Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

MÜSTEŞAR -ANTON ÇEHOV

Teğmen karısı olan annem Klavdiya Arhipovna 1870 yılının nisan başlarında dayım müsteşar Ivan Arhipoviç’ten bir mektup aldı. Petersburg’dan gönderilen mektupta şunlar yazılıydı: “Sevgili kardeşçiğim, karaciğer hastalığım yaz mevsimlerini yurt dışında geçirmemi gerektiriyor. Ancak bu yaz Marienbad’a gidecek param kalmadığından birkaç ay köyünüz Koçuyevka’daki çiftliğinizde kalma olasılığı doğdu...”

Mektubu okuyunca annemin yüzü sarardı, tüm gövdesi sarsıldı, yüzünde ağlamakla gülmek arasında bir çatışma başladı. Evet, hem ağlıyor, hem de gülüyordu. Ağlamayla gülmenin boğuşması bana bir fiske su sıçratılan parlak mum alevinin yalpalayarak çıtırdamasını anımsatır. Mektubu bir daha okuyan annem ev halkını toplayarak Gundasov ailesinin erkek çocuklarıyla, yani kardeşleriyle ilgili bilgi verdi. Hepsi dört taneymiş; biri çocukken ölmüş, biri savaşta yaşamını yitirmiş, biri, gücenmesin ama tiyatro oyuncusuymuş, biri de...
Hıçkırıklar arasında;

—Evet, dördüncüsü yüksek mevkilere tırmandı, dedi. Öz kardeşimdir, birlikte büyüdük ama karşısında titremeden duramam. Çünkü müsteşardır kendisi, general rütbesi taşır. Şimdi bu büyük insanı nasıl ağırlayacağım? Ben okumamış bir kadınım, onunla ne konuşurum? Tam on beş yıldır da yüzünü görmedim. Andriuşenka -bana söylüyordu- aptal çocuk, bu duruma çok sevinmelisin! Senin şansına Tanrı dayını gönderiyor!

Gundasov ailesinin ayrıntılı öyküsünü işitince konak halkını büyük bir telaştır aldı. Böyle bir koşturmaca ancak yortu günleri yaşanır. Elimizden yalnız gök kubbe ile ırmağın suyu kurtuldu, bunlar dışında ne varsa yundu, yıkandı, boyandı... Eğer gökyüzü biraz küçük olsa, ırmak hızlı akmasa onlar da tuğlayla silinir, liflerle ovulurdu herhalde. Duvarlar kar gibi beyazdı, badanalandı; döşemeler ışıl ışıl parlıyordu, yeniden cilalandı, durmadan sabunla silindi. Güdük kedi (çocukken bir gün elimdeki ekmek bıçağıyla kuyruğunun dörtte birini kesip attığım için kedimizin adı Güdük kalmıştı) iç odalardan çıkarılıp aşçı kadın Anisya’nın denetimine verildi, Fedka’ya ise köpekler avluda gözükürlerse Tanrı’nın gazabına uğrayacağı söylendi. Ama olanlar en çok zavallı kanepelere, koltuklara, halılara oldu. Değerli konuk bekleniyor diye yemedikleri sopa kalmadı. Güvercinlerim pat pat seslerini duydukça ürküp göklere yükseldiler.

Novoslroyevka’dan ilçenin tek terzisi Spiridon çağrıldı. Spiridon terzi kıtlığında efendilere bile giysi dikme cüretinde bulunurdu. Aslında ağzına içki komaz, yetenekli, hamarat bir adamdı, ama hayal gücü, sanat anlayışı yokluğundan ötürü diklikleri pek bir işe yaramazdı. Kuşkuculuğu bozardı adamcağızın bütün işini. Yaptıklarının yeterince modaya uymadığı düşüncesi, bir diktiğini beş kez sökmesine, iki dirhem bir çekirdek giyinenleri incelemek üzere kente yaya gidip gelmesine neden olur; gene de karikatüristlerin bile giysi bozuntusu diye alay edeceği türden şeylerin dikilip sırlımıza geçirilmesini önleyemezdi. Bizler son derece dar pantolonlarla dolaşır, ceketlerin kısalığından dolayı genç kızların karşısına çıkmaktan utanırdık.

İşte bu Spiridon usta benim uzun uzun ölçümü aldı. Önce diklemesine, sonra yanlamasına ölçtü-biçti; sanki beni çemberler içine koymaya niyeti vardı. Aldığı ölçüleri kalın bir kurşun kalemle deftere yazdı, üçgen biçiminde bir sürü işaret çiziktirdi. Benimle işi bitince öğretmenim Yegor Alekseyeviç Pobedinski’ye çullandı. Değerli öğretmenim öyle bir yaş dönemindeydi ki, insanlar o çağda bıyık bırakmaya, giyim-kuşamlarına büyük bir özen gösterirler. O nedenle terzinin saldırısı karşısında öğretmenimin duyduğu kutsal korkuyu bir gözünüzün önüne gelirin! Yegor Alekseyeviç başını arkaya almak, ters Y gibi bacaklarını iki yana açmak, ikide bir kollarını indirip indirip kaldırmak zorunda kaldı. Spiridon onu da ölçtü-biçti, sevdalısına kur yapan güvercinler gibi çevresinde dört döndü, bir dizinin üstüne çıktı, önünde çengel biçiminde kıvrıldı... Yaptığı hazırlıklardan bitkin düşen, ütüyle her yerini yakan anacığım terzinin bu uğraşmalarını gördükçe;

—Bana bak, Spiridon, eğer islediğimiz gibi yapmaz kumaşı bozarsan Tanrım seni bağışlamaz, benim de iki elim yakanda olur! diyordu.
Anamın bu sözleri karşısında terziyi bir sıcak basıyor, bir buz kesiyordu, çünkü kumaşı bozmayacağından emindi. Kumaşı, astarı, düğmeleri bizden olduğu halde terzi benim takım giysim için bir ruble yirmi kapik, öğretmeniminkinden iki ruble aldı. Bu para çok sayılmamalıdır, neden derseniz Novostroycvka bizim köye dokuz fersah uzaklıktaydı, terzi yalnız provaya lam dört kez yaya gelmişti. Anam her yeri iplikler içinde dar pantolonları, ceketleri görünce;
—Şimdi moda ne biçim olmuş. Tanrım bilir! Başkentli kardeşim gelmese böyle şeyler isler miydim? dedi.
Becerdiği işe değil, modaya sövüldüğünü gören Spiridon omuzlarını oynattı, “Ne yaparsınız, zamanımızın havası böyle!” dercesine rahat bir soluk aldı.

