Kullanıcı Oyu: 3 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

İlk romanı Kiralık Konak'tan son romanı Hep O Şarkıya kadar Türk toplumu­nun sosyal ve siyasal görüntüsünü romanın arka plandaki konusu yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974);

 çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Abdülhamit döneminde geçirmiş, Meşrutiyet döneminin hürriyet ortamında edebiyat dünyasına atılmış, işgal yıllarına ve kurtuluş mücadelesine tanıklık etmiştir. Cumhuriyetle birlikte gelen toplumsal ve kültürel değişmelerin de merkezinde bulunmuştur. Atatürk ilkelerinin ve inkılâplarının yerleşme sü­reçlerini ve siyasal çalkantılarını yaşayan yazarın Türkiye'nin yaklaşık 70-80 yıllık bir döneminin panoramasını yaptığını söyleyebiliriz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun her eseri, yeni bir tezi tarihsel doku ile birlikte dikkatlere su­nar durumdadır. Tanzimat'tan başlayarak 1950'lere kadar Atatürk Türkiye'si­ni çeşitli yönleriyle gözler önüne seren romanlarında titiz, gözlemci, gerçek­çi, yorum getiren bir sosyolog gibidir. Türk insanının, 19. yüzyılın sonlarından 2,0. yüzyılın ortalarına kadar geçirdiği sosyal değişimleri, buna­lımları, buhranları, sarsıntıları ve bu dönemlerin beraberinde getirdiği yaşa­yış, düşünüş farklılıklarını romanlarında işledi. Yakup Kadri, en son yazılma­sına karşın işlenen konular bakımından ilk sırada bulunması gereken Hep O Şarkı dışında, toplumumuzun sosyal tarihi niteliğindeki romanlarında konu bakımından da tam bir kronoloji gözetilmiştir.

İlk romanı Kiralık Konak'ta (192?), modernleşme sürecinde apartman ile konak hayatını, dede-torun arasındaki yaşama tarzı ve zevk farklılığı çevre­sinde işleyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu, bu romanıyla Osmanlı -Türk top­lumunun 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında yaşadığı sosyal bir değişimi yansıtma çabası sergiler. Nur Baba'da. (193?), gerçek kimliğinden uzak­laştırılan tekke hayatını, çapkın bir tekke şeyhinin (Nuri) yaşadıkları ile an­latılır. İçgüdüleriyle yaşayan bir tekke şeyhinin, konakta aklın ön görüşüyle yaşama tarzını sürdüren Nigar'ı, yalıda gönül penceresinden hayata bakan Ziba Hala aracılığıyla elde edişi romanın konusudur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak ve Nur Baba romanlarında sosyal gelişmeleri kavram de­ğerleri yüklediği mekânlar çevresindeki çatışmalarla işlemektedir.

Yakup Kadri, Hüküm Gecesi'nden (1927) itibaren toplumumuzun yaşadığı sos­yal ve siyasal gelişmelerin içerisine girer. Hüküm Gecesi'nde II. Meşrutiyet yılla­rında yaşananları çağının tanığı olarak dikkatlere sunar. Sodom ve Gomore'de (1938) İstanbul'un işgal yularına ait görünüşleri dile getirirken Kurtuluş Savaşı'nın nasıl zor şartlar içerisinde başlatıldığına dair sezgiler de sunmuş olur.

Yakup Kadri, Yaban (193?) romanında Kurtuluş Savaşı öncesi Türk aydını ile Türk köylüsü arasındaki derin uçurumu, romana has kurgu ile gözler önü­ne sermeye çalışır. Yaban, Çanakkale Savaşı'nı yaşamış, İstanbul aydını Ah­met Celal'in Anadolu'nun harap bir köyündeki hayatım anlatan hatıra defteri tarzında düzenlenmiştir.

