Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

MÜZEVVİR –ÜMMÜHAN YAPAR

Vah zavallı gelinceğiz, saat bilmem kaç oldu bak hâlâ ortada yok kaçası olacak hayırsız, dedi, karşı dairenin kapısını gözetlemek için yapıştığı kapının merceğinden gözlerini ayırmadan. Antrede kendisine kırmızı görmüş boğa gibi bakan eşine döndü. Vedat Bey dişlerinin arasından gıcırtılı bir “Ya sabır!” çekerek salona yöneldi.

Müzeyyen Hanım, apartmanın ayaklı gazetesiydi. Çukura düşmüş, çipil, boncuk mavisi gözlerinin „ da termal kameralar yaya kalırdı. Gözlerinin altındaki yeşil torbalar onu iyice korkunçlaştırırdı. Kocaman ağzının tamamlayıcısı, incecik, her ân insanla alay ediyormuş hissi veren içe bükülmüş ince dudaklarıysa hiçbir tarife sığmazdı. Başörtüsünün önünden büyük bir özenle çıkardığı, teniyle san siyah olan meçli bir tutam saçını da unutmamak lâzım. Dedikodu ve jurnal zevkini körükleyen kendi yaşıtı terzisinde diktirdiği, kocaman güllü, kilolu vücudunu neredeyse saran desenli emprime elbiselerinin onda nasıl durduğunu görmeden anlamak imkânsızdı; Hele o konuşma şekli, hele o konuşma şekli... Dişlerinin arasından tıslayarak çıkan peltek kelimeleri... Kısık, umacı hikâyesi anlatan haminnelerin ses tonuna on çeken hırıltılı hançeresi ile bir vakaydı o.

Bundan başka öğrendiği bilgileri -üzerine kendisinin hayatî yorumlarını katmadan diğer dairedeki kadınlara bir bir aktarmadan, apartmanda kendi gündemini oluşturmadan rahat da etmezdi. Kim, nerede, ne zaman, ne yapmış, bu durumda neler olabilirmiş, hepsi ondan sorulurdu.

Meselâ birinci kata taşınan üniversite talebelerinin asayişi bozup bozmadığı meselesi. Apartmanda gelin vardı, kız vardı, dikkatli olmak lâzımdı. Gerçi efendi efendi okullarına gidip geliyorlardı. Taşınalı dört ay olmasına rağmen kimseye bir zararları da dokunmamıştı. Hatta bir-iki defa apartman kapısında karşılaştıklarında başlan önlerinde “Hayırlı günler teyzeciğim, müsaade ederseniz yardım edelim.” diyerek pazar malzemeleriyle tıka basa doldurduğu ve güç belâ taşıdığı poşetleri elinden alıvermiş, merdivenleri ikişer, üçer basamak çıkarak bir çırpıda dairesinin önüne bırakmışlardı. Sonra da bir teşekkür etmesine bile fırsat bırakmadan kendi evlerinin olduğu kata inmişlerdi. Ama neme lâzım, adı üstünde delikanlıydılar işte, temkinli olmakta, hâl ve hareketlerini kontrol etmekte fayda vardı.


İkinci katta, kendisinin tam karşı çaprazında yaşayan Vesile nine ile Mahmut dede de Müzeyyen Hanım’ın radar alanında idi. Mahmut dede her gün akşam eve kaç poşetle gelirmiş? Zile kaç kere bastıktan sonra kapı açılırmış? Oğulları, kızları zavallı ihtiyarcıkları ziyarete gelir miymiş, gelmez miymiş? Vesile nine çöp poşetini bir akşam önce saat kaçta kapının önüne bırakmış? Kapıcı onların çöpünü almış mı, yoksa kovanın içinde mi bırakmış? Mahmut dede, emekli aylığını almaya gittiğinde kuyrukta çok uzun beklemiş mi, beklememiş mi? Beklerken tansiyonu yükselmemiş mi, yükselmemiş mi?

