Kullanıcı Oyu: 2 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

TECÂHÜL-İ ÂRİF

Bu sanatın temeli bilinen bir hususun bir nükte gözeterek bilmezlikten gelinmiştir. Demek ki sanatkâr bildiği bir şeyi bilmezlikten gelerek karşısındaki bazı mesajları vermek isteyecektir. Soru sorularak yapılan tecahül-i ârif ve sorulan soruya cevap verilirken yapılan Tecahül-i ârif olmak üzere iki şekilde yapılır.

Bu sanatı yapan kişinin hakikaten arif olması gerekir.  Şeyh Galib: “Gel arif ol ki ma’rifet olsun tecahülün” demiştir.

a) Soru sorma yoluyla yapılan tecahül-i ârif

“Sözü yazdımdı da kalmış öbür entaride

Va’diniz bûse mi vuslat mı unuttum ne idi”

                                   YKB

Şair, sevgilsinin kendisine buse mi vuslat mı vadettiğini unuttuğunu - yazmış olduğu halde unuttuğunu- söyleyerek ve ondan ne vadettiğini sorarak vaidi bilmezlikten geliyor. Böylece zarif bir şekilde sevgilisine verdiği sözü hatırlatıyor. 

 

“Gerçi cânândan dil-i şeydâ içim kâm isterem

Sorarsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir”

                                Fuzuli

“Sen ol cellâd-ı din ol düşmen-i iman mısın kâfir”

                                             Nedim

 

“Ey şuh Nedimâ ile bir seyrin işittik

Tenhaca varıp Göksu’ya işret var içinde”

Nedim

Gezintiyi yapan Nedim’in kendisidir. Bilmezlikten geliyor.

 

Göz gördü gönül sevdi ey yüzü mâhım

Kurbanım olam var mı benim bunda günahım

                         Nedim

 

Neden böyle düşman görünürsünüz 

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

                 C.S.TARANCI

 

Her hangisine baksam âsâr-ı beytime kendim

Şâir mi neyim? Cazibe var nigehimde

                        Muallim Naci

Yılın ilk kan yağdı. 

İyice kısaldı günler 

Ölülerimiz üşür mü ki?

Son dizede şair ölülerin üşümediklerini bildikleri halde, sorudan yaralanarak bu durumu bilmezlikten geliyor.

 

Ab-ı gündür günbed-i devvâr rengi bilmezem 

Ya muhit olmuş gözümden günbed-i devvâre su

                                          FUZULİ

 ( Bilmiyorum, dönen kubbe "gökyüzü" kendiliğinden mi su rengindedir; yoksa gözyaşlarını mı gökyüzünü kaplamıştır.)

Fuzuli bu beytinde, gökyüzünün niçin su renginde olduğunu bilmediğini söyleyerek, döktüğü gözyaşlarının gökleri kaplaması nedeniyle böyle olabileceği ihtimalini ileri sürüyor. Doğal olarak şairin gökyüzünün niçin su renginde olduğunu bilmemesi imkânsız; fakat böylece ne kadar çok ağlamış, çok gözyaşı dökmüş olduğunu nükteli bir tarzda belirtmiş oluyor. Bu beyitte tecâhül-i ârif ile mübalağa da vardır.

 

Dün gece yoktu ki

Bu dağ buraya nasıl gelmiş?

 

Çördükler, cevizler, iğdeler 

Gidin Bakın gölgeleri orda mı?

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var 

Benim Allah'ım bu çizgili yüz?

 

Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer?

 

Arzu dolu, yaşamak dolu

Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan?

 

Su insanı boğar, ateş yakarmış 

Her doğan günün bir dert olduğunu 

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Saçların dalgalı, boya mı sürdün?

Gelmiyorsun artık, bana mı küstün?

 

İçimde kar donar, buzlar tutuşur,

Yağan ateş midir, kar mıdır bilmem.

