Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Dinî-tasavvufî muhteva taşıyan bestelenmiş şiirlerin genel adı.

Türk edebiyatında nazım türleri belir­ginleşmeden önce dinî muhteva taşıyan her türlü şiire ilâhi denirken daha sonra tasavvufî temaları işleyen ve Türk din mûsikisinin makam ve usulleriyle beste­lenerek dinî toplantılarda okunan şiirle­re ilâhi adı verilmiştir. Bu şiir türü ve dinî mûsiki formu hakkındaki bilgiler oldukça dağınık ve karışıktır.

Dolaylı da olsa ko­nuyla ilgili ilk ciddi araştırmaları yapan M. Fuad Köprülü ve Reşit Rahmeti Arat en eski Türk şiiri örneklerinin ilâhiler ol­duğunu söylemişlerse de hakkında fazla bilgi vermemişlerdir. Bir edebiyat terimi olarak ilâhiyi "mutasavvıf şairler tarafın­dan yazılan, dinî ve ilâhî fikirleri ihtiva eden şiirler" diye tanımlayan Tâhirülmevlevî tevhid. münâcât, na't ve istigâseyi de bu tür şiirler grubu içinde ele almış­tır. Arapçada ise ilâhi "en-neşîdetü'd-dîniyye, el-egâni'd-dîniyye, el-mevâlîd" gi­bi adlarla anılır (Mecdî Vehbe- Kâmil Mü­hendis, s. 56).

Özellikle şiirde tür ve şekillerin müsta­kil isim ve vasıflar kazanmasından önce ilâhi kelimesiyle hemen her türlü dinî şiir kastedilmiş: tevhid, na't, münâcât. dev­riye gibi türlerle kaside, gazel, tuyuğ. rubâî, kıta vb. nazım şekilleri Türk klasik edebiyatının aslî unsurları haline gelince kelimenin anlamı daralıp, besteli dinî şiir formu olarak daha özel bir tür halinde mûsikiyle özdeşleşmiştir. Dinî muhtevalı manzum ve yarı manzum sözler mûsiki­nin etkileyici gücü ve bunları icra eden kişilerin müzisyen hüviyetleriyle dinî me­rasimlerde daha tesirli olmuş, böylece ilâ­hi kavramı mûsikiden ayrı düşünülme­miştir.

Eskiçağ'lardaki pek çok milletin gele­neğinde olduğu gibi Türkler'de de şairler sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinaslık. he­kimlik, din adamlığı vb. vasıfları şahsiyet­lerinde toplamış, halkın büyük değer ver­diği kişilerdi. Şaman, kam, baksı veya ozan adlarını taşıyan bu kişiler, çok eski devirlerden beri Oğuz boylarının şölenle­rinde, av törenlerinde ve matem âyinleri olan yuğlarda çok defa kendi yazdıkları manzum-yarı manzum sözleri mûsiki eş­liğinde okuyarak ilâhilerin ilk örneklerini ortaya koymuşlardır (Köprülü, Edebiyat Araştırmaları I, s. 72-102). İslâm öncesi örnek­lerden üç Mani ve yedi Burkan manzume­sinin ilâhi şeklinde olması (a.g.e., s. 213-242) Türkler arasında bu türün kökle­rinin çok eskilere kadar uzandığını gös­terir.

İlâhi kelimesinin İslâmî Türk edebiya­tında bir türün adı olarak ne zamandan beri kullanıldığı bilinmemektedir. Türk­lerin Müslüman olmasından sonra telif edilmiş elde mevcut ilk eserler olan Kutadgu Bilig, Dîvânülugati't-Türk ve Atebetü'l-hakâyık'ta ilâhi kelimesi geç­mez. Ahmed Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet'inde de kelime bu manasıyla yer al­maz. Yesevî tarzında şiir yazan Hakîm Ata. Süleyman Ata gibi şairler tarafın­dan ilâhi içerikli manzumelerin "hikmet" adıyla kaleme alınmış olması, kelimenin izlerini daha sonraki devirlerde Anadolu'­da aramak lâzım geldiğini gösterir. Yû­nus Emre de şiirlerinde ilâhi kelimesini bir edebî tür anlamında kullanmadığı gibi divanının en eski yazmalarında şiir­lerin başlığı olarak bu kelimeye rastlan­maz (meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 3889). Ancak Yûnus'un bir lakabının "gûyende" olduğuna veya Yûnus-ı Gûyende adında bir başka Yûnus'un mevcut bu­lunduğuna dair menkıbevî malûmat, bu sıfatın ona şairliğinden veya şiirlerini mû­sikiyle yani ilâhi tarzında söylemesinden dolayı verilmiş olması ihtimalini düşün­dürmektedir. Öte yandan Fuad Köprülü, mutasavvıf şairlerin XIII. yüzyıldan baş­layarak kendilerini diğer şairlerden ayır­mak ve ilham kaynaklarının kutsî ve ilâhi mahiyetini göstermek için "âşık" unvanı­nı kullandıklarını, özellikle tekke şairleri­nin kendi manzumelerine şiir demeyerek "ilâhi, nutuk, nefes" adını verdikleri­ni kaydeder (Edebiyat Araştırmaları I, s. 186).

Anadolu'da önemli bir teşkilâtlanma­ya sahip zümreler arasında Babaîler ile onları takiben ortaya çıkan Râfizî grupla­rın ve anîlerin toplantılarında teganni ve raks ederken okudukları şiirlerden bazı­larının ilâhi adıyla anılabilecek dinî man­zumeler olması mümkündür. XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın başlarında Ana­dolu'da yaygın olduğu bilinen Rifâiyye ta­rikatının zikir meclislerinde okunan man­zumelerin ilâhi olduğunu tahmin etmek 9üç değilse de bunlara ilâhi denildiğini tesbit mümkün olmamaktadır. Yine aynı dönemlerde Anadolu'da Türkçe dinî şiirler söyleyen ilk mutasavvıf şairlerden kabul edilen Şeyyad Hamza'nın lakabı olan "şeyyad" kelimesinin, yüksek sesle man­zumeler okuyup dinleyenleri coşturan kimselere verilen bir lakap olduğu anla­şılmıştır (İA, XI. 493-497).