- Kendisinin tam üstündeki dairede oturan makine mühendisi ile karısı Makbule ayda kaç kere kavga ediyor ardı? Evlerine haftada kaç gün misafir geliyordu, gelenlerin kaçı çocuklu misafirdi? Evin biri dört, diğeri altı yaşındaki kızı ve oğlu gün içinde kaç kere kavga edip, kaçında annelerinden dayak yiyordu? Bunları bilmek de Müzeyyen Hanım’ım aslî görevleri arasındaydı.

Dördüncü katta oturan bankacıyla karısı Hâle Hanım’ın da onun haber ağından kurtulamadığını söylemek lâzım. Hâlim Bey kaç yıldır şimdiki çalıştığı bankada çalışıyordu? Eşiyle nasıl tanışmışlardı? Aileler önce neden karşı çıkmış, sonra ne sebeple kabul etmişlerdi bu evliliği?

Ya en üst kattaki, asansörün sağındaki dairede oturan Çaçaroz Nazmiye ve kocası Sarraf Hamit? Onlar kaçabilmişler miydi bu hafiyelik çalışmalarından. Deli deliyi görünce değneğini saklarmış. Çaçaroz, nihâyet bir gün ikindi çayı içme bahanesiyle evine gelen Müzeyyen Hanım’ın sorularına tek tek cevap vermişti de basları rahata ermişti.

Apartmanın diğer dairelerindeki kadınlar, önceleri bu orta yaşlı, çenesi ve dedektif zekâsı pek bir kuvvetli kadından rahatsız olmuşlar; ama sonra kendileri de bu jurnal faaliyetine bir şekilde alışmışlardı. Ne de olsa apartman içi amme hizmeti yapıyordu kadın. Ama adının yanına “müzevir” sıfatını yakıştırmayı da ihmâl etmemişlerdi... O günden sonra Müzeyyen Hanım, olmuştu Müzevir Müzeyyen.

Her şey bir yana da şu karşı daireye yeni taşınan gelin ve kocası hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Yılların Müzeyyen’i tam karşısına taşman komşu hakkında, üstelik neredeyse iki ay olmasına rağmen hiçbir şey öğrenemeyecekti, olacak iş miydi? Birkaç defa diğer komşu kadınlardan bilgi almaya çalıştıysa da, eli boş dönmüştü apartman içi dedikodu faaliyetlerinin merkezi ikindi çaylarından. Kadınlar biraz müstehzi, biraz da şaşkın:

-Valla Müzeyyen Hanım, sen öğrenemediysen kimseler bir şey öğrenemez onlar hakkında, diyerek bu konudaki şöhretine gölge düştüğünü ima etmişlerdi.

Sırf bu sebepten kesinlikle, karşı komşusu yeni gelinle kocasına ait bilgileri de bir ân önce kendi dağarcığına katmalıydı. Kapının merceğinden karşı daire ile ilgili hafiyelik faaliyetlerinin başlamasında milat bu saiktı. Son bir haftadır bu mesele üzerine daha bir ciddiyetle eğilmiş, gözü kapının merceğine yapışmış kalmıştı. Allah’ın merak damarını eksik bıraktığı şu asabî kocasının kızmasından korkmasa işini gücünü bırakıp kapının önünde sabahlayacaktı ama...

Bu kadarıyla bile birkaç şey öğrenmişti. Meselâ adam haftada iki gece evine on iki sularında geliyor, kapıyı “tık tık tık, tık” diye parolalı olarak çalıyordu. Kapı ikiletmeden hemen açılıyor, kadın kocasını sessizce içeri alıyordu. İçen girdikten sonra da kavga sesine benzeyen hiçbir gürültü gelmiyordu. Aslına bakarsanız hiç ses gelmiyordu. Bir erkek, haftada iki gece, saatin on ikisinde nereden gelirdi böyle. Hadi o geliyor, karısı niye hiç ses çıkarmıyordu. Allah bilir neler söyleyip kandırıyordu gül gibi gelini...

Meraktan orta yerinden çat diye çatlayıverecekti.