Konuğumuzu beklerken çektiğimiz heyecan ancak ruh çağıranların her an ruhun gelmesini beklerken duyduklarıyla ölçülebilir. Anacığımın baş ağrıları tuttu, sık sık gözlerinden yaşlar boşandı. Ben de iştahımı yitirdim, geceleri uykum kaçlı, ders çalışmayı bıraktım. Düşümde general görme isteği günden güne depreşti. Bir general, yani sırmalı yakası kulaklarına dayanmış, apoletleri süs içinde, kılıcını çekmiş, tıpkı bizim salonda kanepenin üstünde asılı duran resimdeki gibi kara gözlerini fıldır fıldır oynatıp, ona bakmaya cüret edenleri korkutan bir komutan görmeliydim. İstifini bozmayan tek kişi öğretmen Pobedinski’ydi. Ne korku duyduğu vardı, ne de sevinip heyecanlandığı... Tek yaptığı, anam Gundasov soyunun tarihini anlatırken;

—Demeyin!.. Yeni bir adamla tanışmak zevkli olacak! demekti.
Bizim konakta öğretmenime olağandışı bir adam gözüyle bakarlardı. Yüzü sivilceler içinde, yirmi yaşlarında, dar alınlı ama upuzun burunlu biriydi. Burnu öylesine uzundu ki, bir şeyi incelerken kuşlar gibi başını yana döndürmek zorundaydı. Anladığımız kadarıyla ilimizde ondan daha zeki, daha okumuş, daha kibar bir adam yoktu. Altı yıllık orta öğrenimden sonra veteriner fakültesine girmiş, altı ay geçmeden oradan çıkarılmıştı. Üniversiteden kovulma nedenini özenle gizlediği için bizimkiler öğretmenimi hakkı yenmiş, bununla birlikte oldukça gizemli bir kişi olarak değerlendirirlerdi. Az ama derin konulardan konuşur, perhiz ayında perhiz bozan yemekler yer, günlük yaşama tepeden, küçümsercesine bakar, gene de anacığımdan giysi türünden armağanlar almakta, uçurtmalarıma kazma dişli aptal suratlar çizmekte bir sakınca görmezdi. Anam “gururu”ndan ötürü öğretmenimi fazla sevmemesine karşın zekâsı karşısında saygıyla eğilirdi.

Ancak konuğumuzu fazla beklemedik. Mayıs başlarında iki araba dolusu kocaman bavullarla çıkageldi. Bavulların iriliği öylesine etkileyiciydi ki, arabacılar indirirlerken saygıyla şapkalarını çıkarıyorlardı.

Ben “Bu sandıklar üniformayla, barutla dolu olmalı.” diye düşündüm.
Niçin barutla? Çocuk kavrayışım generalliği top ve barutla özdeşleştiriyordu.
Dokuz mayıs gününün sabahı uyandığımda dadım “dayıcığımın geldiğini” fısıldayarak bildirdi. Ben çabucak giyindim, yüzümü yalap şalap yıkadım, duamı bile etmeden aşağı fırladım. Koridorda gösterişli favorileri olan, şık paltolu, iri-yarı, etine dolgun bir adama rastladım. Kutsal bir korkuyla titredim, anacığımın karşılama töreni kurallarına uyarak ona saygıyla yaklaştım, önünde ayaklarımı birbirine vurdum, iki büklüm eğilerek öpmek için eline uzandım. Ancak elini vermedi bana, kendisinin dayım değil, onun oda uşağı Piotr olduğunu bildirdi. Benden de, öğretmenimden de daha zengin giyimli uşağın görüntüsü bende, doğrusunu söylemek gerekirse, bugün bile unutamadığım bir şaşkınlık uyandırdı. Böyle cüsseli, saygıdeğer, asık suratlı kişiler nasıl uşak olabiliyorlardı? Kimin uşağı oldukları önemli değildi.

Piotr, dayıcığımın annemle birlikte bahçede gezindiklerini söyledi. Ben bahçeye fırladım.
Gundasov soyunun tarihini bilmeyen, dayıcığımın rütbesini anlamayan doğa ana ona karşı benden kat kat özgür, kat kat rahattı. Bahçede panayırda görülecek türden bir kargaşa yaşanıyordu. Bahçe yollarında seken, havada cirit atan binlerce sığırcık çığlık çığlığa mayıs böceklerini kovalamaktaydı. Kokulu, körpe çiçekleriyle insanın yüzüne sürünen leylak dallarına serçeler üşüşmüştü. Yüzünüzü hangi yöne çevirirseniz çevirin ya bir sarıasma ya hüthüt kuşu ya da bozdoğan ötüşüyle irkiliyordunuz. Başka bir zaman olsa kızböceklerinin peşine düşer, titrek kavak altındaki alçak bir dokurcunun (ot yığınının) tepesine konmuş bir saksağanı taşlar, burnumla dört bir yanı kolaçan ederdim, ama şimdi böyle yaramazlıklarla uğraşacak durumda değildim. Yüreğim heyecanla çarpar, karnıma soğuklar basarken ben apoletti, yalın kılıçlı, gözleri korku saçan bir adamı aramaktaydım.

