Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KONTRBASLI ROMAN - ANTON ÇEHOV

Çalgıcı Smıçkov, kızının nişan töreni onuruna çalgılı, danslı bir eğlence düzenleyen prens Bibulov’un konağına gitmek üzere yola çıkmıştı. Omzunda, deriyle kaplı kulu içinde kocaman bir kontrbas vardı. Kıyısında yürüdüğü ırmağın suları pek görkemli değilse bile ozanımsı mırıltılarla çağıldayarak akıyordu.
Smıçkov “Irmakla bir güzel serinlesem nasıl olur?” diye düşündü.
Uzun uzadıya kafa yormadan soyundu, gövdesini serin suların kucağına bıraktı. Çok güzel bir akşamdı. Smıçkov’un ozan ruhu da çevrenin ahengine uyum sağlamaya başlamıştı. Hele yüz kulaç kadar yüzdükten sonra kıyının dik bir yerinde güzel bir kızın oturarak balık tuttuğunu görünce yüreğini öyle tatlı duygular sardı ki! Soluğunu tuttu, çeşitli duyguların etkisiyle eriyip gitti. Çocukluk anıları, eski günlere özlem, depreşen aşk istekleri onu uzaklara aldı götürdü. Hey gidi gençlik günleri! Oysa bir daha sevebileceğini hiç sanmıyordu, insanlara olan inancını yitirdikten sonra (Çok sevdiği karısı fagotçu arkadaşı Sobakin’le birlikle onu bırakıp kaçmıştı.) içinde kocaman bir boşluk duymuş, insan kaçkını biri olup çıkmıştı.
“Yaşam nedir ki? Niçin yaşıyoruz?” diye soruyordu sık sık. “Yaşam masaldan, düşten başka bir şey değildir.” diyordu sonra da.
Ama uyuyan güzelin karşısında dururken (Onun uykuda olduğunu anlamak güç değildi.) birdenbire, iradesi dışında yüreğinde aşka benzer bir duygunun kabardığını hisseni. Kızı gözleriyle yercesine uzun uzun seyretti.
Biraz sonra derin derin içini çekti. “Eh, yeter artık. Hoşça kal, güzel hayalet! Prens hazretlerinin balosuna yetişmem gerekiyor.”
Uyuyan güzele bir daha baktıktan sonra lam uzaklaşmak üzereydi ki, aklına bir şey geldi.
“Ona karşılaşmamızın bir anısını bırakmalıyım. Oltasına bir şey taksam nasıl olur? Bilinmeyen bir adamın sürprizi hoş kaçmaz mı?” dedi.
Smıçkov usulca kıyıya yüzdü, kır çiçeklerinden, su yosunlarından bir demet yaptı, bunu karapazı yaprağına sarıp oltanın ucuna taktı. Demet suyun dibine çökerken oltanın mantarını da aşağıya çekli.
Mantıklı düşünce, doğa yasaları, kahramanımın toplumsal durumu romanın burada bilmesini gerektirir, öyle değil mi? Ne yazık ki, bir yazarın yazgısı böyledir işte! Elimde olmayan nedenler dolayısıyla romanım çiçek demetiyle son bulmadı. Çünkü sağduyuya, doğa yasalarına aykırı olarak yoksul, soyluluğu olmayan bir çalgıcının, varlıklı, soylu bir güzelin yaşamında önemli bir rol oynaması gerekmektedir.
Çiçek demetini oltaya takan Smıçkov kıyıya çıktığında yıldırımla çarpılmışa döndü. Giysilerinin yerinde yeller esiyordu, birisi onları çalmıştı. Smıçkov güzel kıza hayran hayran bakarken, bilinmeyen uğursuzlar kontrbas ile silindir şapkası dışında ne varsa hepsini alıp götürmüşlerdi.
Smıçkov;
—Kahrolasılar! diye bağırdı. Ey insanlar, şeytanın dölleri! Beni asıl öfkelendiren, giysisiz bırakmanız değil (Çünkü giysiler ebedi değildir nasıl olsa.), beni çırılçıplak dolaştırarak ahlak kurallarını çiğnemeye zorlamanızdır.