Birkaç gece de uykusunu bunun için kaçırdıktan sonra kendince buldu sebebini adamın geç gelmesinin. Yoksa bu adam... Evet evet! Başka ne olabilirdi ki İçinden ateş püskürüyordu adama. Şöyle gencecik karısını bırakıp da… Tövbe tövbeeee… Geline acımaya başladı için için.
Ne yapıp, ne edip uyandırmalıydı bu körpe yavrucağızı. Kendisinin hiç çocuğu olmamıştı. Ama eğer olsaydı herhâlde bu kızcağız yaşında olurdu. Yirmi beş yıl evliğinde hiç olmayan kızı yerine koydu tazeyi. Şimdi daha bir acil görüyordu bu meselenin hâllini.

Kocasına bir iki defa fikrini söylemeye, dertlendiği konuyu açmaya çalıştıysa da, kıpkırmızı kesilmiş yüzünü, oklava gibi olan boyun damarlarını, sıkılmış yumruklarını fark edince sustu, oturdu. Ama susmakla olmazdı, bir şeyler yapmalıydı. Bir bahaneyle kocası evde yokken kızcağızın evine gitmeli, meseleyi anlatmalı, bir İnsaniyetlik yapmalıydı. .

Arayan bulurmuş. Son ve en çarpıcı bomba haberi apartmandaki diğer kadınlara anlattı. Onları da ayarttı. Strateji hazırdı, hoş geldine gitmek bahanesiyle gidecek ve gelinin gözünü açacaklardı. Artık apartmanın tek gündemi vardı, bu yeni gelini aymazlık uykusundan uyandırıp, duruma bir hâl çaresi bulmak.

Körpenin kapının önündeki kovaya çöp koyduğu bir günü yakaladı,

- Merhaba kızım, dedi. Yarın müsaitsen apartmandaki komşular olarak sana ikindi çayına, hoş geldine gelmeyi düşünüyorduk da…

-Tabi efendim, memnuniyetle. Buyurun, müsaidim.

Yüzünü tam olarak ilk o zaman gördüğü tazeye bakınca içi eridi.

- Vah zavallı kızcağız, ne kadar da güzelmiş, ay parçası gibi. Amaan. Yalan dünya... İnsanın kaderi güzel olmalı. Düşmüş bir kadir kıymet bilmeze. Hem de hiçbir şeyden habersiz...
O gece sabah olmadı... Vatan kurtarmaya azmetmiş askerlerin, savaş öncesi vakur sessizlik hâli vardı Müzeyyen Hanım’da. Kolay mıydı canım, bir yavrucağı daldığı saflık uykusundan uyandıracak, ona kocasını yeniden avucuna alma taktikleri verecek, belki de bir yuvayı kurtaracaktı. Vedat Bey, karısındaki olağanüstülüğü fark ettiyse de artık onun araştırma, inceleme ve jurnal faaliyetlerinden bıkıp usandığı için, dönmüş arkasını uyumuştu...
Ertesi gün ikindi olmak bilmedi. Müzeyyen Hanım, sabahtan kocasını alelacele yolladıktan sonra zaman öldürmek için her gün izlediği kadın programlarını mı izlemedi, heyecan ve hırsla evdeki kuruyemişleri mi bitirmedi. Ütülükteki çamaşırları mı ütülemedi. Evi şöyle bir derleyip toparlayıp, vitrin dantellerini mi düzeltmedi. Oturma odasındaki fiskos masasının yerini en az üç-beş kere mi değiştirmedi. Ama ne mümkündü. Dakikalar gün, saatler yıl ölmüştü.

Nihayet, vakit geldi çattı. Hemen üstüne bir şeyler geçirdikten, apartmandaki kadınlarla kurduğu telefon zinciriyle haberleşmeyi sağladıktan beş dakika sonra herkes Müzeyyen Hanım’ın kapısının önünde toplanmıştı bile. Bugün dananın kuyruğu kopacaktı...
Sakin olmaya körpenin çalışarak zile bastılar. Kapıyı açan yüzünün güzelliğine bilmeyen kocasına da bir o kadar diş bilemişlerdi içlerinden. Kendilerine gösterilen odaya geçtiklerinde evin sade ama bir o kadar da zarif döşenmiş salonuna oldular. Ev sahibesi ayakkabıları düzelttikten sonra, salona misafirlerinin yanına geldi, sonra, salona misafirlerinin yanına geldi,

Hoş geldiniz, ben Nergis. Tanıştığımıza memnun oldum diyerek, büyüklerin ellerini öptü, yaşıtlarıyla tokalaştı.