Çanakkale'de kolunu kaybeden Ahmet Celal, işgal altındaki İstanbul'da da­ha fazla kalamayacağına karar vererek emir eri Mehmet Ali'nin İç Anadolu'da, Porsuk Çayı kenarındaki köyüne gider. Orada, uğruna kolunu verdiği insanla­rın yakınlığıyla karşılaşacağını sanmaktadır. Ancak zor tabiat şartlarında bencilleşen ve aydınlara küsmüş olan köylüler, onu ve başlatılacak Kurtuluş Savaşı mücadelesini önemsemezler. Onu "yaban" olarak görürler, uzak dur­maya çalışırlar. Düşmanların teminatına ve Kurtuluş karşıtı hocaların sözle­rine inanmayı tercih ederler. Ahmet Celal, köylülerin bu duruma gelmesinde şehirli aydınların, hatta kendisinin bile suçu olduğunu kabul etmektedir.

Romanda köylülerle Ahmet Celal arasında geçen olaylar, Kurtuluş Savaşı'ndaki gelişmelerle bağlantılı olarak Ahmet Celal'in ağzından anlatılır. Ah­met Celal heyecanla izlediği Kurtuluş Savaşı'na katılmaz. Oldukça karamsar­dır. En azından içinde bulunduğu köy, bu karamsarlığın içerisine onu sürük­lemektedir. Düşmanların köyü yağmalaması esnasında, köydeki tek sevdiği Emine ile birlikte kaçar. Rüyasında Türk entelektüeli ile Türk köylüsünün birleştiğini görür. Roman, Sakarya Savaşı'nda bozguna uğratılan düşmanın kaçışı esnasında sona erer.

Yakup Kadri'nin Yaban romanı Anadolu köylüsünün Kurtuluş Savaşı yılların­daki görüntüsünü dile getirdiği için çok övülmüştür. Bunun yanında köylünün yalnızca olumsuz yönlerini gösterdiği için eleştirilmiştir. Yakup Kadri, bu eleş­tirilere kitabının ikinci baskısında (1942), cevap verme gereğini duymuştur.

Bir kalkınmanın özlemi olarak niteleyebileceğimiz Ankara (1984), üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara'ya yansımalarını anlatır. Roman, Selma Ha­nımın hayatı, evlilikleri ve insan ilişkileri çevresinde Cumhuriyet'in başken­tinden görünüşler sunar. Ankara'nın anlardan dönemleri şunlardır: 1)Milli Mücadele dönemindeki Ankara, 3) zaferden hemen sonraki Ankara, 3) Cumhuriyet'in ilanından 30 yıl sonraki Ankara.

Selma İstanbul'dan Ankara'ya, bir bankada muamelat şefi olan kocasının ya­nına gelir. İstanbul'dan deniz yoluyla İnebolu'ya, oradan kara yolu ile Anka­ra'ya ulaşmıştır. İşgal altındaki İstanbul yerine Milli Mücadele'nin sembolü olan Ankara'da yaşamak çok daha gurur ve heyecan vericidir. Selma Hanım ve Nazif Bey'in, Ankara'daki ilk mekânları Tacettin Mahallesindeki küçük bir ev­dir. Yerleştikleri bu evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın zenginlerin­dendir. Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'nda, o günün şartlarından yararlanarak zengin olmuşlardır. Nazif Bey ve Selma Hanım'ın Ankara'da Bin­başı Hakkı Bey'le çok sıkı dost olur. Selma ile Hakkı Bey ata binerler. Binbaşı Hakkı Beyin de birlikte bulunduğu bir sohbet sırasında Neşet Sabit adında İs­tanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır. Selma hastabakıcılık yapar. Sakarya Savaşı öncesi düşmanın galip geleceğini sanan Nazif Kayseri'ye kaçar. Savaşı kazanacağımıza inanan Selma Ankara'da kalır. Böylece evlilikleri biter. Roma­nın ikinci Ankara'sı Batıyı yüzeysel taklit edenlerin yaşadıkları bir Ankara'dır Bu bölümde Selma Hakkı Bey ile evlidir. Milli Mücadele'nin heyecanı unutul­muş, Selma ile Hakkı alafranga salon insanları olmuştur. Selma bu sığ hayata dayanamaz. Hakkı'dan ayrılır. Yazar Neşet Sabit ile evlenir. Onunla evliliği sı­rasında Ankara üçüncü devresini yaşar. Yazar romanı yayınladığı tarihten daha ileri bir zaman dilimi içinde üçüncü Ankara'yı ve Türkiye'yi çizer. Ülke yazarın idealindeki gibi çağdaş ilim, milliyetçilik, devletçilik prensibi içinde kalkın­mıştır. Selma bu devrede Türkiye'nin geleceği olan gençlere öğretmelik yapar. Roman, 1943'de Cumhuriyet'in 2,0. yılı şenlikleri ile son bulur.