Türkçede ilâhi kelimesinin bir edebiyat ve mûsiki terimi olarak kullanıldığı me­tinler XVII. yüzyıldan geriye gitmemek­tedir. Daha önceki devirlerde Anadolu'da ilâhi yerine "savt" ve "savt okumak" ta­birinin kullanılmış olması kuvvetle muh­temeldir. Nitekim Hacı Bayrâm-ı Velî'nin annesinin çamaşır yıkarken savt okudu­ğuna dair meşhur rivayet bunu teyit eder (Ergun, I. 15). Bugünkü tesbitlere göre ilâhi kelimesi, "bestelenmiş dinî-tasavvufî şiir" anlamıyla ilk olarak Evliya Çelebi'nin eserinde geçmektedir: "Bu tai­feler hoş avaz ile sefere müteallik ilâhi okurlar. Bazıları da 'Allahümme yâ hâdî âsân eyle yolumuz' ilâhisini kıraat ede­rek Alay Köşkü dibinden ubûr ederler" (Seyahatname, I, 525). XVIII. yüzyıl şair­lerinden Sünbülzâde Vehbî Lutfiyye'sinde dilencilerden bahsederken kelimeyi, "İşiten Yûnus ilâhisi sanır / Bu edasın gö­ren âdem usanır" beytinde zikretmekte­dir. Bu örnekler, kelimenin XVII. yüzyıl or­talarından başlayarak bu mânada kulla­nıldığını göstermektedir. Bu yüzyılın ikin­ci yarısından itibaren tertiplenmiş mûsiki mecmualarında da (Ergun, 1, 6) artık ke­limenin yaygın biçimde yer aldığı görül­mektedir.

İlâhiyi halk edebiyatına bağlı bir nazım şekli olarak inceleyenler olduğu gibi tekke veya tasavvuf şiirine ait bir nazım biçimi kabul edenler de vardır. İlâhilerde 7. 8, 11, 14 ve 16'lı kalıpların kullanıldığı ve genellikle 7 (4 + 3), 8 (4 + 4) hecelilerin dörtlük: 11 (6 + 5,4 + 4 + 3), 14 (7+7) ve 16 (8 + 8) hecelilerin de beyitler halinde yazıldığı görülmektedir. Dörtlüklerin kafıyelenişi koşma, beyit birimiyle yazılan­ların kafiyeleşişi ise gazel tarzındadır. He­ce vezniyle yahut halk ve âşık edebiyatı nazım şekillerinde ilâhilerin kaleme alın­ması. Alevî ve Bektaşî şairlerince son za­manlara kadar sürdürülmüştür.

XV. yüzyıldan itibaren ilâhi içerikli şiir­lerin aruz vezniyle de yazıldığı ve bunun ileriki asırlarda gittikçe rağbet bulduğu anlaşılmaktadır. Bunda, bestekârların manzumeleri ekseriyetle divan şiirinden seçmelerinin tesiri olduğu gibi ilerleyen asırlarda mutasavvıf şairlerin daha çok aruzu kullanmaya ve klasik şiirin nazım türleriyle eser vermeye başlamasının da etkisi vardır. Sözleri bestekârlarına ait eserlerde ise bestekârların klasik şiir kül­türünü almış olduğu hemen hissedilmek­tedir. Bu arada özellikle musammat ga­zelin musammat koşma ile benzerlikler taşıması da bu geçişi sağlayan bir özellik olarak görülür. Bunu, türün en güzel ör­neklerini ortaya koyan Yûnus Emre'nin bazı şiirlerinde görmek mümkündür. Di­van şiirinde en çok gazellerin ilâhi olarak bestelendiği bilinmektedir. Fakat az da olsa musammat çeşitlerinden murabba ve muhammes ile kıta, tuyuğ, rubâî gibi nazım şekilleriyle yazılmış ilâhi içerikli manzumeler de mevcuttur.

İlâhilerin çoğu yalın anlatımı olan basit şiirlerdir. Büyük pirlerden ekserisinin şair olmadığı halde ilâhi türü şiirler söylemiş olması, bu manzumelerin birer sanat şi­irinden çok duyuş şiiri olmasına yol aç­mış ve onlara didaktik özellikler kazan­dırmıştır. Zaman içerisinde ilâhi konula­rında farklılıklar görülmeye ve daha geniş bir tasavvuf düşüncesi yer almaya başla­mıştır.

Dinî mûsiki terimi olarak ilâhi, din dışı Türk mûsikisindeki şarkı formu gibi ga­zel, koşma, rubâî, murabba, muhammes, müseddes vb. nazım şekilleriyle yazılmış güftelerin yine şarkı şemasına az çok benzer formdaki bestelerinin adıdır. An­cak ilâhilerde güftenin konusu kadar bes­tenin makam ve usulünde de dinî-tasav­vufî duyguyu yansıtanlar tercih edilmiş­tir. Kural olarak hemen her makamda ilâhi bestelenebilirse de fazla tiz seslerde dolaşmayan ağır makamların çoğunluk­ta olduğu dikkati çeker. Güfte mecmua­ları ve bazı repertuvarlar incelendiğinde ilâhilerin daha çok acem, acem-aşiran, bayatı, bestenigâr, dügâh, eviç, hicaz, hü­seynî, hüzzam, ırak, mahur, neva, rast, sabâ, segah, uşşak, tâhir makamlarında bestelendiği görülür. İlâhi bestelerinde küçük usullerin yanında büyük usuller de kullanılmıştır. En çok kullanılan usuller sofyan, düyek, evfer. devr-i hindî, mu­hammes, çenber, evsat, devr-i kebîr, berefşan ve hafiftir.

İlâhiler, genellikle okundukları yere gö­re cami ve tekke ilâhileri diye ikiye ayrıl­makla beraber bunların dışında değişik zaman ve mekânlarda okundukları da bi­linmektedir. Meselâ güftesi Yûnus Em­re'ye ait olan. "Ey enbiyâlar serveri / Ey evliyalar rehberi / Ey ins ü can peygam­beri / Ehlen ve sehlen merhaba" mısralarıyla başlayan Zekâi Dede'nin uşşak ilâ­hisi, üç aylara mahsus olmakla birlikte mevlid ayında dergâhlarda yapılan kıyam ve devran zikirlerinde, güfte ve bestesi itibariyle tevşîh formunda bulunduğun­dan tevşîhli mevlidlerin başlangıcında mi'rac bahrinden sonra, özellikle de mer­haba bahrine girmeden önce okunurdu. Bu ilâhi ayrıca ramazan ayında, "Yâ mer­haba dost merhaba / Mâh-ı mübarek merhaba" veya. "Yâ elveda dost elveda / Şehr-i ramazan elveda" nakaratı ilâvesiy­le teravih namazının ilk dört rek'atından sonra veya namazlardan sonra minare­den verilen temcîdlerde de okunurdu. Birden fazla kişi tarafından okunduğu için cumhur ilâhisi diye adlandırılan eser­ler ise tekke ve camilerde okunmaktaydı.