B) Soruya cevap verme yoluyla yapılan tecahül-i arif

Bu cevaplarda da nükte bulunması ve bilmezlikten gelmek şarttır. Bunlar da neşelendirme ve azarlama maksadıyla yapılır. 

Abbasi halifesi Mansur’un amcasının kızı ölmüştür. Gömmek için mezara götürürler. Halife ve halifenin şairi Ebu Delâme de oradadır. Halife cenaze mezara konulurken sorar:

Ya Ebu Delâme! Burası için ne hazırladın?

Şairin cevabı: “Halifenin amcasının kızını” şeklinde olur.

Halifenin sorusu. “Öbür dünya için ne hazırladın?”dır. Şair bilmezlik gelir.


TECAHÜL-İ ARİF/İSLAM ANS

İfadeyi kuvvetlendirmek amacıyla yazarın bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi anlatması mânasında bedî' sanatı terimi.

Sözlükte "bilmemek, tanımamak" anla­mındaki cehl kökünden türeyen ve "bilmi­yormuş gibi görünmek" mânasına gelen tecâhül ile arif (bilen) kelimelerinden olu­şan tecâhülü'l-ârif (tecâhül-i arif) terkibi "bilenin bilmez görünmesi" demektir. Ebû Hilâl el-Askerî bu sanata "tecâhülü'l-ârif ve mezcü'ş-şek bi'l-yakin" adını vermiş ve ilk defa amacını "sözü daha çok pekiştir­me" diye açıklamıştır (Kitâbü's-Sinâ'ateyn, s. 445). Sekkâkî konuyu bedî' ilminde ele almış ve örnekleri Kur'ân-ı Kerîm'de de bulunduğu için tecâhül kelimesini ede­be aykırı görerek bu türe "sevku'l-ma'lûm mesâka gayrlhî" (bilinenin bilinmiyormuş gibi sunulması) adını vermiştir [Miftâhu'l-'ulûm, s, 427). Hatîb el-Kazvînî de konuyu aynı adla incelemiş ve Sekkâkî'nin tanımına bu sanata kınama / sitem, medihte mübala­ğa, aşkta şaşkınlık, tahkir ve ta'riz gibi bir amaçla başvurulduğu hususunu eklemiş, Telhis sarihleri de konuyu aynı yaklaşımla işlemiştir. İbn Ebü'l-İsba' türe İbnü'l-Mu'tezz'in tecâhül-i arif, başkalarının "i'nât" dediğini söylemiş, fakat i'nât nitelemesi "lüzûm-ı mâ lâ yelzem"in diğer bir adı ol­duğundan bu adlandırmayı uygun bulma­mıştır (Bediu'l-Kur'ân, s. 50; Tahrîrü't-tah-bîr, s. 135). Necmeddin İbnü'l-Esîr el-Halebî, Kur'an'da geçen örneklere i'nât, çe­şitli eserlerde yer alan örneklere tecâhül-i arif adı verildiğini ve hiçbir âyete tecâhül nitelemesinin yapılamayacağını belirtmiş­tir (Cevherü'l-Kenz, s. 208). Tecâhül-i arif sanatı daha çok teşbihte pekiştirme için yapıldığından Yahya b. Hamza el-Alevî onu istiarenin gayelerinden biri diye görmüş­tür (et-Tırâzü'l-mütezammin, III, 80). Alevî, ciddiyet amaçlı mizahı tecâhül-i arife mül­hak bir tür olarak değerlendirmişse de şu dizede görüldüğü gibi onun özellikle soru formunda olanının tecâhülün maksatla­rından sayılması daha isabetli olmalıdır: "Geldiğinde sana bir Temîmli övünerek / De ki ona: Geç sen bunu da keler yemen nasıl onu söyle?" Şairin Temîm kabilesinin keler yeme âdetini bildiği halde bilmez­likten gelerek sorması, övünecek bir yan­larının olmadığı gerçeğini çarpıcı bir anla­tımla dile getirme amacına yöneliktir.