İçinde kontrbas bulunan kulunun üstüne oturdu, bu korkunç durumdan kurtulmanın yollarını aramaya başladı.
“Prens Bibulov’un evine çıplak gidemem ya! Orada kadınlar da vardır. Bu melun hırsızlar pantolonla birlikte cebindeki yay reçinesini de götürmüşler...” diye düşünüyordu.
Sonunda aklına bir şey geldi. “Hah, dedi, kıyıdan biraz ötede fundalıklar arasında küçük bir köprü görmüştüm... Karanlık bastırıncaya dek köprünün altında otururum. Sonra akşam karanlığından yararlanıp ilk evin kapısını çalarım.”
Bu düşünceyle Smıçkov silindir şapkasını başına geçirdi, kontrbasını sırtlayarak fundalığın yolunu tuttu. Sırtında çalgı aleti, çırılçıplak, tıpkı bir mitoloji tanrısına benziyordu.
Ey sevgili okurum, şimdi kısa bir süre için kahramanımızı köprünün altında yazgısıyla baş başa bırakıp, balık tutan güzelimize dönelim. Bakalım, o ne durumda!
Güzel kız, uykudan uyanıp da oltasının mantarını derine balmış görünce kamışı hızla çekti. Ancak oltanın ipi yay gibi gerildi; ne mantar, ne de çengel sudan çıkmadı. Anlaşılan, Smıçkov’un çiçek demeli suya girince şişip ağırlaşmıştı.
Güzel kız, “Ya büyük bir balık yakalandı ya da oltanın çengeli bir yere takıldı.” diye düşündü.
İpi bir hayli çektikten sonra çengelin bir yere takıldığına karar verdi.
“Ah. ne yazık!” diye söylendi. “Akşamüzeri ne güzel balık vuruyordu!”
Güzel kız vakit yitirmeden sisten ince giysilerini çıkarıp allı, biçimli bedeni mermer omuzlarına değin suya gömüldü. Çengeli olta ipinin de dolaştığı çiçek demetinden kurtarmak kolay değildi, ancak sabır ve çaba bu güçlüğü yendi. Aradan çeyrek saat bile geçmemişti ki, güzel kız elinde olta çengeli, mutlu, sevinçli, sudan çıkıyordu.
Öle yandan acımasız yazgısı kıyıda onu gözetlemekteymiş meğer. Smiçkov’un giysilerini çalan alçaklar, içinde yem bulunan kavanozun dışında her şeyini götürmüşlerdi.
Genç kız;
—Şimdi ben ne yaparım? diyerek ağlamaya başladı. Eve böyle gidilir mi? Hayır, böyle gitmektense ölürüm daha iyi... En doğrusu ortalık kararıncaya değin beklemek, sonra karanlıkla Agafya nineye uğrayarak yeni giysi getirmesi için eve yollamak... Şimdilik gidip küçük köprünün altında saklanayım.
Güzelimiz yüksek otları siper ederek, eğile eğile köprüye doğru koştu. Tam köprüye ulaşmıştı ki, saçları ozanların saçları gibi uzun, göğsü kıllı, çırılçıplak bir adam görerek bir çığlık attı, oracığa yığılıverdi.
Smıçkov da korku içindeydi, kızı önce su perisi sanmıştı. “Beni kaçırmaya gelen bir su perisi olmasın?” diye geçirdi içinden. Bu düşünce onurunu pek okşadı, neden derseniz, kendisinin bir erkek güzeli olduğuna inananlardandı.
“Eğer su perisi değil de benim gibi bir insansa bu durumu nasıl açıklamalı? Buraya, köprünün altına niçin gelmiş? Onu buraya sürükleyen nedir?”
Smıçkov bu bilmeceleri çözmeye uğraşırken güzel kız yavaş yavaş ayılmaya başladı.
Kız;
—Yalvarırım, beni öldürmeyin! diye fısıldadı. Ben prenses Bibulova’yım. Elinizi-ayağınızı öpeyim. Size çok para verirler. Az önce şurada oltamı çıkarmak için suya girmiştim, hırsızlar yeni giysilerimi, ayakkabılarımı, her şeyimi çalmışlar.