Meydan ilâhileri de denilen tekke ilâhi­leri zikrin çeşitli yerlerinde okunuşuna gö­re ayrı isimlerle anılmıştır. Zikrin ayakta devamı esnasında okunanlara kıyam ilâ­hileri, oturarak zikredildiğinde okunan­lara kuûd ilâhileri, dönerek yapılan zikir esnasında okunanlara devran ilâhileri denmiştir. Ayrıca zikrin usulünü belirle­meye yarayan ilâhilere de usul veya zikir ilâhileri adı verilmiştir. Yûnus Emre'nin, "Aşkın ile âşıklar yansın yâ Resûlellah" mısraıyla başlayan ilâhisi Halvetîler'ce pek meşhur olan usul ilâhilerindendir. Ha­life olmaya hak kazanan dervişin başına tarikat tacı tekbir ve dualarla giydirilirken Yûnus Emre'nin, "Dervişlik baştadır tacda değildir" mısraıyla başlayan sabâ, segah ve nikriz makamlarında bestelen­miş ilâhisi zâkirler tarafından okunurdu. Bu törenlerde okunan eserlere hilâfet ce­miyeti ilâhileri denilirdi.

Eskiden özellikle tekkelerde ve camiler­de aylara göre seçilmiş ilâhiler okunurdu. Muharrem ayında Kerbelâ Vak'ası'na, özellikle de Hz. Hüseyin'in şehâdetine, Ehl-i beyt sevgisine dair okunan ilâhiler muharrem ilâhileri veya kısaca "muharremiyye" adıyla anılırdı. Mevlid ayları de­nilen rebîülevvel ve rebîülâhir aylarında yapılan mevlid merasimlerinde mevlid tevşîhleri ve na'tlar yanında güftelerinde Resûl-i Ekrem'e ait unsurların bulundu­ğu ilâhiler okunurdu. Halk arasında bü­yük ve küçük tövbe adlarıyla anılan cemâziyelevvel ve cemâziyelâhir ayları töv­be ve istiğfar zamanı olarak kabul edildi­ğinden güftelerinde bu konulara yer ve­rilen ilâhileri okumak tercih edilmişti. İçinde regaib ve mi'rac kandillerinin bu­lunduğu receb ve şaban aylarında bu ay­lara ait ilâhiler okunurdu. Ramazan ayın­da camilerde kılınan teravih namazlarının her dört rekâtından sonra okunmaya mahsus eserler ramazan ilâhileri adıyla anılmıştır. Ramazanın ilk iki haftasında okunan ilâhilerin güfteleri. "Merhaba yâ şehr-i ramazan" mısraıyla başlar veya bu mısra nakarat halinde tekrar edilirdi.

Uğurlama geceleri denilen son iki hafta­da okunmaya mahsus olan ilâhilerde ise ramazanın sona ermesinden doğan hü­zün terennüm edilir, "Elveda yâ şehr-i ra­mazan / Elveda ey mâh-ı mübarek" gibi mısra ve nakaratlara yer verilirdi. Şevval, zilkade ve zilhicce aylarında hac farizası­nın kutsiyeti ve mukaddes yerlerin özle­mini terennüm eden ilâhiler okunurdu. Tarikat mensupları ile meşâyihin cena­zeleri, cenaze ilâhisi adı verilen ve güfte­lerinde dünyanın geçiciliğini, ölümü, âhiret hayatını konu edinen ilâhiler okunarak kaldırılırdı. Güfteleri Yûnus Emre'ye ait olan, "Ömür bahçesinin gülü solmadan" mısraı ile başlayan rast ilâhi ile. "Bir tah­ta yaratmışsın / Hâlim onda yazmışsın" beytiyle başlayan neva-uşşak ilâhi bu tür eserlerdendir.

Okuma çağına gelen çocukların mek­tebe gidecekleri ilk gün gerek evde ge­rekse âmin alayı denilen bir törenle ev­den mektebe kadar ilâhiler okuyarak götürülüşü esnasında okunmaya mahsus ilâhiler mektep ilâhisi diye anılmıştır. Yû­nus Emre'nin, "Allah emrin tutalım / Rah­metine batalım" beytiyle başlayan ilâhisiyle, "Yâ ilâhî başlayalım ism-i bismillah ile" mısraıyla başlayan besmele ilâhisi bunlara örnektir. Hafızlık törenlerinde güftesinde Kur'an'dan, Kur'an öğrenme­nin ve hafızlığın faziletinden bahseden ilâhiler okunurdu. Güftesi Yûnus Emre'­ye, bestesi Zekâi Dede'ye ait olan, "Ne bahtlı ol kişi ki okuduğu Kur'an ola" mıs­raıyla başlayan hüzzam ilâhi bunlardan biridir. Düğün gecesi damadın camiden eve getirilmesi sırasında tertip edilen ni­kâh alaylarında okunan eserler de damat veya nikâh ilâhileri adıyla anılmıştır. Dü­ğün öncesinde yapılan kına merasimle­rinde de kına ilâhisi olarak adlandırılan ilâhiler okunurdu. Annenin çocuk sahibi olmakla Cenâb-ı Hakk'a şükrünü, çocu­ğunu korumasını ve çocuğu hakkındaki duygularını ifade eden ilâhilere ninni ilâ­hileri denir. Bunların başında ve sonunda "hû hû hû Allah, lâ ilahe illallah" gibi na­karatların yanında tekbir, tevhid, hamd, salâtü selâm ve besmelenin tekrarlan­ması ilâhilerin nakarat bölümlerini hatır­latmaktadır. Güftesi itibariyle Türkçe-Arapça, Türkçe-Farsça veya üç dilde bir­den yazılmış ilâhiler de bulunmaktadır.

İlâhi okumakla görevli kişilere genel olarak "ilâhici" adı verilir. Başta cami ve tekkeler olmak üzere medrese ve mek­tepler gibi çeşitli vakıf müesseselerinde dinî muhtevalı her türlü metni bestesi ve usulüyle okuyan imam, müezzin, na't­han, âyinhan, salâhan, tesbihhan. muarrif, muhammediyehan, zâkir ve zâkirbaşılar da birer ilâhici olarak kabul edilebilir.

İlâhileri genellikle makamlarına göre bir araya getiren "mecmûa-i ilâhiyyât" türü eserler taranarak tesbit edilen ilâhi formlarının başlıcaları şunlardır:

1. Tev­hid. Allah'ın varlığı, birliği, esma ve sıfa­tı ile bunların çeşitli tecellilerini anlatan dinî manzumelere tevhid ilâhisi denir. Hem cami hem tekkelerde okunan bu ilâ­hiler tekkelerde kelime-i tevhîd ve ism-i celâl zikri esnasında zâkirler tarafından nakarat kısımlarında "Allah, yâ Allah, hû Allah, illallah, lâ ilahe illallah" gibi ibare­lerle okunur. Güftesi Yûnus Emre'ye ait, "Taştı rahmet deryası / Gark oldu cümle âsî" beytiyle başlayan "illallah" nakaratlı hûzî makamında ilâhi bunlardandır.

2. Münâcât. Allah'a yalvarmak. O'ndan af ve mağfiret dilemek için yazılmış, cami ve tekkelerde besteyle okunan ilâhiler­dir. Sözleri Yûnus Emre'ye ait, "A sultâ­nım sen var iken (aman yâ hû) / Yâ ben kime yalvarayım" beytiyle başlayan man­zume değişik makamlarda bestelenmiş bir münâcât örneğidir.

3. Na't. Hz. Mu­hammedi övmek, yüceltmek, özelliklerin­den bahsetmek, şefaatini dilemek gibi maksatlarla yazılmış na'tlar camilerde namazdan önce na'than, tekkelerde ise zâkir ve zâkirbaşılar tarafından zikrin ba­şında veya aralarında bestesiyle yahut nisbeten serbest bir yorumla okunurdu. "Âftâb-ı subh-i mâ evhâ habîb-i kibriyâ / Mâhtâb-ı şâm-ı ev ednâ habîb-i kibriyâ" beytiyle başlayan Nazîm'in meşhur na'tı birçok sanatkâr tarafından bestelenmiştir.

4. Tevşîh. Mevlid ve mi'râciyye bahir­leri arasında cumhur tarafından okunan. Hz. Peygamber'i konu almış ilâhilerdir. Güftesi Dede Ömer Rûşenî'ye ait, "Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güne­şi" mısraıyla başlayan, otuza yakın beste­kârın bestelediği eser bunlardandır.

5. Mersiye. Ölen bir kimsenin meziyet ve özelliklerini ifade eden ve dar anlamda. Kerbelâ Vak'ası ile burada Ehl-i beyt'in başına gelen üzücü olayları ve Hz. Hüse­yin'in şehâdetini konu alan mersiyeler tekkelerde düzenlenen zikir meclislerin­de mersiyehanlar tarafından, bestesiyle veya irticâli olarak okunurdu. Sözleri Yû­nus Emre'ye izafe edilen. "Şehidlerin serçeşmesi enbiyânın bağrı başı / Evliyanın gözü yaşı Hasan ile Hüseyin'dir" matla'lı manzume bu türün en sevilen örnekle­rindendir.

6. Durak. Tekkelerde yapılan zikir törenlerinin bir nevi dinlenme zama­nı sayılabilecek aralarında okunmak üzere bestelenmiş, irticâlî denebilecek bir ser­bestlikte olan ilâhilerin adıdır. Allah'ın yü­celiği, kudreti, azameti gibi konuları işle­yen durakların terennüm kısımları bu­lunmaz. Bunun yerine cümle aralarında uygun yerlere "hak dost, dost, âh, hû, yâ hak" gibi lafzî terennümler yerleştirilir.

7.Savt. Tekkelerde zikir esnasında oku­nan, vahdet telkin eden güftelerden der­lenmiş yeknesak ve kısa birkaç cümlelik ilâhilerdir. Güftesi Yûnus Emre'ye ait olan. "Şûrîde vü şeydâ kılan yârin cemâli­dir beni / Âlemlere rüsvâ kılan yârin ce­mâlidir beni" beytiyle başlayan çargâh beste Gülşenî savtı tarzına bir örnektir.

8. Nefes. Güfteleri çoğunlukla Bektaşî tarikatına mensup şairler tarafından ya­zılmış ilâhilerin genel adıdır. Umumiyetle âşık şiirinin özelliklerine sahip olan bu manzumeler, besteleri itibariyle saz şa­irlerinin veya onları taklit edenlerin, halk türkü ve şarkılarının üslûbunda, coşkulu, rindâne bir hava taşıyan eserlerdir.

9.  Şuğul. Türk bestekârları tarafından Türk mûsikisi makam ve usulleriyle bestelen­miş Arapça güfteli ilâhiler için kullanılan bir terimdir. Büyük kısmı güfteleri itiba­riyle pek sade ve basit eserler olan şu-ğuller özellikle Kâdirî, Rifâî. Sa'dî. Bedevi ve Şâzelî tekkelerindeki zikirler esnasın­da okunurdu. Hatîb Zâkir? Hasan Efen-di'nin, "Şefîu'l-halkı fi'l-mahşer/ Muham­med sâhibü'I-minber" beytiyle başlayan pençgâh bestesi çok tanınmış şuğul ör­neklerinden biridir.

10. Kaside. Türk, Arap ve Fars şiirinde bir nazım şeklinin ve methiyenin adı olan kaside, mûsiki te­rimi olarak dinî şiirlerin cami ve tekke­lerle bunların dışında düzenlenen dinî toplantılarda, okuyanın ses genişliği, mû­siki bilgisi ve kabiliyetine dayanarak irti­calen yaptığı seslendirmedir.

Türk din mûsikisinde ilâhilerin dışında kalmakla beraber bazı özellikleriyle ilâhi tanımı çerçevesine girebilecek mahiyet­te ve sözlerinin çoğu Arapça olan metin­ler şunlardır:

a) Tekbir. Buhûrizâde Mus­tafa Itrî Efendi tarafından segah maka­mında bestelenmiş olup yaygın lafzı "Al­lahüekber Allahüekber. lâ ilahe illallahü va'llahü ekber. Allahüekber ve li'llâhi'l-hamd"dir.