Gelin de şimdi uğradığım hayal kırıklığını gözünüzün önüne getirin! Annemle birlikte gezinen kişi beyaz ipek takım giysili, beyaz şapkalı, ufak tefek, incecik bir adamdı. Elleri ceplerinde, ikide bir başını arkaya atıp annemin önüne geçerken gencecik bir delikanlı sanılabilirdi. Hareketleri öylesine canlılık, yaşam doluydu ki, arkadan iyice yaklaşıp şapkasının kenarından taşan, kısa kesilmiş kır saçlarını görmesem yaşlılığın ihanetini anlayamazdım. Hani nerede o generallerin ağırbaşlılığı, kurumlu tavırları, kulaklarına dayanmış geniş yakası? Bunların yerine çocuksu kıvrak hareketler, sıradan bir boyun-bağı gördüm... Anacığımla birlikle dolaşıyor, söyleşiyorlardı. Yanlarına sessizce yaklaştım, birinin dönüp geriye bakacağı anı gözlemeye başladım.

—Kladya, senin burası ne güzel bir yer! diyordu dayım. Ne hoş, ne sevimli bir bahçen var! Böylesine güzel köşelerinin olduğunu bilsem önceki yazlar yurt dışına hiç gitmezdim.
O arada hızla eğilip bir laleyi kokladı. Çevresinde gözüne ne çarpsa daha önce böyle bir bahçe, böyle güneşli bir gün görmemişçesine merak ediyor, coşkusunu dile getiriyordu. Ne garip hareketleri vardı dayımın! Yaylı bebekler gibi kıpır kıpır kıpırdanıyor, anneme ağzını açma fırsatı vermiyordu. Derken, bir dönemeçte mürver ağacının arkasından Pobedinski gözüktü. Öğretmenin onlarla karşılaşması öyle beklenmedik bir anda oldu ki, adamcağız irkilerek bir adım geriledi. Sırtına kollu, bayramlık yeldirmesini (pelerin) giymişti, bununla arkadan tıpkı bir yel değirmenine benziyordu. Tüm görünüşüyle çarpıcıydı bugün, görkemli bir havası vardı. İspanyollar gibi şapkasını göğsüne bastırıp öne bir adım allı, dayımı saygıyla selamladı. Markizler de melodramlarda öne, biraz yana böyle eğilirler...
Sesini yükselterek;

—Beyefendiye kendimi tanıtmaktan onur duyarım! dedi. Bendeniz eğitimci, yeğeninizin öğretmeni, veteriner fakültesi eski öğrencisi, soylu bir aileden gelme Pobedinski!
Bu kibarlık gösterisi annemin çok hoşuna gitti. Pobedinski’nin başka akıllıca sözler söyleyeceği tatlı beklentisi içinde gülümsedi, öylece dondu kaldı. Ancak öğretmen, dayımdan generallere özgü görkemli bir tanışma töreni, yani görmekli bir ”mm” sesiyle birlikte iki parmağını uzatma hareketi umduğu için dayım hoş bir gülümsemeyle sertçe elini sıkınca birdenbire korkuya kapıldı, kızarıp bozarmaya başladı. Birkaç kemkümden sonra, yersiz bir öksürüğe tutuldu, yana doğru uzaklaştı.

Dayım gülüyordu.
—Ne hoş, değil mi? Sırtına bir yeldirme geçirince kendini dünyanın en akıllı adamı sanıyor! Gene de çok beğendim öğretmeninizi, yemin ederim! Aptalca yeldirmesinin ayrı bir havası, gençlere özgü bir cakası var.
Tam o sırada geriye döndü, beni gördü.
—A. bu çocuk da kim?
Annem kızardı.
—Andriuşam bu benim. Tek avuntum.
Ben kumun üstünde ayaklarımı birbirine vurdum, yerlere kadar eğildim.
Dayım ellerimi dudaklarımdan aldı, saçımı okşadı.
—Genç çocuk... Genç çocuk... Adın Andriuşa, öyle mi? Hmm, demek öyle... Çok akıllı bir çocuğa benziyor, yemin ederim. Okula gidiyor musun?
Bütün anneler gibi benim anacığım da erdemlerimi abartıp bire beş kalarak derslerdeki başarılarımı, iyi huylarımı sayıp döktü; bense dayıma saygıda kusur etmemek için önünde eğilip selam üstüne selam çaktım. Anacığım bu fırsattan yararlanıp konuyu biraz değiştirdi, parlak yeteneklerim göz önüne alınırsa devlet hesabına askeri okula girmemin iyi olacağını söyledi. Ben gene saygıda kusur etmemek için gözlerimden yaşlar boşanarak ondan beni koruması altına almasını isteyecektim ki, dayım birden durdu, şaşkınlık içinde kollarını iki yana açtı.
—Aman Tanrım, bu da nesi!
Çiftliğimizin yöneticisi Fiodor Pelroviç’in karısı Tatyana İvanovna ana yoldan dümdüz bize doğru geliyordu. Bir elinde kolalanmış beyaz etekliği, öbür elinde uzun ütü tahtası vardı. Tam yanımızdan geçerken kirpikleri arasından ürkek ürkek konuğumuza baktı, yüzünde bir kızarıklık belirdi.
Dayım;
—Durum gitgide zorlaşıyor, kardeşçiğim, dedi. Bakıyorum, adım başı sürprizle karşılaşıyoruz sizin burada. Yemin ederim...
—Bizim konağın güzellik kraliçesi sayılır. Fiodor için taşradan bulup getirdik. Yüz fersah uzaktır gelin geldiği yer...

Tatyana Ivanovna’ya kaç kişi güzel derdi ki? Yirmi yaşlarında, kısaca boylu, balıketinde, düzgün görünüşlü, kara gözlü, karakaşlı, kırmızı yanaklı, hoş bir kadın düşünün. Ancak ne yüzünde, ne de bedeninde gözlerinizi dinlendireceğiniz cesur, kararlı bir çizgiye rastlayamazdınız; sanki doğa ana onu yaratırken kendinde büyük bir güven, esin eksikliği duymuş... Tatyana Ivanovna iyi huylu, biraz ürkek, utangaç bir kadındı; az konuşur, süzülür gibi sessiz yürür, seyrek gülerdi; yüzü de, tüm yaşamı da yalanmışçasına düz saçları gibi dümdüzdü. Dayım kadının arkasından gözlerini kısarak baktı, gülümsedi. Anam ise onun gülümseyen yüzüne gözlerini dikti, ciddileşti, içini çekti.
—Ah, ağabeyciğim, siz de bir türlü evlenemediniz gitti! dedi.
—Evet, evlenemedim...
—Niçin, peki?
—Sana nasıl söylesem, bilmem ki... Yaşam böyle oluştu kendiliğinden. Gençliğimde çalışmaya fazla daldım, yaşamaya pek aldırmadım, ama yaşamın tadını çıkarmak istediğimde de geriye dönüp baktığımda ellisini devirdiğimi gördüm. Geç kalmıştım. Neyse bu konuyu deşmeyelim. Canımı sıkıyor... İkisi birden içlerini çektiler, konuşa konuşa ilerlediler. Ben geride kalınca öğretmenimi bulmak, izlenimlerini paylaşmak üzere onu aramaya koştum.
Pobedinski avlunun ortasında dikilmiş, cakalı cakalı gökyüzüne bakıyordu. Başını iki yana sallayarak;