Tecâhül-i arif sanatı genellikle ...... (bilmiyorum / bilmedim) ifadesiyle başlar ve teşbihin mübalağa bildiren tü­ründe bunun ardından" ... (mi ...?yoksa ...?) soru edatları gelir. Bazan sadece soru edatı veya şart kipiyle belirtilir ya da başka biçimlerde oluşur. Sanatın başlıca amaçlan şöyle sıralanmaktadır:

 

1. Kınama (tevbîh). Hâricîler'in ileri gelenlerinden Velîd b. Tarîf, Hârûnürreşîd zamanında isyan edince üzerine Yezîd b. Mezîd kumanda­sında bir kuvvet gönderilerek katledilmiş­tir. Kardeşi Leylâ onun için yazdığı mersi­yede şöyle demektedir:

"Ey Habur ağacı, niye yapraklısın?

Sanki Tarîfoğlu'na üzül­memiş gibisin?"

Şu âyette de Medyen hal­kının tecâhül gösterip Hz. Şuayb'a soru sorması kınama maksadıyladır: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptıkları putları terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?" (Hûd 11/87).

2. Dokundurma (ta'riz). Şu âyette görüldüğü gibi: "Biz veya siz, ikimizden bi­ri ya doğru yol üzerinde veya açık bir sa­pıklık içindedir" (Sebe' 34/24). Hz. Peygam­ber ile ashabının hidayette, kâfirlerin da­lâlet içinde bulunduğu malûmken şüphe­li biçimde ve insaf üslûbunda bir ifadenin kullanılmasında onların dalâlette oldukla­rına hem dokundurma hem tartışmayı bı­rakarak düşünüp hidayete ermelerini sağ­lama amacı güdülmektedir. Yine, "De ki: Rahmanın oğlu olsaydı ona tapanların ilki ben olurdum" âyetinde (ez-Zuhruf 43/81) Allah'ın oğlunun bulunmadığı Resûl-i Ek­rem tarafından bilinirken bilinmiyormuş gi­bi bir anlatıma yer verilmesi onların inanç­larının yanlışlığını ta'riz yoluyla reddetme gayesine yöneliktir.

3. Aşkta şaşkınlık. Bu şekil gazelde mübalağa ve şevkte mübala­ğa olarak da nitelendirilmiştir. Mecnûn'a nisbet edilen şu mısrada olduğu gibi: ...

Sizi Allah'a salarım çölün ceylanları! Söyleyin bana

Leylâm sizden mi yoksa Leylâ beşerden midir?

Mecnûn'un Leylâ'nın bir insan ol­duğunu bildiği halde tecâhül göstermesi aşk yüzünden şaşkına döndüğünü ve Ley­lâ ile ceylanlar arasındaki benzerliğin karı­şıklığa yol açacak derecede olduğunu vur­gulamak içindir. Bu tür örneklerde teşbih­te mübalağa tecâhülün asıl amaçlarındandır. Ebû Hilâl el-Askerî'nin şu dizeleri bu konuda güzel örneklerden sayılır:

"Diş mi­dir gördüğüm yoksa papatya mı

Endam mıdır gördüğüm yoksa servi mi

 

Göz mü­dür bakan yoksa keskin kılıç mı

Söz mü­dür dökülen yoksa inci mi

 

 Aşk mıdır çek­tiğim yoksa yangın mı

Gece midir üze­rime çöken yoksa asır mı?"

(Kitâbü's-sına'ateyn, s, 446).

 

4. Medihte mübalağa. Bir önceki maddede geçen örnekler aynı zamanda övgüde de abartıyı ifade etmek­tedir. Buhtürî şu beytinde, sevgilisinin te­bessümünün parlaklığını şimşek parlaklı­ğına ve lamba ışığına benzeterek anlat­mak için tecâhüle başvurmaktadır:'

"Gö­rünen şimşek parıltısı mı yoksa lamba zi­yası mı

Ya da sevgilinin görünen yüzün­deki tebessümleri mi?"