Romanda Selma Hanım ekseninde, hem bir Cumhuriyet kadınının iç dün­yası, aşkları, arayışları ve beklentileri dikkatlere sunulur; hem de Cumhuri­yet'in başkenti Ankara'nın değişik dönemlerdeki görüntüleri anlatılır.

Bir Sürgün (1987), Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yayımlanan yedinci ro­manıdır. Yakup Kadri'nin romanlarındaki kronolojik sırayı, Hep O Şarkı ile birlikte Bir Sürgün de bozmaktadır. Hüküm Gecesi romanına temel oluşturmak maksadıyla yazılan romanda, II. Abdülhamit devrinin yarattığı bir tip canlan­dırılır. Romanın odaklandığı kişi, sürgüne gönderildiği İzmir'den gemiyle Fransa'ya kaçan Doktor Hikmet'tir. Meşrutiyet'in gerçekleşmesinde önemli payları olan Jön Türkler ve onların Paris'teki yaşayışları romanın konusudur. Romanın merkezinde yer alan Doktor Hikmet, eser boyunca mutsuz ve huzur­suz bir ruh haliyle karşımıza çıkar. Ondaki huzursuzluğun nedeni Tanzimat'la birlikte ortaya çıkan modernleşmedir. Meşrutiyet döneminin örnek aydın ti­pi görünümündeki Doktor Hikmet'in yaşadığı dram tüm dönemin problemi­dir sanki. Roman boyunca çekingen, bunalımlı, eyleme dönüşecek davranış­lar sergilemekten kaçınmayan bir özellikle karşımıza çıkar. Paris de onun bu tutumunu değiştirmez. İstanbullu asil bir ailenin çocuğu olarak şefkatle büyü­tülmüştür. O, bir bakıma kimliğinin oluşturulmasına yardımcı olabilecek gerçek toplumsal ilişkilerden yoksun büyütülmüştür. "Doktor Hikmet, Pa­ris'te geçirdiği süre boyunca uzun ve samimi hiçbir ilişki yaşayamaz. Dr. Pienot ile kurduğu ilişki ise kendine yeterli, bağımsız, yetişkin iki insan arasın­da gözlenebilen bir ilişkiden çok korunmaya gereksinim duyan bir çocukla ebeveyni arasındaki ilişkiyi andırmaktadır." (Serdar 2002: 52). Siyasi bir sür­gün olarak bulunduğu Paris'te kadınlarla ilişkisi de benzer özellikler gösterir. Paris'e gitmeden kadınlar hakkında hayal dünyasında kendine bir sevgili tipi yaratan Doktor Hikmet, gerçekle karşılaşınca tam bir hayal kırıklığı yaşar. Doktor Hikmet'i en çok etkileyen kadın Lavaliere ailesinin kızı Arlette'dir. Arlette'in kadınsı ve şehvete davet eden imgesi Doktor Hikmet'i kendine çek­mekte, aynı zamanda kendini güçsüz hissetmesine yol açmaktadır. Birbirine zıt bütün bu duygulara ve aldatılmalarına rağmen, hatta bunları bilmesine rağmen, Doktor Hikmet'in ölmeden önce görmeyi beklediği son kişi yine de Arlette'dir. Bu tavır, Doktor Hikmet'in yetiştiği ortamdaki aşk kavramını ve anlayışını Paris'e taşıdığım da göstermektedir. (Serdar 2002: 54,-63)

Doktor Hikmet'in karakter yapısının Arlette'le olan ilişkisi üzerinde belir­leyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Daha da ileri giderek, Doktor Hik­met'in bütün dünyasında ve ilişkilerinde kendi psikolojik yapısının II, Meş­rutiyet aydınının yaşadığı problemlerin belirleyici olduğunu görmekteyiz. Pa­ris'e geldiği andan itibaren girdiği hiçbir ilişkiden tat alamaz. Ona göre Batılılar aşırı soğuk ve menfaat düşkünü, Türkler ise Batı hayranıdır.