—Belli, çok kültürlü bir adam senin dayın, dedi. Onunla iyi anlaşacağımızı umuyorum.
Bir saat sonra anacığım yanımıza geldi. Soluk soluğa kalmıştı.
—Ah, dertler bitmiyor! dedi. Ağabeyimin uşağını biliyorsunuz, kapı gibi bir adam, ne mutfağa sığıyor, ne koridora; ona özel bir oda vermek gerekiyor. Ne yapacağımı şaşırıp kaldım. Ah, çocuklarım, sizin odayı ona versek de siz yan bölmeye, Fiodor’un oraya taşınsanız!
Biz bu işe gönülden razı olduk, neden derseniz, annemin gözünden ırak, daha serbest yaşamak bizim de istediğimiz şeydi.

Annem sızlanmalarını sürdürdü:
—Dert bir değil ki! Ağabeyim öğle yemeğini başkentliler gibi akşam yedide yiyeceğim, diye tutturdu. Ne yapacağımı şaşırdım, beynim almıyor. Yemeği akşam yediye kadar beklet-sek fırında kavrulur gider. Erkekler ev işlerinden ne anlar ki, onların aklı büyük şeylerde. Bu durumda iki kez yemek pişirmekten başka çıkar yol yok. Çocuklar, siz eskisi gibi öğleyin yersiniz, ben de ağabeyim için sabreder, akşamı beklerim.

Derin derin içini çekti, bana dayımın hoşuna gitmek için çaba göstermemi söyledi, mutfağa doğru hızlı hızlı yürüdü. Tanrı dayımı benim iyiliğim için gönderdiğinden Pobedinski ile ikimiz hemen o gün yan bölmeye taşındık, koridordan çiftlik yöneticimizin yatak odasına geçilen ara odaya yerleştik.

Dayıcığımın gelişi, yeni odaya taşınmamız sandığımız gibi yaşantımızı pek değiştirmedi; gene eskisi gibi tekdüze, sıkıntılı geçiyordu günlerimiz. Tek değişiklik, “konuğumuzun gelişi dolayısıyla” ders yapmaktan kurtulmamızda Derslerden serbest kalan, zaten okumayı sevmeyen Pobedinski odada karyolanın üstünde oturup uzun burnunu sağa-sola oynatarak düşünmekten başka bir şey yapmaz oldu. Eğer arada bir ayağa kalkarsa, yeni giysisini üzerine geçirip bakmak içindi; sonra karyolaya oturup gene suskun, düşüncelere dalıyordu. O sırada tek kaygısı, üzerine konan sinekleri eliyle vurup vurup öldürmekti. Öğle yemeğimizi yedikten sonra “dinlenmek” üzere yatıyor, bütün evi horultuya boğuyordu. Benim tüm yaptığım ise sabahlan akşama bahçede koşturmak, yan bölmede oturup uçurtma yapmaktı.
Dayımı ilk haftalar çok sık görmedik. Ne sineklere, ne sıcağa aldırmaksızın odasında oturuyor, durmadan çalışıyordu. Onun böyle odasından çıkmamacasına oturup masasına bağlanması bize açıklanması zor bir hokkabazlık gibi geldi. Düzenli çalışma nedir bilmeyen bizim gibi tembeller için dayımın çalışkanlığı mucizemsi bir şeydi. Sabah dokuzda masasının başına geçiyor, öğle yemeğine (akşamın yedisine) değin oradan ayrılmıyordu, yemekten gecenin geç vakitlerine değin gene öyle... Anahtar deliğine gözümü uydurup baktığımda gördüğüm tek şey, onun masa başında oturup çalışmasıydı. Çalışması da şuydu: Bir eliyle durmadan yazarken öbür eliyle bir kitabın sayfalarını çevirmek, ayaklarını sarkaç gibi sallamak, bu arada ıslık çalarak aynı ritmde başını öne, arkaya oynatmaktı. Çok dalgın, aynı zamanda uçarı bir görünümü vardı; sanki çalışmıyor, önündeki kâğıda artı, eksi işaretleri koyarak oyun oynuyordu. Dikkatimi çeken başka bir şey de sırtındaki kısa şık ceketi, boynundaki afili kravatıydı; anahtar deliğinden bile burnuma çarpan ince bir kadın esansı sürünüyordu. Odasından yalnız yemek yemek için çıkıyordu. Yemek yemesi de bir şeye benzese...

Anam şöyle sızlanıyordu bize:
—Ağabeyimi anlamıyorum bir türlü! Onun için her gün hindi, güvercin kesiyorum, kendi elceğizimle komposto pişiriyorum, onun yediği ise bir kâse el suyu ile parmak kadar el parçası; sonra sofradan kalkıp gidiyor. Biraz daha yemesi için yalvardığımda dönüp biraz süt içiyor. Nedir süt denen nesne? Bulaşık suyu gibi bir şey... İnsan bunca yemekle çok geçmez ölür. Yemesi için üzerine düştüğümde gülüp çeşitli şakalar yapıyor. Ah, iki gözümün hoşuna gitmiyor bizim yemeklerimiz!
Konakla akşamlar gündüzlerden daha neşeli geçiyordu. Güneş batıp da avluya uzun gölgeler düştü mü, bizler, yani Tatyana İvanovna, Pobedinski, ben yan bölmenin önündeki merdivenlere oturuyorduk. Karanlık basana değin hiçbirimizden çıt çıkmıyordu. Her şey yeni baştan konuşulduğuna göre görüşecek başka ne kalabilirdi ki! Dayımın gelişiyle yeni bir konu çıkmıştı, o da kısa zamanda konuşulup bitirildi. Sessiz oturduğumuz sürece öğretmenim Tatyana Ivanovna’nın yüzünden gözlerini ayırmaksızın içini çekip dururdu. O sıralar bu iç çekişlerin ne anlama geldiğini anlamazdım, şimdi düşünüyorum da pek çok şeyi açıklıyorlar.