Sarıya çalan dalgalı, beline kadar uzayan saçları, samimiyetinin ifadesi pırıl pırıl gözleri, tertemiz mâsum yüzü, topuklarına kadar uzanan kadife elbisesiyle bir edep âbidesi duruyordu karşılarında. Efsunlanmışlardı. Şimdi ona gerçekleri anlatmak daha bir zorlaşmış, hatta imkânsızlaşmıştı.

Hoşbeşten, hâl hatır sorup kısa yollu tanışmadan sonra, Nergis’in ikramlar için mutfağa gittiği sırada hemen bir fiskos başlamış, hiçbiri daha ilk tanışmada felâket haberini veren olmak istememişti.

_ Olmaz, valla olmaz. Ben yapamam bu işi.

_ Al benden de o tadar, baksana masuma. Ne kadar da mutlu.

- Ya… zavallıcık… Ben hiç yapamam. Üstelik siz büyüksünüz. Bu haberi vermek büyüklere düşer.

- Kızım bunun büyüğü küçüğü var mı? Vereceğimiz haberden sonra ne hâle gelecek kim bilir mâsum...

- Bana bakmayın. Siz söyleyemezseniz ben hiç söyleyemem

Nihâyet, bu operasyonun komutanı Müzeyyen Hanım ileri atıldı. Sıkma baş başörtüsünü çenesinin altına iyice bağlayıp düzeltip kafasını iki yana salladı:

— Tamam tamam. Ben söylerim. Size güvenilmeyeceğini biliyordum zaten. Vay vicdansızlar vay! Bu felâket sizin kızınızın, kız kardeşinizin başına gelseydi o zaman da böyle susacak mıydınız?

Tam bu sırada genç ev sahibesi kapıdan ellerinde tabaklarla girdi, onların endişeli fısıltılarına bir anlam veremedi. Hepsi, döktüğü süt kabının başında suçüstü yakalanan kedi gibiydi. Nihâyet Müzeyyen Hanım’a bir kaş göz işareti yapıp söze girmesini istediler.

Nergis, merak içinde neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Onlara, “Buyurun, âfiyet olsun.” derken tedirginleşti.

Büyük bir ciddiyetle boğazındaki gıcığı temizledikten sonra, Müzeyyen Hanım:

- Eeee, daha daha nasılsın kızım, iyi misin?

- E, evet ben iyiyim de? Siz... Siz nasılsınız?

- Çok şükür yavrum, biz de iyiyiz. Kızım merakımızı mazur gör. Sana bir şey soracağım kızmazsan.

- Estağfurullah, buyurun.

- Ne kadarlık evlisin?

- Bir yıllık evliyim. Şey... Neden sordunuz?

- Hiiç, öylesine... Beyin ne iş yapıyor?

- Öğretmen...

- Epey meşgul herhâlde?

- Yoo... Neden böyle dediğinizi anlayamadı?

- Haftada iki akşam bayağı geç geliyor da..

Nergis şaşkınlıkla karışık zoraki bir gülümsemeyle,

- Maşallah ne kadar da dikkatlisiniz.

Müzevir, hafif paylamayla karışık bu sözlere hiç aldırış etmeden sorgulamasına devam etti. '

- Beyinle severek mi?

- Anlamadım?

Peki, mutlu musun yavrum?

Nergis’te şaşkınlık doruk noktadaydı. Odaya ağır bir sorgu odası havası çökmüştü. Çalan kapı zili hepsini yerinden zıplattı.

— Ah, eşim olmalı. Haftada iki gün iş çıkışı sütnine-sinin yanına uğruyor, geç saatlere kadar onun işlerini yapıyordu. Biraz da hâl hatır soruyor, sonra da eve geliyordu. Yine de yaşlı kadın, tek başına yaşıyor. Ona bir şey olmasından çok korkuyorduk. Çok şükür, aylar süren uzun ısrarlarımızdan sonra, geçen akşam kabul etmiş teklifimizi. Nazım okuldan izin alıp, ninemizi eve getirecekti. Odur mutlaka.
Yeni gelin yıldırım hızıyla kapıya yöneldi...

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi