kurtarmak için henüz bir çıkış yolu var. Bugün dokuz yüz ruble yatırırsam tutuklanmaktan kurtulacak. Yalnız dokuz yüz ruble...

Paşa zor işitilir bir sesle;

—Hangi dokuz yüz ruble? dedi. Ben bilmiyorum, almadım bu parayı!

—Sizden dokuz yüz ruble filan islemiyorum, biliyorum, paranız yoktur. Ayrıca ne yapacağım sizin paranızı? Benim işlediğim başka bir şey... Erkekler sizin gibilere değerli şeyler armağan ederler. Kocamın size aldığı o şeyleri bana geri verin, yeter!

Paşa yavaş yavaş durumu kavramaya başlamıştı.

—Hanımefendi, o bana bir şey almadı! diye ince bir çığlık attı.

—Öyleyse paralar nerede? Benim paralarımı da, kendisininkini de. devletinkini de harcamış. Nereye gitti bunca para? Tek başına nasıl harcar? Dinleyin beni, sizden rica ediyorum; demin çok sinirliydim, ileri geri konuştum. Ama özür diliyorum şimdi. Böyle davrandığım için benden nefret etmekle haklısınız. Eğer içinizde bir parça acıma duygusu varsa beni anlarsınız. Size yalvarıyorum, aldığınız armağanları geri verin!

Paşa omuzlarını silkti.

—Ya! Size seve seve verirdim, ama yalan söylüyorsam Allah beni kahretsin, beyefendi bana böyle şeyler getirmediler, inanınız bana! -Utanır gibi oldu.- Evci, bir tarihte bana iki şey getirmişlerdi, istiyorsanız onları size verebilirim.

Paşa tuvalet masasının gözünü çekli, bir altın bilezik ile yakut taşlı ince bir yüzüğü çıkarıp verdi.

—Buyurun!
Kibar bayan kıpkırmızı kesilerek titremeye başladı. Bu hareketi küçük düşürücü olarak algıladığı belliydi.

—Bana bunları niçin veriyorsunuz? dedi. Ben sizden sadaka istemiyorum... Durumunuzdan yararlanıp kocamdan, bu zayıf ve mutsuz adamdan kopardıklarınızı istiyorum... Perşembe günü ikinizi iskelede gördüğümde değerli broşlar, bilezikler takıp takıştırmıştınız. Buna göre masum kız rolü oynamaya gerek var mı? Size son kez söylüyorum, bana bunları verecek misiniz, vermeyecek misiniz?

Paşa arlık öfkelenmeye başlamıştı.

—Nebicim insansınız siz? Sizi temin ediyorum ki. Nikolay Pelroviç’inizin başka bir şeyini görmedim. Bana ancak pasla filan getirirdi.

Yabancı kadın acı acı gülümsedi.

—Pasla lalan, ha! Evinde çocukları aç, o size pasta getiriyor. Ee, mücevherleri vermeyecek misiniz şimdi?

Sorunun yanıtsız kalması üzerine kibar bayan oturdu, gözlerini bir noktaya dikerek koyu koyu düşünmeye başladı.

—Ben ne yapayım? diye mırıldandı. Eğer dokuz yüz rubleyi bulamazsam benim de, çocuklarımın da hali yaman. Şimdi bu aşağılık yaratığı öldüreyim mi, yoksa önünde diz çöküp yalvarayım mı?

Mendilini gözlerine götürdü, ağlamaya başladı.

—Kocamı sefahata siz sürüklediniz, onu mahveden sizsiniz. Öyleyse onu siz kurtarmalısınız. Ona acımanız yoksa çocuklar... çocuklarım... onların suçu neydi?
Paşa’nın gözlerinin önüne sokakla açlıktan ağlayan küçük çocuklar geldi, o da ağlamaya başladı.

—Ben ne yapabilirim, hanımefendi? dedi hıçkırıklar arasında. Size göre ben aşağılık bir yaratığım. Nikolay Petroviç’in parasını ben yedim. Tanrı tanığım olsun, size yeminle söylüyorum, ondan çıkar sağlamamışımdır. Bizim korodaki şarkıcı kızlardan yalnızca Molya’nın zengin bir dostu vardır. Geri kalan hepimiz karnımızı peynir ekmekle doyururuz. Nikolay Petroviç iyi öğrenim almış, görgülü bir beyefendidir, o nedenle onu evime kabul ediyorum. Zaten biz başka türlü hareket edemeyiz.