b) Salât (Salâ). Hz. Peygamber'e hürmet gayesiyle bilhassa tarikat büyükleri ve ulemâ tarafından çeşitli şe­killerde tertiplenmiş, namaz gibi dinin en temel ibadetleri yanında, başta cami ve tekkeler olmak üzere çeşitli yerlerde yapılan törenlerde bazan bir kişi, bazan topluca okunan bestelenmiş övgü ve dua cümlelerinin hepsini içine alan bir terim­dir. Özellikle Osmanlı kültüründe okun­dukları yer ve zamana göre bayram (cu­ma) salası, sabah (sabâ) salası, cenaze sa­lası, salât-ı ümmiyye, salât-ı kemâliyye, salât-ı münciye gibi adlarla anılmıştır,

c) Temcîd. Üç aylarda recebin ilk gecesin­den başlayarak ramazanın teravih kılınan son gecesine kadar, bazı uygulamalarda yatsı namazından çıkıldıktan, bilhassa ra­mazanda sahurdan sonra birkaç müez­zin tarafından minarede topluca okunan, çoğu Arapça dua ve yakarışları ifade eden bir cami mûsikisi türüdür. Temcîdler şe­kil olarak Allah'a dua, sena ve tazim ile kelime-i tevhîd, Resûlullah'a salâtü se­lâm, ekseriyetle Türkçe manzum bir mü­nâcât ve aralarda okunan bazı kısa âyet­lerden meydana gelmiştir,

d) Teşbih. Ge­rek Kur'ân-ı Kerîm'de mevcut olan veya Hz. Peygamber'in öğrettiği hemen hepsi "sübhânallah" lafzıyla başlayan teşbih cümlelerinin, gerekse mutasavvıflarla ulemânın tertip ettiği, yine başında bu ibarenin yer aldığı mensur, manzum, yarı manzum, pek azının nâzımı ve tertiple­yicisi belli, çoğu Arapça güftelerin ilâhi formunda bestelenmiş şeklidir. Ayrıca cemaatle kılınan farz namazlarda selâm verildikten sonra müezzinler tarafından ses mûsikisine dayalı olarak yürütülen, teşbih çekme ile duayı da içine alan ve kısaca "tesbîhât" adı verilen dinî mera­sim de bu çerçevede ele alınmalıdır. As­lında besteli olmayan, takip edilen ma­kam seyri, icra tarzı ve tavır yönüyle ta­mamen müezzinlerin mûsiki bilgisi ve kabiliyetine dayalı bu geleneksel icraata Mehmet Suphi Ezgi "mahfel sürmesi" adını vermiştir.

Mevlevî ve Bektaşî tarikatı dışında ka­lan ve özellikle cehri zikir yapan Halvetîlik, Kadirîlik, Rifâîlik, Sa'dîlik gibi belli baş­lı tarikatlarla bunların şubeleri olan kol­larda yapılan âyine "zikir" denilmektedir. Belli bir bestesi ve bestekârı bulunma­makla beraber ritim, nağme ve bazı iba­relerin güfte olarak tekrarına dayalı, be­lirli bir tavır içinde gelişerek kalıplaşmış bu form, icrası sırasında bulunulan du­rum, okunuş ritmi ve okunuş şekillerine göre "kıyam tevhidi, kıyam ism-i celâli, kuûd kelime-i tevhîdi, murabba tevhid, kalbî ism-i hû, kalbî ism-i hay, perdeli ism-i celâl, düz kelime-i tevhîd, ağır ism-i celâl, perde kaldırmak" gibi çeşitli adlar almıştır.

Okundukları yerler, edebî şekilleri, muh­tevaları ve müzikal yapıları bakımından ilâhi diye bilinen eserlerle büyük ölçüde aynı özelliklere sahip olan, Türk din mû­sikisinin büyük hacimli eserleri de bir anlamda ilâhi olarak değerlendirilebilir. Mevlevî tarikatının toplu zikri olan semâ törenlerinde mutrip heyeti tarafından okunup çalınmak üzere bestelenen mev­levî âyinleri, Süleyman Çelebi'nin Mevlid adıyla bilinen Vesîletü'n-necât'ı, Kutbünnâyî Şeyh Osman Dede'nin mesnevi tarzında yazıp bestelediği Mi'raciyye'si, daha çok Hz. Peygamber'in anne ve ba­basının özelliklerini konu alan, günümüz­de icrası kalmadığından okuma tarzı, şek­li ve bestesi hakkında bilgi bulunmayan regâibiyye, Yazıcıoğlu Mehmed'in Muhammediyye'si bunlar arasında zikredi­lebilir.

 

BİBLİYOGRAFYA:

Evliya Çelebi. Seyahatname, I, 525; Hayrullah Tâceddin [Yalım]. Ramazân-ı Şerife Mahsus Mecmûa-i llâhiyyât, İstanbul 1326;Tâhirülmevlevî. Tedrisâtı Edebiyyeden Nazım ve Eşkâl-i Nazım, İstanbul 1329, s. 55-58; a.mlf.. Edebi­yat Lügati (nşr. Kemal Edib Kürkçüoğlu), İstan­bul 1973, s. 62; Türk Musikisi Klasiklerinden İlâhiler (İstanbul Konservatuvarı neşriyatı), İs­tanbul 1933, 11-111; Ali Nihad Tarlan. Divan Ede­biyatında Tevhidler, İstanbul 1936, III, 4-7; Sadeddin Nüzhet Ergun. Türk Musikisi Antoloji­si, İstanbul 1942-43, I, 6-19, 265; II, 404, 407-408, 610; Subhi Ezgi. Türk Musikisi Klasiklerin­den Temcid-Na't-Salât-Durak, İstanbul 1945, s. 14-16, 25-28; a.mlf.. Nazari-Ameli Türk Mu­sikisi, İstanbul, ts., III, 16-20, 54, 56-59, 60, 66-67, 72, 76-80; Köprülü. Edebiyat Araştırma­ları I, s. 54, 72-102, 114-115, 186, 208, 213-242; a.mlf.. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıf­lar, Ankara 1984, s. 119, 295; Vasfi Mahir Kocatürk. Tekke Şiiri Antolojisi, Ankara 1968, s. 3-6; Mecdî Vehbe - Kâmil Mühendis. Mu'cemü'l-muştalahâti'l-'Arabiyye fi'l-luğa ve'l-edeb, Beyrut 1979, s. 56; Şengel. İlâhîler, I, 91-92, 98-99, 137, 149-150; II, 31, 45-46, 101-102, 129, 158-159, 169, 179, 198; III, 52, 154; IV, 14-15, 18, 64-65; Ali Birinci. "Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mekteb İlâhileri". //. Mil­letlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri IV, Ankara 1982, s. 41-54; Âmil Çelebioğlu. Türk Ninnileri Hazinesi, İstanbul 1982, s. 20-21, 33-34, 44-46; Nuri Özcan. XVIII. Asırda Osmanlı­larda Dîni Mûsikî (doktora tezi, 1982). MÜ İlahi­yat Fak., I, 41-46; Rıza Tevfık'in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri (haz. Abdullah Uçman), Ankara 1982, s. 291-317; Cem Dilcin. Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983, s. 343-346; Töre. Ilâhiler.V, 55, 70-73, 168, 180-181; VI, 52-53; VII, 74, 82-83; VIII, 67, 130-131, 148-151; IX, 46-47, 86-87, 98-99, 132, 160, 196, 220; Reşid Rahmeti Arat. Eski Türk Şiiri, Ankara 1986, s. 5-13, 30-59; İskender Pala. An­siklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Ankara 1989, I, 488-489; Abdülbâki Gölpınarlı. Alevî - Bektaşî Nefesleri, İstanbul 1992, s. 58-62; Şinasi Tekin. "İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı", Türk Dün­yası El Kitabı, Ankara 1992, III, 33, 38-40; Ah­met Hatipoğlu. Besteleriyle Yunus Emre İlâhî­leri, Ankara 1993, s. 230; Recep Tutal. Türk Din Mûsikisinde Na't, Teşbih ve Temcidler