Uzun gölgeler birleşip de kesintisiz bir gölge oluşturunca çiftlik yöneticisi Fiodor tarladan ya da avdan dönerdi. Fiodor’un benim üzerimdeki etkisi, ilkel, hatta korkunç bir adamınkinin aynısıydı. Kocaman kara gözlü, kıvırcık saçlı, karmakarışık sakallı, karayağız bir yüzü gözünüzün önüne getirin. Ruslaşmış bir çingenenin oğlu olan bu adam bizim Çuçuyev köylüsünün dilinde “kara şeytan” diye anılır olmuştu. Dış görünüşünü bırakın, huyunda-suyunda bile çingenelik vardı. Evinde oturamayıp günler boyu tarlada, avlakta gezmesi neyi gösteriyordu? Asık suratlı, hep öfkeli, suskun, kimseden çekinmesi olmayan bu çingene baskı denen şey tanımazdı. Anacığıma kabalık eder, bana hep “sen” der, öğretmenim Pobedinski’nin okumuşluğunu küçük görürdü. Gene de biz sinirli, hasta bir adam olduğunu düşünüp onu hoş görürdük. Anacığım ise çingene yaratılışına karşın son derece hamarat, dürüst biri olmasından ötürü onu severdi. Fiodor, karısı Tatyana Ivanovna’ya çingene aşkıyla tutkundu, ancak somurtuk, acı çeken bir adamın tutkunluğuydu bu. Bizim yanımızda karısına gönül alıcı tek söz söylemez, gözleri velfecir okurken aşağılayıcı tavırlar takınırdı.
Kırlardan dönünce öfke içinde tüfeğini küt diye bir yere dayar, gelip karısının yanına otururdu. Ev işlerini soran birkaç sözden sonra derin bir suskunluğa gömülürdü.
—Gelin hep birlikte türkü söyleyelim, derdim ben.
Öğretmenim gitarını ayarlar, zangoçların tok sesiyle “Engin ovalarda” türküsüne başlardı, biz de ona katılırdık. Pobedinski’nin sesi kalın, alçak sesle söyleyen Fiodor’unki tenor, benimkiyle Tatyana İvanovna’nınki ise tizdi.

Gökyüzü yıldızlarla kaplanıp kurbağaların ötüşü kesilince mutfaktan akşam yemeğimiz gelirdi. Merdivenlerden içeri girer, yemek yemeye koyulurduk. Pobedinski ile Fiodor öyle oburca, öyle gürültüyle yerlerdi ki, yedikleri elin kemiklerinin mi, yoksa çenelerinin mi çatırdadığını bilmezdik. Tatyana Ivanovna ile ben onlara kesinlikle yetişemezdik. Yemeğin biliminde biz yan bölmedekiler derin bir uykuya dalardık.
Gene böyle bir akşam vakti merdivenlerde oturup yemeğin getirilmesini bekliyorduk. Birden bir gölge belirdi, yerden bitmişçesine dayım Gundasov’u gördük karşımızda. Bizi uzun uzun süzdü, sonra ellerini çırparak neşeyle güldü.
—Doğa güzellikleri! Aya bakıp türkü söylüyorlar! Yemin ederim çok güzel! Ben de sizlerle birlikle oturup hayal kurabilir miyim?

Suskun, bakıştık. Dayım en alçak basamağa olurdu, esnedi, gökyüzüne baktı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Evimize gelen dayımla ta ne zamandan beri konuşmaya can atan Pobedinski bu fırsattan yararlanıp ilk sözü açtı. Onun akıllıca konuşmalar için değişmeyen tek konusu vardı: Salgın hayvan hastalıkları. Öyle olur ki, bin kişilik bir topluluğa düşersiniz, bin değişik yüzden yalnız bir tanesi zihninizde yer eder. İşte bunun gibi Pobedinski’nin aklında da altı ay okuduğu veterinerlik fakültesinden bir tümce kalmıştı: “Salgın hayvan hastalıkları ülke ekonomisini önemli derecede zarara uğratmaktadır. Bu hastalıklara karşı koymak için halkla devlet el ele vermelidir.” Bu tümceyi söylemeden önce Pobedinski birkaç kez boğazını temizledi, heyecandan birkaç kez de yeldirmesinin önünü kavuşturdu. Öğretmenimin söylediklerini duyunca dayım ona dik dik baktı, burnundan güler gibi sesler çıkardı. Bizleri süs mankeniymişiz gibi süzdükten sonra;

—Yemin ederim, çok hoşuma gitti, dedi. Yaşam işte tamı tamına böyledir... Gerçek dediğimiz şey başka türlü nasıl olabilir?
Tatyana Ivanovna’ya döndü birden;
—Pelageya Ivanovna, siz niçin susuyorsunuz?
Kadıncağız ulandı, kesik kesik öksürdü.

—Hadi, durmayın, konuşun, türkü söyleyin, dans edin! Niçin zaman yitiriyorsunuz? Kahrolası zaman durmuyor ki, hep koşuyor... Yemin ederim, bir süre sonra geriye dönüp baktığınızda yaşlanıverdiğinizi anlayacaksınız! İşte o zaman geç kaldığınızın resmidir. Onun için, Pelageya Ivanovna... boş durmayın, hep bir şeyler yapın!