—Mücevherleri istiyorum, mücevherleri! Onları bana verin! Bakın, ağlıyorum, önünüzde küçülüyorum, isterseniz diz çöküp yalvarayım!

Paşa korkudan bir çığlık atıp “hayır” anlamında ellerini salladı. Piyestekiler gibi soylu sözler söyleyen bu soluk yüzlü, güzel bayanın kendini yüceltip onu küçük düşürmek için gururundan, kibarlığından önünde diz çökeceğini anlamıştı.

—Peki, peki. dedi. Vereceğim. Yalnız şu kadarını bilin ki, bunları Nikolay Petroviç’ten değil, beni görmeye gelen başkalarından aldım. Siz nasıl kabul ederseniz arlık...
Paşa konsolun üst çekmecesini açtı, oradan elmas bir iğne, mercan bir kolye, birkaç yüzük ile bilezik çıkardı: bunları kibar bayana uzattı.

—İşle, aralarında kocanızın verdiği tek mücevher yoktur, ama istiyorsanız alın. -Önünde diz çökülmek tehdidiyle gururu incinmişti.- Alın, zengin olun! Siz Nikolay Petroviç’in yasal karısı, soylu bir kadınsanız niçin onu dizinizin dibinden ayırdınız? Demek oluyor ki... Evet, ben onu çağırmış değilim, kendi isteğiyle geldi.

Soylu kadın gözyaşları arasından uzatılan mücevherlere baktı.
—Hepsi bu kadar değil, dedi. Toplasan hepsi beş yüz ruble tutmaz.
Paşa sinirli bir hareketle çekmeceden altın saatler, altın bir sigara tabakası, kol düğmeleri çıkarıp fırlattı. Ellerini yana açarak:

—Verecek başka şeyim kalmadı! İsterseniz kendiniz arayın! diye bağırdı.
Kibar kadın içini çekli, titreyen elleriyle mücevherleri bir mendile sardı, tek söz söylemeden, hatla başıyla selam bile vermeden çıkıp gitti.

O anda arka odanın kapısı açıldı, Kolpakov girdi içeriye. Yüzü kireç gibiydi, az önce ağzına acı bir şey almışçasına başını sinirli sinirli sallıyordu, gözlerinde yaşlar vardı. Paşa ona doğru atıldı.

—Bana hangi mücevherleri aldınız? Söyler misiniz, ne zaman, kaç tane?
Kolpakov başını sallayarak;

—Mücevher mi? diye söylendi. Bırak şu mücevherleri! Senin karşında nasıl gözyaşı döktü, nasıl alçaldı! Aman Tanrım!

Paşa bir yandan bağırıyordu:

—Soruyorum size, bana hangi mücevherleri aldınız?

—Tanrım, o namuslu, onurlu, temiz kadın şunun... şu kızın önünde dize gelip yalvarmak istedi! Onu bu duruma ben getirdim! Buna ben izin verdim!

Başını ellerinin arasına alarak inledi.

—Hayır, kendimi hiçbir zaman bağışlamayacağım! Bağışlayamam! -Tiksintiyle- Çekil karşımdan, pis yaratık! -Titreyen elleriyle Paşa’yı iterek geri geri gitti.- Diz çökmek istedi! Hem de kimin önünde? Senin, senin önünde! Aman Tanrım!

Sonra çabuk çabuk giyindi. Paşa’dan iğreniyormuş gibi ona dokunmamaya çalışarak kapıya yürüdü, çekip gitti.

Paşa kendini yatağın üstüne allı, ağlamaya başladı. Düşünmeden verdiği mücevherlerine mi acısın, yoksa karşılaştığı aşağılamaya mı? Üç yıl önce durup dururken bir tüccardan dayak yiyişini anımsadı, hıçkırıkları daha bir yükseldi.

Üye Girişi