Bir Sürgün'de II. Meşrutiyet döneminin herhangi bir aydınını değil, bir dö­nemin zihniyetini temsil eden aydın tipini görürüz. Yakup Kadri'nin bütün romanlarındaki kişiler için konu alındıkları dönemin zihniyetini ve insan ti­pini temsil etmektedirler diyebiliriz. Bu özellik Panorama'da çok daha belir­gin bir tarzda karşımıza çıkar.

İki cilt hâlinde 1953-1954'te yayımlanan Panorama Türkiye Cumhuriyeti'nin 1933-1950 sürecinde yaşadığı sosyal değişimleri konu almaktadır. Cumhuriyet'in kuruluşundan Demokrat Parti'nin iktidara geldiği zamana ka­dar geçen süreç, değişik zihniyetleri temsil eden kişiler ve olaylar çerçevesin­de bir bütünün değişik kolları çerçevesinde dikkatlere sunulur.

Romanda birden fazla olay örgüsü iç içe girmiş bir halde karşımıza çıkar. Bu­nu bilinçli bir tarzda yaptığı anlaşılan Yakup Kadri'nin, ülkenin yaklaşık otuz yıllık sürecinin panoramasını sunduğunu da söyleyebiliriz. Bir tarafta intihar eden Osman Nuri ve oğlu Fuat, diğer tarafta Halil Ramiz ve Namık Ahmet, Se­lim Sabri, Komiser Hamdi, Nebile, Tahincizade Hacı Emin Efendi ve oğulları, v.b. roman kişileri birbirinden bağımsız ilerleyen vak'a zinciri içerisinde yer alırlar. Ama roman bir bütün olarak okunduğunda, kişilerin ve olayların aslın­da romanın konu alındığı Cumhuriyet'in birer parçası oldukları görülür.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun son romanı 1956 yılında yayımlanan Hep 0 Şarkıdır. Roman, Cemil ile Münire arasındaki aşk ilişkisi üzerine kurulmuş­tur. Hep 0 Şarkı, yazarın son romanı olmasına karşılık, ele aldığı konu krono­ lojisi bakımından ilk romanı Kiralık Konak'tan öncedir. Yazar, uzun yılların verdiği birikimden de yararlanarak geçmişe, Osmanlının zenginlik günlerine bakmaktadır. Kiralık Konak'ta konağın yıkılışım gözler önüne seren yazar, Hep 0 Şarkı'da konağın son direnişlerine tanıklık etmektedir. "Hep O Şarkı konak yaşamasının kesin bir yergisidir; böylelikle Yakup Kadri son romanında yük­sek zümrenin de aristokratik onurluluktan yeni zengin çıkarcı kimliğine bü­rünüşünü anlatarak, konağı gerçekten kiraya verir, hem de yıkıcılara..." (İle­ri 1978: 73). Romanda çocukluktan itibaren birbirini seven Cemil ile Münire arasındaki imkânsız aşk, Münire'nin ağzından anlatılır. Münire'nin iç konuş­maları ve düşünceleri ile roman yön alır. Cemil'le evlenemeyen ve Nafi Molla Konağı'na gelin giden Münire, içindeki Cemil aşkını uzun yıllar yüreğinde ta­şır. Son kısımda, uzun yıllar İstanbul'dan ve Münire'den ayrı yaşayan Ce­mil'in son görüntüsü, Münire'nin aşkıyla ve kendi kendisiyle hesaplaşmasını sağlamıştır. Roman aşkın acıma hissine dönüşmeye başladığı kısımla sona erer. Münire, yirmi beş yıl sonra Cemil'i görür. Cemil hem fiziksel görüntüsü hem de maddesel bakımdan çökmüştür. Cemil'in çöküşü, Münire'nin hayal dünyasında yaşattığı zenginliğin de sonunu hazırlamıştır:

"Ah, keşke hiç görmeseydim onu... Ölünceye kadar hap yirmi beş yıl evvelki Ce­mil Bey olarak kalsaydı hayalimde. Hani, yirmi beş yıl evvel buradan son çıkıp gittiği gün yok mu? İşte, hep o hali, o heyetiyle kalsaydı. Bu, bana yeterdi, ölün­ceye kadar hep onu sevmek, hep onun hasretini çekmek kuvvetini kendimde bulmak için. Şimdi, bu kuvveti tamamıyla kaybettim. Ömrüm sebepsizleşiverdi, gayesizleşiverdi birdenbire. Asıl en fecii, bu, önümdeki boşluk değil, hayır, asıl arkamdaki boşluk! Sanki onu hiç sevmemişim, onunla hiç sevişmemişiz gibi ge­liyor bana." (Hep O Şarkı, İstanbul 1980, s.163)

 

Roman bu bakımdan Münire'nin hayal kırıklığının ve bir hayalin peşinden kendi iç dünyasında büyüttüğü bir aşkın hikâyesidir denilebilir.

Yakup Kadri'nin bu son romanında, toplumumuzun belirli bir dönemi, sos­yolojik açıdan, bir aşk ilişkisi çevresinde, mekânın ve çevrenin roman kişile­rine yüklediği fonksiyonla birlikte, o dönemi bütün boyutlarıyla yaşayan bir konak hanımefendisinin ağzından dikkatlere sunulmaktadır.

Kiralık Konak'taki Seniha, Nur Baba'daki Nigar tiplerinin devamı niteliğindeki Selma, adı geçen kahramanlarla benzer özellikler göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Yakup Kadri, Gustave Flaubert'in Madame Bovary romanındaki Emma tipinin, değişik yansımaları olan bu kadın kahramanlarında, ne aradığını bilme­den sürekli değişkenlik gösteren, zamanın ve gönlünün getirdikleri arasında bo­calayan kadın tipim işlemektedir. Bovarizme yakalananlar hiçbir zaman mutlu olmazlar. Yaşadıkları hayattan, çevreden, insanlardan sürekli kaçmak isterler. Yakup Kadri'nin romanlarındaki kadın kahramanların birçoğunda bu özellikle karşılaşmaktayız: 'Yakup Kadri'nin tipleri de bovarizme müpteladır. Bunların çoğu, her şeyden evvel, ihtiyarlamış, yorgun bir medeniyete mensup oldukların­dan bunun dışında kendileri için daha genç bir yaşayış ve bir düşünüş âlemi peşindedirler. Bu arayış onların şahsiyetlerinden ziyade cemiyete ait kolektif bir ruh durumunun neticesidir. Ancak kuruluş devrine ait eserlerinde yeni dâvalar, yeni hareketler sayesinde bakışlar dışarıdan içeriye çevrilir ve topluluk o manevi kaçışan kısmen kurtulur. Bu kurtuluşu aynı şahısta bile görmek mümkündür. İs­tanbullu genç bir hanım ruhiyle Ankara'da geçirdiği ilk günlerde cam sıkılan Bovarizme müptela Selma Hanım, Büyük Dava'ya gönül verince, yurdun kiri, pası, hastası, hülasa en üzücü tarafları bile onun için bir can sıkıntısı olmaktan çıkar; artık o bunları giderme çarelerini arayarak teşebbüsler peşinde mesuttur. Selma kurtulmuş insanlardandır. Hâlbuki Seniha, muhayyilesi, okuduğu romanlarla ve Madam Kronski'nin anlattıklarıyla çalışan, muhitinden kopmuş, kısmen ro­mantik bir kızdır. Hayallerim ancak para gerçekleştirebilir. Tasavvur ettiği hayat Avrupa'dadır." (Akı 1960: 190). Sodom ve Gomore'deki Leyla ve Nur Babadaki Nigar da Bovarizmi hatırlatan davranışlarda bulunurlar.

Kaynak: Yakup Çelik, Cumhuriyet Dönemi Roman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Türk Edebiyat Tarihi, sayfa:215-275, cilt:4

 

 İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

YAKUP KADRİ BİYOGRAFİ

YABAN ÖZETİ

KİRALIK KONAK ÖZETİ

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU ÖZETİ

ANKARA ÖZETİ

NUR BABA ÖZETİ

 

BİR SÜRGÜN ÖZETİ

Üye Girişi