MUSTAFA UZUN, İslam Ans. TDV,  22


 İLAHİ-A.GÜZEL

Tekke şiiri, bütün bir milletin malıdır. Zira o, millî dili ve halk zevkini kuvvetle yaşatmıştır. Âdeta halkın dinî ruhunu terennüm etmekle onun bu vecdini tanzim ve idare etme rolünü de üzerine almıştır. Bu bakımdan Tekke edebiyatı mamullerinde bir yandan Divan edebiyatının, diğer yandan da Âşık edebiyatının özellikleri görülür.

Bu edebiyatın dili, genel olarak halk edebiyatının diline yakınsa da, onda orta seviyedeki halkın kolaylıkla kullanageldikleri Arapça-Farsça kelimelere de rastlanır.

Tekke edebiyatı mahsulleri, şekil ve vezin bakımından Divan ve Saz şiiri ile ortaktır. Şöyle ki, Tekke şiirinde hem hece, hem aruz vezni, hem Türk hem de Arap-Acem şekilleri kullanılmıştır. Tekke şiirinin kendisine mahsus muayyen vezin ve şekli yoktur. Ancak belirtelim ki Tekke şairleri hem aruzu, hem de heceyi çok rahat kullanırlar. Tekke edebiyatının şekil bakımından Divan ve Âşık edebiyatları ile müşterek yanları vardır. Ayrıca vezin ve şekilde de çok kere Saz şiiri şekliyle Divan şiiri veznini veya Saz şiiri vezniyle Divan şiiri şekillerini birleştirmek suretiyle ayrı bir hususiyet kazanmıştır.

Saz ve Divan şiirindeki sınırlı konu ve belli zümrelere verilen ruhun hâkimiyetine mukabil, Tekke şiirinde dinî ve tasavvufi ruhun hâkimiyeti vardır. Bunun en belirli tarafı, kendilerine mahsus ruhanî ve İlâhî bir vecdi terennüm etmeleridir. Tekke Şiiri, Saz şiirine nispetle daha çok fikri ve felsefi, Divan şiirine nispetle daha fazla millî ve hayatîdir. Tekke şairleri, diğer şairler gibi kendi ruhlarının ürperişlerini ve rüyalarını, dinî, ahlâkî düşünce ve duygularını söylemektedirler. Bu bakımdan Tekke edebiyatı mahsulleri, Türk milletinin İslamiyet’le bütünleşmesi noktasından dinî-millî bir edebiyatın doğmasını sağlamıştır.

Tekke şairleri, Divan ve Âşık tarzım iyi bilmelerine rağmen, eserlerini halka daha iyi anlatabilmek için halkın anladığı milli vezin hece vezni ile yazmışlardır. Onlar şiirlerinde, nazmı şekli olarak “koşma”yı daha çok kullanmışlardır.

Kafiye şemaları bakımından “koşma” türüne giren hece vezni ile yazılmış Tekke şiirlerinin konulan ve edaları itibariyle değerlendirilmesi gerekir. Bu itibarla Tekke edebiyatının araştırma sahası, genel olarak dinî muhtevalı manzum ve mensur eserlerden meydana gelmektedir. Biz bu çalışmamızda, sadece manzum eserler üzerinde duracağız. Onlar da: İlâhi, münacaat, Na’t, medhiye, hikmet, nutuk, devriye, şathiye, miraciye, mevlid, ramazaniye... vb. leridir.

Tekke edebiyatı’nın kendisine ait müstakil bir nazım şekli olmamakla beraber, Divan ve Âşık edebiyatları nazım şekillerini ortak olarak kullanmaktadırlar. Bu nazım şekillerinden birisi de ilahidir.

 İlâhî:

Mutasavvıf şairler tarafından söylenen dinî ve İlâhî fikirleri hâvî manzumelerdir. Daha çok Allah'ın birliğini, azamet ve kudretini anlatan veya telkin eden eserlerdir. Bunlar aruz ve hece ile yazılırlar.

İlâhiler, tarikatlarda şu isimlerle andırlar:

a)    Âyin: Mevlevi tekkelerinde okunur.

b)    Tapuğ: Gülşenî tekkelerinde okunur.

c)    Nefesler: Ekseriya Bektaşî-Alevî tekkelerinde okunur. Melamîlerde “vahdet-i vücûd” telkinleri hep “nefeslerle yapılır. Bu tarz manzumelerde rindane, kalenderane, istihzalı bir edâ bulunur. “Nefes”ler; gazel, koşma tarzında hece vezniyle yazıldığı gibi, sonradan aruz vezni de de yazıldığı olmuştur. Bu nefesler, daha çok “ayn-ı cem"lerde saz eşliğinde makamla okunur.

ç) Duraklar: Ekseriya Halveti tekkelerinde ve zikrin iki faslı arasında bir yahut iki zâkir tarafından okunur.

d) Cumhurlar: Mevlevi ve Bektaşî dergâhından başka tekkelerde herkes tarafından okunurdu.

Tekke edebiyatının en mühim nazım şekillerinden biri olan İlâhî, hemen hemen bütün şairler tarafından işlenmiştir. İlahilerde işlenen en mühim unsur, Allah'ın “Bir”liği meselesidir.

Tekke edebiyatının Anadolu sahasındaki ilk ve büyük üstadı Yunus Emre, bütün ilâhilerinde aşk, vahdet, yaratılış (tekvin, sülük, nefis, dünya v.s.) gibi temaları işlemektedir. Yunus’a göre, bütün varlıklar Tanrı’yı bilir ve O’nu hâl diliyle zikreder.