(Abdünnâfi İffet, II, 192-193).

 

5. Tazimde mübalağa sağla­mak amacıyla da tecâhül üslûbuna baş­vurulur. Abdülkâdir-i Geylânî'nin,şîbeytinde olduğu gibi:

"Ben susuzlukimû çeke­rim sen her pınardan akan su iken

Ben dünyada zulme mi uğrarım sen benim yar­dımcım iken"

(İbn Hicce, I, 276).

 

6. Hiciv­de mübalağa için de tecâhülden faydalanılmıştır.

"Bilmiyorum, ileride bileceğimi de sanmıyorum

Şu Âl-i Hasn erkekler toplu­luğu mudur yoksa kadınlar topluluğu mu!"

(Züheyrb. Ebû Sülmâ) (İbn Ebü'l-İsba', Tahrîrü't-Tahblr, s. 136).

Âl-i Hasn'ın zayıf­lık ve acizlikte karışıklığa yol açacak dere­cede kadınlara benzediğini ifade etmek suretiyle hem teşbihte hem yergide abar­tı sağlanmıştır.

 

 7. Olayın kesinliğini belirt­mek gayesiyle tecâhül yollu soruya başvu­rulabilir (takrîr). "Allah, 'Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki tanrı bilin diye sen mi söyledin?' buyurdu" (el-Mâide 5/116). Hz. îsâ'nın böy­le bir söz söylemediği Allah'ın malûmu iken bunun tecâhül yoluyla sorulmasında hem olayı inkâr sorusuyla red hem de on­ları ilâh edinenlerin yanlış inançlarına ta'rizde bulunma amacı güdülmüştür.

8. Mu­hatabı alıştırma ve korkusunu giderme maksadıyla da bu üslûptan istifade edile­bilir. "Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?" âyetin­de (Tâhâ 20/17) Cenâb-ı Hakk'ın Musa'nın elindekinin asâ olduğunu bildiği halde sor­ması, ilâhî huzurdaki Musa'nın korkusunu giderip alıştırma ve yakında asanın onun bir mucizesi olarak büyük bir önem kaza­nacağına dikkat çekme hikmetine bağlıdır.

 

BİBLİYOGRAFYA :

Tehânevî, Keşşâ/"(Dahrûc), I, 381; İbnü'I-Mu'-tez, el-Bedf (nşr. M. Abdülmün'im el-Hafâcî), Bey­rut 1410/1990, s. 157-158; Ebû Hilâl el-Askerî, KUâbü'ş-Şmâ'ateyn (nşr. Müfîd M. Kumeyha), Beyrut 1402/1982, s. 445-447; İbn Mu'tî. el-Be-df ft'ilmi'l-bed? (nşr. Mustafa es-Sâvîel-CUveynî), İskenderiye 1996, s. 140-141; EbûYa'küb es-Sek-kâkî. Miftâhu'l-'ulûm (nşr. Naîm Zerzûr), Beyrut 1403/1983, s. 427-428; İbn Ebü'l-İsba', Bedtu'l-Kufân (nşr. Hifnî M, Şeref), Kahire 1392/1972, s. 50-51; a.mlf., Tahrîrü't-Tahbîr (nşr Hifnî M. Şe­ref), Kahire 1383, s. 135-137; İbnü'l-Bennâ el-Merrâküşî, er-Rauzü'l-merf fişınâ'ati'l-bedf (nşr. Rıdvan b. Şakrûn), Rabat 1985, s. 131; İbnü'l-Esîr el-Halebî, Ceuherü'l-Kenz: Telhîşu Kenzi'l-berâ'a fi edevatı zeui'l-yerâ'a (nşr. M. Zağlûl Sellâm), İskenderiye, ts. (Münşeetü'I-maârif), s. 208-210; Şürûhu't-Telhiş, Kahire 1937, IV, 403-406; Tîbî, et-Tibyân (nşr. Abdüssettâr Hüseyin Zemmût),