Bunun üzerine Smıçkov da sızlanmaya başladı:
—Prenses hazretleri, hırsızlar sizin giysilerinizi çaldıkları gibi benimkileri de çaldılar! Üstelik pantolonla birlikte cebimdeki reçineyi de götürmüşler!
Kontrbas, trombon çalanlar çoğu zaman cin fikirli değillerdir, ancak Smıçkov bunlar arasında hoş bir istisna oluşturuyordu.
Biraz durduktan sonra;
—Prenses hazretleri, görünüşümün sizi ne denli güç duruma soktuğunu biliyorum, dedi. Ancak sizin buradan gitmenize engel olan nedenler benim ayrılmamı da olanaksız kılıyor. Eğer kabul buyurursanız, bakın, aklıma ne geldi: Kontrbasın kutusunun içine girip yatınız, kapağını örtünce beni görmekten kurtulursunuz.
Bu sözlerin ardından kontrbası kutusunun içinden çıkardı.
Bir an kutuyu böyle bir amaçta kullanmakla kutsal sanata saygısızlık etmiş olacağını düşündüyse de ikircikliği uzun sürmedi. Güzel prenses kutunun içine girdi, bir kedi gibi büzülerek yattı. Smıçkov kayışları bağladıktan sonra, doğanın kendisine böyle keskin bir zekâ bağışladığı için çok sevindi.
—Prenses hazretleri, beni şimdi görmüyorsunuz değil mi? diye sordu. Orada rahat rahat yatın. Karanlık basınca sizi evinize götüreceğim. Kontrbasa gelince, onu daha sonra alırım.
Ortalık kararınca Smıçkov güzel prensesin içinde uzandığı kutuyu sırtladı, Bibulov’un konağının yolunu tuttu. Kafasında şöyle bir tasarı hazırdı: Önce ilk önüne gelen eve uğrayarak kendine bir giysi bulacak, sonra yeniden yola koyulacaktı.
Yolda çıplak ayaklarıyla tozları kaldıra kaldıra, sırtındaki ağır yükün altında iki büklüm eğilerek yürürken;
“Her felaketin sonu mutlulukla biter. Prensesi güç durumdan kurtardığım için babası herhalde beni ödüllendirecektir.” diye düşünüyordu.
Bayanını dansa kaldıran bir cavalier galan1 tavrıyla;
—Prenses hazretleri, orada rahat mısınız? diye sordu. Rica ederim, sıkılmayın, benim kutuda kendi evinizdeymiş gibi rahat edin.
Kibar beyefendi Smıçkov, ansızın, ilerde alacakaranlıkla iki insan karaltısının yürüdüğünü görür gibi oldu. Daha dikkatlice bakınca bunun bir göz yanılması olmadığını anladı: Karaltılar gerçekten yürüyordu hatta ellerinde çıkına benzer bir şeyler vardı.
Smıçkov, “Bunlar sakın bizi soyan hırsızlar olmasın? Ellerinde bir şeyler götürüyorlar, herhalde bizim giysilerdir...” diye düşündü.
Sırtındaki kutuyu yolun kıyısına bıraktı, karaltıların peşinde koşmaya başladı.
—Durun! diye bağırıyordu. Durun! Tutun şunları!
Karaltılar arkalarına bakıp kovalandıklarını anlayınca tabanları yağladılar.
Prenses koşan insanların ayak patırtıları ile “Durun!” haykırışlarını uzun süre işitti. Derken gürültü-patırlı kesildi, ortalığı bir sessizlik kapladı. Smıçkov bu kovalama işine kendini öylesine kaptırmıştı ki, mutlu bir rastantı olmasa, herhalde yolun kıyısında daha uzun süre yatmak zorunda kalacaktı. Neyse ki o sırada Smıçkov’un arkadaşları flütçü Juçkov ile klarnetçi Razmahaykin, prens Bibulov’un konağına gitmek üzere oradan geçmekteydiler. Ayakları kontrbas kutusuna çarpınca şaşkınlıkla bakışarak ellerini iki yana açtılar.