O sırada akşam yemeğimiz geldi. Dayım da bize katıldı, yan bölmedeki odamıza geçtik. Bir yandan bize bakarken lam beş börek ile bir kazkanadı yedi. Onu duygulandırmış, iştahını açmıştık. Değerli öğretmenim ne yumurtlasa, Tatyana İvanovna ne yapsa onu heyecanlandırıyor, hoşuna gidiyordu. Yemek bilip de Tatyana Ivanovna bir köşeye çekilerek örgü işine başladığında dayım gözünü kadının ellerinden ayırmadı, hep gevezelik elli.
—Dostlarım, bir gününüzü dahi boş geçirmeyip yaşamanıza bakın... Tanrım sizi bugünü yarın için feda etmekten korusun! Yaşadığınız anda gençlik, esenlik, ateş vardır; yarın ise bir aldatmaca, bir hiçtir. Yirmi yaşını bulduğunuzda yaşamaya başlamalısınız.
Bir ara Tatyana Ivanovna lığını düşürdü. Dayım hemen atıldı, lığı yerden aldı, bir selam çakarak Tatyana Ivanovna ’ya verdi, işte o zaman ilk kez yeryüzünde Pobedinski’den daha ince insanların var olduğunu anladım.
—Evet, seviniz, evleniniz, saçmalıklar yapınız, diye sıraladı dayım. Bana sorarsanız, saçmalıklar, yaşamın anlamını kavrama çabalarımızdan daha sağlıklı, daha yaşam doludur...

Öyle uzun konuşuyor, öyle laflar sıralıyordu ki, canımıza lak elli en sonunda. Ben bir köşede sandığın üstüne çöreklenmiştim, onu dinlerken uyuklamaya başladım. Canımı sıkan başka bir şey de bir kerecik bana dikkat etmemiş olmasıydı. Odamızdan gittiğinde saat gecenin ikisini bulmuş, o sırada uykuya dayanamayıp çokları sızmışım ben.
O akşamdan sonra dayım her karanlık çöküşle yan bölmeye uğrar oldu. Bizimle birlikle yemek yiyor, şarkı söylüyor, hep aynı konuda saat ikiye değin durmadan gevezelik ediyordu. Odasındaki akşam ve gece çalışmaları son buldu, anacığımın hindilerini, kompostolarını yemeyi öğrenince de gündüz çalışmaları bitli. Sonunda masasından kopmuş, “canlı yaşama” dönmüştü. Gün boyu bahçede geziniyor, ıslık çalıyor, işçileri bir şeyler anlatmaya zorlayarak çalışmalarını engelliyordu. Gözüne Tatyana Ivanovna Tasladığında onun yanına koşuyor, elinde bir şey taşıyorsa yardım etmeyi öneriyordu. Bütün bunlardan müthiş utanıyordu kadıncağız.

Yaz ilerledikçe dayım daha uçarı, dalgın, fıldır fıldır bir adam oldu. Çok geçmeden Pobedinski ona karşı duyduğu tüm güveni yitirdi.

—Amma dar görüşlü bir adammış senin dayın! Devlet ricalinde üst rütbede birine hiç benzemiyor. Doğru dürüst konuşmasını bilse bari. O da yok! Her sözün sonunda “yemin ederim ki” demiyor mu, sinir oluyorum. Hiç hoşlanmadım ondan!

Dayım yan bölmeye dadandığından beri gerek Fiodor’da, gerekse Pobedinski’de birtakım değişiklikler oldu. Fiodor ava çıkmayı bırakıp eve erken dönmeye, karısına daha bir öfkeyle bakmaya başladı. Suskunluğu ise iyice arttı. Öğretmenime gelince, hayvanların salgın hastalıklarından konuşmaktan vazgeçip somurtkan biri oldu, hatta alaycı bir sırıtkanlık gelip yerleşti yüzüne.

Bir keresinde dayımın bizim yanımıza doğru geldiğini görünce;
—A bizim sıçan yavrusuna bakın! dedi.
Onlardaki bu değişikliğin dayıma karşı duydukları kırgınlıktan ileri geldiğini sanıyordum. Dayım dalgınlıktan ikisinin adını birbirine karıştırıyordu, hangisinin öğretmen, hangisinin Tatyana İvanovna’nın kocası olduğunu bile öğrenememişti. Tatyana İvanovna’ya da kimi zaman Nastasya, kimi zaman Pelageya, kimi zaman Yevdokiya diyordu. Bizleri fazlasıyla beğenmesi, bizimle birlikle coşup gülmesi, şaklabanlık yapması onu gözümüzden düşürmüştü. Ancak asıl neden bu kırgınlıklar değildi, şimdi anlıyorum da daha ince duygular söz konusuydu.

Hiç unutmam; bir akşam ben gene sandığın üstüne kıvrılmış, uykuyla boğuşuyordum. Göz kapaklarım ikide bir kavuşuyor, gün boyu koşturmaktan yorgun düşen bedenim yana kayıyordu. Ben uyumamak için direndim, gözlerimi dört açtım. Vakit gece yarısını bulmuştu. Tatyana İvanovna, her zamanki gibi yanakları pembe pembe, küçük masanın başında, sessizce kocasına gömlek dikmekteydi. Bir köşede Fiodor, suratı bir karış asık, karısına dik dik bakıyor; öbür köşede Pobedinski, boynu yüksek yakasının içine gömülmüş, öfkeli öfkeli soluyor. Dayım da kendi düşünceleri içinde odada habire tur atıyor... Ortalıkta büyük bir sessizlik vardı, yalnız Tatyana Ivanovna’nın elindeki keten bezi hışırdıyordu. Bir ara dayım durarak Tatyana Ivanovna’nın karşısına dikildi.