Yunus Emre’nin olarak bilinen, aslında XVI. asır Âşık Yunus’a ait olduğu merhum Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş tarafından tesbit edilen şu meşhur İlâhîde bir dünya-cennet tasviri:

Şol cennetin ırmakları 

Akar Allah deyü deyü

Çıkmış İslâm bülbülleri 

Öter Allah deyü deyü

mısralarıyla başlar. Akan suların ve öten kuşların seslerinden duyulan Allah fikrini belirtir. Şiir, böyle sesler içinde, tabiatı, hem insan hem de gönül gözüyle görmeğe başlar; bir ağaç karşısında:

Altundandur direkleri 

Gümüşdendir yaprakları

gibi mısralarla bizi, güneş ışığı ile aydınlanmış dalların, yapraklan renk ve ziya güzelliğine çeker. Bu ağaç ister cennetteki Tûba ağacı olsun; ister Orta Anadolu’nun bağrı yanık toprağında yer bulup, su bulup her nasılsa yetişmiş bir cennet hâtırasıdır. Yunus’un ruhu, onun dış güzelliğinden iç güzelliğine ve taze ağaç dallarının uzayışındaki derin manaya varmasını bilecektir.

Uzadıkça budakları 

Biter Allah deyü deyü

Evet, Allah, her yerde, her seste, her renkte vardır. Her şey O’ndan bir yankı, bir tezahürdür ve O’nu düşündürür. Bu dilsiz varlıklar o büyük yaratıcıyı bilir, duyar ve ararlar. Fakat bunlardan hiç birisi Yunus kadar güzel anlatamaz. Yunus, her şeyi o kadar kolay söyler ki, onun kadar bu kolaylığı başaran bir şair gibidir. Meselâ, Dünya yaratılandan beri, milyonlarca gülleri bir bu kadar gözler görmüş ve bunların pek çokları koklanmıştır. Ama “Güllerde Allah’ı koklayan ilk şair” Yunus olmuştur. Ağaç dallarının sallanması, yapraklarının Kur’an okuyormuş gibi güzel sesler fısıldaması yanında Yunus güllere gelir ve:

Salınır Tûba dalları 

Kur'an okur hem dilleri 

Cennet bağının gülleri 

Kokar Allah deyü deyü

gibi, her varlıkta Allah’ı duyup Allah’a inanışın en üstün şiirlerinin birisini söyler

Kaygusuz Abdal bir “İlâhî”sinde; “Herkes neyi arzu ederse onu bulur. Yalnız bunların hepsi “Allah’ın Birliği”linde kendini gösterir. Yani Bülbül de, Tûtî de, Sarraf da ... vb. hepsi arzuladıklarım elde ederler. Ama bütün bu “varlık-yokluk” sırlarım yalnız Allah bilir ...vb.” demektedir.

Bülbüle gülzar gerek 

Tûtî'ye şeker gerek 

Sarrafa gevher gerek 

Lâilâhe illallah

 

  Cân olanı cân bilür 

  İnşânı inşân bilür 

  Her sırrı Sultân bilür 

  Lâ ilahe illallah

 

  Cümle âlem zât imiş 

  Deryâ-yı hikmet imiş 

  Hakk-ıla vuslat imiş 

  Lâ ilahe illallah

 

  Safî ol altun gibi 

  Tecellî kıl gün gibi 

  Leylâ di Mecnûn gibi

  Lâ ilahe illallah

 

  Tesbih-ü zikr eylegil 

  Allah'a şükr eylegil 

  Bu sözi fikr eylegil 

  Lâ ilahe illallah

 

  Yüzün nûr-ı iman 

  Elhamdüli'llah 

  Kaşun Mihrâb-ı cân 

  Elhamdüli'llah

 

  Dolaşdı boynuma Pendü vah 

  Zülflün gubâr-feşan Elhamdüli'llah

 

  Cemalün şem'inün tecellisinden 

  Nûr oldu her mekân Elhamdüli'llah

 

  Senün 'ışkun benim gönlüm içinde 

  'lyân oldı 'ıyân Elhamdüli'llah

 

  Bu genc-i sa'âdetün varlıgundan 

  Pür oldı her viran Elhamdüli'llah

 

  Suretin nakşına hayran olubdur 

  Zemîn ü âsüman Elhamdüli'llah

 

  İki cihanda bu Kaygusuz Abdal 

  Seni bilür heman Elhamdüli'llah

 

 

 Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan arasında 

  Bakıcak didar görünür ol sarın kenâresinde

 

  Nâgehân ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm 

  Ben dahi bile yapıldım taş ve toprak arasında

 

  0l şârdan oklar atılır gelir ciğere batılır 

  Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde

 

  Şakirtler taş yonarlar, yonup üstada sunarlar 

  Çalab'ın ismin anarlar ol' taşın her paresinde

 

  Bu sözü arifler anlar cahiller bilmeyip tanlar 

  Hacı Bayram kendi banlar ol sarın minaresinde.

 

Büyük pirlerin çoğu şair olmadıkları halde İlâhi türünde manzumeler söylemişlerdir. Bu sözlerde gereken edebî sanatları aramak doğru değildir. Zira bu sözler “duyuş” neticesinde söylenir. Bilinen bir durum vardır o da: Hakiki ilimleri-Hayyen an Heyy- Deriden diri olarak almışlardır. Dirinin sözünde ise dirilik eseri vardır. “Onun için nice ölü gönüller onunla tazelenmiş ve beslenip gelişmişlerdir.”

Bu sebepledir ki Hacı Bayram-ı Veli gibi pirlerin sözlerini müritleri son derece büyük bir saygı ile korumuş ve takdir etmişlerdir. Buna delil olarak Şeyhü’l-İslam Seyyid Feyzullah Efendinin bu İlâhiyi şerhini aynen aşağıya veriyoruz.

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan âresinde 

Bakıcak didar görünür ol şârın kenâresinde

Çalap Türk lisanında Allahü Teâlâ’nın ismidir. Allahü â’lem muradları bu ola ki Allahü Teâlâ, iki cihan ki dünya ve âhirettir arasında şâr ki, yani bir şehir yaratmış ki ana âlem-i melekûldır ervâha müteallik olan âlemdir Ruh-ı insanî ol âlemde iken mücerredât silkinde olup müşâhede-i dîdara müstagrak idi, Kendüsünün ol âlemde iken âlem-i mülk ü şahâdete nüzûl hulkını beyan ider ki

Nâgehân ol şâr'a vardım ol şâr'ı yapılur gördüm 

Ben dahi bile yapıldım taş(u) toprak arasında

Nâgehan bir şehre vardım dediği kendünün anasırdan mürekkeb olan bedel-i insanıdır, ruhdur ki yani taş ve toprak mesâbesinde olan anâsırdan terekküb olunan cisme ben dahi taalluk etdim. Pes vücûd-i insanın bir şehir oldu ki garâib-i âsân cami’dir nite ki dir ki (aynen)

Ol şar'dan oklar atılur geliir sîne(ye) batılur 

Arifler sözü satılur ol şar'ın bazaresinde

Yani ol vücud-ı insandan garâyib-i âsâr zâhir olub top ve ok gibi kulûbde tesirât-ı azîmesi oldu Ol şehrin metâi-ı hakîkîsi âriflerin sözüdür yani ma’rifetu’llahdır ve müteallikatına

Şâkirdleri taş yonarlar yonub üstâde sunarlar 

Mevlânın ismini anarlar taşın her bir pâresinde

Şâkirdlerden murad o kuvâ-yı zâhiriye ve bâtmiyedir ki ruhun hizmetindedirler. Taş gibi sa’b ve müşkil nesnelerden derk etdikleri ulûm ve ma’arifi Allah’ın zikri ile ruha arz ederler. Bu âlemde ruhun kemâlâtı havas ve kuvâ-yı tarikatden hâsıle olur. Meseyâ basar olmayup bir nesne görülmese ve sem’olmayub bir sûret (savt) mesmu’ olmasa yahut sûret ol (savt) hiss-i müştereke mersûme olmasa vesâir kuvâyi bâtme efalini icra etmese bu âlemde ruhun derki nâkis olurdu Pes şakird mesâbesinde kuva hidmetiyle ruh-ı insani kemalatda müterakkîdir.

Bu sözüm ârifler anlar câhiller bilmeyüb tanlar 

Hacı Bayram kendi banları ol şehrin minaresinde

Yani bu sözü ârifler söyleyüb hiç bir şeyden bir ma’nâ kasd ederler ki Hacı Bayram yani Hacı Bayram’ın ruhu kendüsü nida edüp bu sözü söyler ve bu söze vâkıf olmıyan işitdikde bundan murad ne ola deyü ayb ederler ki Hacı Bayram yani Hacı Bayram’ın ruhu kendüsü nida edüp bu sözü söyler Ol şehrin ki beden-i insandır anın minâresinden murad kalb-i sanevberîdir ki nefs-i nâtıka ve hakikat-ı insaniye ana müteallikdir. Mahall-i feyezân-ı envâr olmağla minâre gibi a’zâ-i insanın cümlesinden halidir. Temme Harrerehû mahfî

 

Akşemseddin’den

Şeyh Ak Şemse'd-dın fermâyed rahmetu'llâhi aleyhi

 

Bir Caceb deryaya gark oldum anun pâyânı yok 

Mübtelâ kim olmışam bu derdimün dermanı yok

 

Derdimün dermanı dertdür ben anun müştâkıyam 

Derdi kim buldıyısa ol dimesün dermanı yok

 

Işkı meydânında şâhun ben ki ser-bâz olmışam 

Niderem ol cân u başı kim anun cananı yok

 

Bin temenna idici der-küy-i macşük az ola

Bencileyin içlerinde hor olup viranı yok

 

Işk şarâbın nüş idüp oldum harâbâti bu gün 

Âşık olan kişinün 'âlemde ad u şanı yok

 

Ma'şükun 'ışkıyıla ser-mest ü hayrân olmışam 

Niderem ol gönü kim ma'şük'aya mihmânı yokc

 

Zerk u sâlüsi bu cışk yolında sığmaz zâhidâ 

'Âşıkun makşüdı ma'şük küfri yok îmânı yok

 

Kim ki ma'şük yüzüni görmedi bunda şeksüzin 

Ger söz oldur görmeyiser gözinün inşânı yok

 

Şems nigârun vuslatı yolında curyân olıban 

Vâsıl oldı ölmeye her kişinün 'irfânı yok

 

 

Eşrefoğlu Rumî’den

Ya derdin gönder ya deva 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

Hoştur bana senden gelen 

Ya hilaftır yahut kefen 

Ya tâze gül yahut diken 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

Halimi bir dem soragel 

Diler isen bağrımı del 

Ey lutfu hem kahrı güzel 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

Ya bağ u ya bostan ola 

Ya bend ü ya zindan ola 

Yâ vasi ü ya hicrân ola 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

Gelse celâlinden cefâ 

Yahud cemâlinden vefâ 

İkisi de cana safâ 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

Gâhi nûş u gâhi nîşdir 

Gâhi merhem gâhi rîşdir 

Eşrefzâde hem dervişdir 

Senden hem ol hoş hem bu hoş

 

ÜMMÎ SİNÂN’DAN

1. Men Hudâ'nun tevhid-i bağında devlet ehliyim

Hamdü li'llah çok şükür zâtında vahdet ehliyim

 

2. Bâreke'llah hoş tecelli eyledi ol pâdişâh

Mustafâ'nun vechinün şevkinde işret ehliyim

 

Hoş safâdur san'atun Allahü alem kim bugün

3. Hak te'âlâ aşkınun bağında halvet ehliyem

 

Kısmet-i evvel nasibin almayadan gizlüdür

4. Âteş-i 'aşk ile pişmiş yahşi ni' met ehliyem

 

Mürşid-i kâmil çerâğından münevverdür cihân

5. Pir azinüm himmetinde nûr-i 'izzet ehliyem

 

Tevhîdün deryasına bahri olan gelsün berü

6. Ol Rahîm'ün rahmeti nehrinde mürüvvet ehliyem

 

Sundı Lokmân kalb-i emrâzun devâsı yağını

7. Dertlü cânlara salâdur 'ilm-i hikmet ehliyem

 

'id-ı vasla irmek içün çille-gâhum erba'în

8. ‘id-i ekber hacc-ı "ekber'' oldı nusret ehliyem

 

'Âşık oldur ma "şukun şevkında ser-gerdân olan

9. 'Aşk ile buldum vefâlar özge sohbet ehliyem

 

Gün gibi dîdâr-ı şevkinden müşerref oldı cân

10. Kalmadı zulmet siyâhı Hakk'a vuslat ehliyem

 

11. Şöhret (ü) nâm sâhibidür anlaman Ümmi Sinân

Dem-be-dem dost işiginde nâsdan uzlet ehliyem

 

ABDURRAHMAN GÜZEL, TÜRK DİLİ, ŞİİR ÖZEL SAYISI III

 

 

 

 

Üye Girişi