Juçkov;
—Allah, Allah, bir kontrbas! dedi. Üstelik bizim Smıçkov’un kontrbası! Buraya nasıl gelmiş olabilir?
Razmahaykin de;
—Adamcağızın başına bir şey gelmesin? dedi. Ya içkiyi fazla kaçırdı ya da hırsızların baskınına uğradı. Her neyse, kontrbası burada bırakmamalıyız. Alıp götürelim.
Juçkov kocaman kontrbası yüklendi, çalgıcılar yollarına koyuldular. Flütçü yürürken ikide bir;
—Bu ne ağır şeymiş, yahu! diye homurdanıyordu. Bana dünyayı bağışlasalar bu koca mereti çalmaya razı olmazdım. Of, be!..
Çalgıcılar prens Bibulov’un konağına varınca kutuyu orkestra için ayrılan yere bıraktılar, büfeye gittiler.
Bu sırada konağın bütün avizeleri, şamdanlardaki bütün mumlar yakılmaya başlamıştı.
Ulaştırma Bakanlığı’nda yüksek bir devlet memuru olan, prensesin Lakeyiç adındaki yakışıklı, sevimli sözlüsü salonun ortasında durmuş, elleri ceplerinde, kont Şalikov ile müzik üzerinde konuşuyordu.
—Kontum, Napoli’de bir kemancı ile tanışırdım, harikalar yaratan bir ustaydı. Belki bana inanmayacaksınız ama kontrbastan... Evet, şu gördüğünüz kontrbastan öyle ince ezgiler çıkarırdı ki, anlatamam! Straus’un valslerini bile çalardı!
Kont inanmayarak:
—Yok, canım, olacak şey değil! dedi.
—Yemin ederim! List'in rapsodilerini bile çalardı! Otelde onunla aynı odada kalırdık, yapacak başka bir işim olmadığı için ondan List’in rapsodisini çalmayı öğrendim.
—List’in rapsodisi mi dediniz?.. Hımm! Siz galiba şaka ediyorsunuz.
Lakeyiç güldü.
—İnanmıyorsunuz, değil mi! Öyleyse bunu kanıtlayacağım! Buyurun, orkestraya gidelim.
Güveyle kont orkestraya doğru yürüdüler. Kontrbasa yaklaşıp hemen kayışları çözmeye başladılar. Ay! Aman, ne korkunç!..
Gelin, hayal gücüne özgürlük tanıyan okurumuz müzik tartışmasının sonunu düşünedursun, biz Smıckov’un basına gelenlere dönelim!
Zavallı kontrbasçı hırsızlara yetişemeyerek kutuyu bıraktığı yere döndüğünde onun yerinde yeller estiğini gördü. Bir sürü tahminler yürütüp sağa-sola koşturduktan sonra gene de kutuyu bulamayınca yanlış yere geldiği kanısına vardı, iki eliyle saçlarına yapıştı, korkudan her yerini buz kesti: “Aman Tanrım, havasızlıktan boğulacak! Katili olacağım kızcağızın!”
Gece yarısına değin aramadık yer bırakmadı, ama sonuç sıfırdı. Bunun üzerine gelip köprünün altına sığındı.
—Ortalık aydınlandığında bir daha ararım, dedi kendi kendine.
Tan sökerken başladığı aramalardan da eli boş çıkan
Smıçkov köprünün altında geceyi beklemeye karar verdi.
Silindir şapkasını çıkarıp saçlarını yolarak;
—Onu mutlaka bulacağım! Aramalarım bir yıl sürse de bulacağım! diye kesin kararını verdi.
Anlattığım o yerlerde yaşayan köylüler, saçı sakalına karışmış, silindir şapka giyen, çıplak bir adamın geceleri ortaya çıkıp köprünün çevresinde dolaştığını söylüyorlar. Bildirdiklerine göre arada bir kontrbas hırıltısına benzer sesler duyuluyormuş...

 

1: Kibar beyefendi

Üye Girişi