—Sizler öylesine genç, taze, iyisiniz ki, sizlere imreniyorum! dedi.
Burada kaldığım sürece sizlere bağlandım, bir gün yanınızdan gideceğimi düşündükçe yüreğim sızlıyor... içtenlikle söylüyorum, inanın bana!
Uyku göz kapaklarımı ağırlaştırmış, uyuyakalmışım. Bir gürültüyle gözlerimi açlığımda dayımı Tatyana Ivanovna’nın karşısında duruyor gördüm. Duygu dolu bakışlarını onun yüzünden ayıramıyordu, yanakları alev alevdi.
—Yaşamı heder olmuş bir adamım ben! dedi. Hiç yaşamadım desem yeridir! Yüzünüzün tazeliği bana boşa giden gençliğimi anımsatıyor, ömrümün sonuna dek karşınızda durup yüzünüze bakmaya razıyım. Sizi seve seve yanımda Petersburg’a götürürdüm.
Fiodor hırıltılı sesiyle;
—Bunları niçin söylüyorsunuz? diye sordu.
—Sizi çalışma masamdaki camın altına kor, hem kendim seyreder, hem başkalarına gösterirdim. Pelageya İvanovna, biliyor musunuz, bizim orada sizin gibilere pek tasalanmaz. Bizde zenginlik, debdebe, hazan da güzellik bulunur da gerçek yaşam... Şu sağlıklı huzur bulunmaz...

Böyle diyerek Tatyana Ivanovna’nın önüne olurdu, elini elinin içine aldı. Gülerek;
—Söyleyin bakalım, benimle Petersburg’a gelir misiniz? Ya! Hiç olmazsa elinizi götüreyim. Ah, ne güzel bir el! Onu da mı vermiyorsunuz? Ah, sizi cimri, elinizi öpmeme bari izin verin!
Bu sırada sandalyelerden biri küt diye yere yuvarlandı. Ayağa fırlayan Fiodor ağır ağır karısına doğru yürüdü. Ona yaklaşmasıyla küçük masaya yumruğunu indirmesi bir oldu.
—Hayır, böyle şeylere izin veremem! diye bağırdı boğuk bir sesle.
Fiodor’la birlikte Pobedinski de ayağa fırlamıştı. O da, yüzü sapsarı, öfkeli, Tatyana Ivanovna’ya sokuldu, yumruğunu masaya vurdu.
—Ben de... ben de izin vermem!
—Ne var? Ne diyorsunuz? diye şaşırdı dayım.
Fiodor masaya bir yumruk daha indirdi.
—Böyle şeylere izin vermem!

Dayım yerinden hopladı, korkulu korkulu gözlerini kırpıştırmaya başladı. Bir şeyler söylemek istiyor, ama şaşkınlıktan, korkudan ağzını açamıyordu. Bunun üzerine utangaç utangaç gülümsedi, şapkasını bile orada unutarak, paytak adımlarla yanımızdan uzaklaştı. Az sonra anacığım koşarak odamıza girdiğinde büyük bir tedirginlik içindeydi. Fiodor ile
Pobedinski’yi ise iki demirci gibi karşılıklı eğilip kalkarak masayı yumrukluyorlardı.
—Burada neler oluyor? Ağabeyim niçin kötüleşti? Ne yaptınız ona? diye sordu anacığım.
Ancak Tatyana Ivanovna’nın solgun, ürkmüş yüzüne bakınca, sanıyorum, her şeyi anladı. Başını sallayarak içini çekli.

—Bırakın artık masayı yumruklamayı! Fiodor, kes dedik sana! Ya siz, Yegor Alekseyeviç? Size de ne oluyor?
Pobedinski irkildi, ulanarak kendini toparladı. Fiodor bir ona baktı, bir karısına; sonra odada dolanmaya başladı. Anacığım yanımızdan ayrılır ayrılmaz gördüğüm şeyi kötü bir düş gibi hiç unutmam. Fiodor öğretmeninin yakasını topladı, onu hop diye havaya kaldırdı, kapıdan dışarı fırlattı.

Sabah uyandığımda öğretmenimin yatağı boşlu. Onun nerede olduğunu sordum, dadım fısıltıyla, kırılan kolunu sardırmak için erkenden hastaneye götürdüklerini söyledi. Bu haber beni çok üzdü, bir gün önceki rezilliği anımsayarak avluya doğru yürüdüm. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı; çıkan rüzgâr önüne kattığı tozu, toprağı, kâğıt parçalarını, tüyleri sürükleyip götürüyordu. Yağmur kokusu vardı havada. İnsanlarda olsun, hayvanlarda olsun bir sıkıntı seziliyordu. Konağa girdiğimde hizmetçiler ayaklarımı döşemeye pat pal vurmamamı söylediler. Baş ağrısı tutan anacığım yatakta yatıyormuş. Eh, evde bana yapacak bir şey kalmamıştı. Avlu kapısından dışarı çıktım, oradaki bir banka oturdum. Bir gün önce gördüklerime, işittiklerime bir anlam vermeye çalışıyordum.
Bizim avlu kapısından başlayan yol demirci dükkânını, hiç kurumayan su birikintisini dolandıktan sonra büyük posta yoluna kavuşurdu. Çevrelerinde toz kümelerinin uçuştuğu telgraf direklerine, tellere sıralanmış uykulu kuşlara baktım. İçimi öyle bir sıkıntı sardı ki, oracıkta ağlamaya başladım.

Karşıdan, posta yolundan toz bulutu içinde bir araba gözüktü. Arabanın içi tıklım tıklım insan doluydu; bunlar, manastıra ayine giden kentliler olmalıydı. Araba daha gözden silinmemişti ki, bir çift alın çektiği bir fayton belirdi arkasından. İlçe karakol komiseri Akim Nikiliç arabacının kemerinden tutmuş, ayakla dikiliyordu. Asıl şaşılacak durum ise faytonun bizim yola sapması, oturduğum bankın önünden geçerek avluya girmesiydi. Ben daha polis komiserinin bizde ne işi olduğunu anlamaya çalışırken üç alın koşulduğu, gürültülü bir araba daha çıktı ortaya. Arabada ilçe emniyet amiri vardı, sürücüsüne bizim avlu kapısını gösteriyordu.

Toza toprağa bulanmış emniyet amirine bakarken, “Bizde ne işleri var bunların? Herhalde Pobedinski bizim çiftlik yöneticisini şikâyet elli, onlar da onu hapse götürmek için geldiler.” diye düşündüm.
Tahminlere dayanarak karar vermek kolay değildir. Meğer iki araba asıl gelecek olanın öncüsüymüş, çünkü beş dakika bile geçmeden gösterişli bir kupa bizim kapıdan içeri süzüldü. Önümden ansızın geçmesi öyle beklenmedik bir olaydı ki, kupanın penceresinden ancak kızıl bir sakal seçebildim.
Şaşkınlık içinde, üstelik kötü şeyler sezinleyerek konağa doğru seğirttim. Konağın girişinde ilk karşılaştığım anacığım oldu. Beli-benzi almıştı, arkasından erkek seslerinin geldiği salon kapısına korkuyla bakıyordu. Belli ki konuklar apansız, lam baş ağrılarının ortasında bastırmışlardı.
—Kimler geldi, anne? diye sordum
O sırada dayımın sesini duydum:
—Kardeşçiğim, bir şeyler çıkaracaksın, değil mi? Vali geldi, yemek hazırla da karınlarını doyuralım.
Anacığım korkudan ölecek gibiydi.
—Karınlarını doyuralımmış! Söylemesi kolay! Şimdi ben ne hazırlayayım? Bu geçkin yaşımda rezil oldum!

Anacığım iki eliyle birden başını tuttu, mutfağa koştu. Valinin ansızın gelişi herkesi ayağa kaldırmış, çiftliğin attım üstüne getirmişti. Konakla büyük bir kırım başladı. On kadar tavuğa, beş hindiye, sekiz ördeğe kıyıldı. O telaş içerisinde anacığımın gözdesi, kaz sürümüzün ağababası erkek kaz bile kellesini kurtaramadı. Ahçımız, arabacılar çıldırmış gibiydiler; ne yaşına, ne cinsine bakmaksızın ellerine geçirdikleri kümes hayvanlarını doğruyorlardı. Bilmem hangi yemeğe terbiye olacak diye benim iki taklacı güvercinin de kafası gitti. Anacığım için erkek kaz neyse benim taklacı güvercinlerin değeri de aynıydı. Bundan dolayı valiyi uzun süre bağışlayamadım.

Akşamleyin vali ile çevresindekiler karınlarını tıka basa doyurduktan sonra arabalarına doluşup gittiklerinde şölenden arla kalanlara bakmak için konağa gittim. Anacığım ile dayım salondaydılar. Dayım ellerini arkasına bağlamış, sinirli sinirli dolaşıyor, durmadan omuzlarını oynatıyordu. Anacığım bitkin bir durumdaydı, yüzü çökmüştü, kanepede otururken hasla bakışlarla ağabeyinin hareketlerini izliyordu.

Dayım;
—Kardeşçiğim. beni bağışla ama böyle yapılmaz! diye homurdandı. Seni valiyle tanıştırıyorum, sen elini bile uzatmıyorsun! Adamcağız öyle ulandı ki! Ben de ne yapacağımı şaşırdım. Sadelik güzel bir şey, ama her şeyin bir sınırı vardır. Yemin ederim... Hazırladığın yemeğe gelince... Hatırlı konuklara böyle yemek çıkarılır mı? Dördüncü sırada verdiğin o paçavra gibi şey neydi?
—Tatlı terbiye ile hazırlanmış ördek kızartmasıydı.
—Ördek kızartmasıymış! Bağışla beni ama kardeşçiğim... midem cayır cayır yanıyor. Hasla elli beni...
Dayım suratını ekşitti, ağlamaklı bir yüzle;
—Valiyi de şeytan nereden çıkardı karşımıza! dedi. Sanki bize gelmesi çok önemliydi! Of, yanıyor midem! Ne uyuyabiliyor, ne çalışabiliyorum... Bütün düzenim bozuldu... Bu da mı gelecekli başımıza! Can sıkıntısından patlarken çalışmadan nasıl vakit geçirirsin? Al işte, gene şuramda ağrılar başladı!
Kaşlarını çattı, adımlarını sıklaştırdı. Anacığım alçak sesle sordu:
—Ağabeyciğim, yurt dışına gitmen kaça çıkar sana?
—En azından üç bin ruble... Ama nerede bulurum bu parayı? Tek kuruşum kalmadı. Ah, yanıyor midem!
Dayımın sesi ağlamaklıydı. Bir an durdu, bulutlu gökyüzüne kederle baktı, yeniden gezinmeye başladı.
Bir sessizlik çöktü ortalığa... Anacığım kutsal tasvirlere baktı baktı, derin düşünceler içindeydi... Sonra birden ağlamaya başladı.
—Peki, üç bin rubleyi vereceğim size, dedi.

Birkaç gün sonra kocaman bavullar istasyona gönderildi, ardından da müsteşar dayım yola koyuldu. Anacığımdan ayrılırken gözyaşı döktü, ellerinden dudaklarını alamadı bir türlü. Arabaya bindiğinde yüzü çocuklar gibi neşeliydi. Mutlu, parlayan bir yüzle arabaya rahatça kuruldu, ağlayan anacığıma eliyle veda işareti yaptı, bir an duralayarak bakışlarını bana dikti. Yüzünde son derece büyük bir şaşkınlık belirmişti.

—Bu çocuk da kim? diye sordu anacığıma.
Ulu Tanrı’nın dayımı benim için gönderdiğini ağzından düşürmeyen anacığım bu soru karşısında sanki çarpıldı. Oysa benim buna aldırdığım yoktu. Sevinçli yüzüne bakarken her nedense ona çok acıyordum. Daha fazla dayanamadım, koşup arabaya tırmandım, bu uçarı, uçarı olduğu için de bütün insanlar gibi zayıf adamı sımsıkı kucakladım. Gözlerinin içine bakıp, hoş bir şey söylemek için;
—Dayı, siz hiç savaşa katıldınız mı? diye sordum.
Dayım yanaklarımdan öptü.
—Ah, sevimli çocuk, yemin ederim ki... Ah, nasıl da doğal her şey burada... yemin ederim...
Araba yola dizildi... Ben dayımın ardından bakakaldım, “yemin ederim” sözü uzun süre çınladı kulaklarımda...

Üye Girişi