Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

 

ŞİİR

  • AHMET PAŞA
  • MAHMUT PAŞA
  • CEM SULTAN
  • II.BEYAZIT
  • NECATİ


Muhsin Macit

ANADOLU Beylikleri döneminde, özellikle beylerin teşvik ve himayelerinde gelişimini din ekseninde sürdüren Türk şiir dili, 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ahmedî (Ö 1412), Ahmed-i Dâi (ö.1431) ve Şeyhî (ö. 1481) gibi ustaların eserlerinde Fars edebiyatındaki örnekleri doğrultusunda biçimlen­meye başlar. Bu sürece Azerî sahasında yetişen Nesimi (1870-1404?), bilhassa Türkçe şiirleriyle katkıda bulunur. Fatih döneminde Ahmet Paşa (Ö:1496-97) ve Necati (Ö 1509) başta olmak üzere Melihi, Karamanlı Nizami gibi şairlerin gayretleriyle oluşmaya başlayan klasik şiir dili, daha sonraki dö­nemlerde de benimsenerek devam ettirilir. Bunda Fatih’in şehzadeleri Cem Sultan ile Beyazıt’ın himayesinde yetişen şairlerin önemli etkisi vardır.

Klasikleşmeye doğru: Geçiş dönemi şairleri

Osmanlı şiirinin klasikleşme sürecine Fatih Mehmet, Avni mahlasıyla yazdı­ğı gazellerle katılır. XVI. yüzyıl Osmanlı tezkirecileri Fatih’in şiirlerinin halk arasında tanındığını, ezbere bilindiğini belirtirler (Sehi 1978:98; Âşık Çele­bi 1994: 53). Avni’nin gazelleri Ali Emirî yazmaları arasındaki Fatih Divanı nüshası ile mecmualardan derlenerek yeni harflerle birkaç kez basılmıştır. Muhammet Nur Doğan tarafından mevcut Fatih Divanı baskıları, gözden geçi­rilerek bütün şiirler şerhleriyle birlikte yayımlanmıştır (Doğan 2004). Mev­cut şiirlerine bakıldığında Avni’nin bir gazel şairi olarak büyük ölçüde Ahmet Paşa’nın etkisinde kaldığı görülmektedir.

Divan şiirinin klasik tarzda biçimlenmesinin en büyük öncüsü, hiç şüphesiz Ahmet Paşa’dır (ö. 1496-97). Edirne’de dünyaya geldiği hâlde Bursa Mura­diye Medresesinde önce müderris, Fatih’in gözünden düştükten sonra da tekrar aynı şehirdeki vakıf ve medreselerde mütevelli olarak görevlendirildiği için kaynaklarda hep 'Bursalı Ahmet Paşa’ diye anılmıştır. II. Bayezit döneminde de arzu ettiği hâlde İstanbul’a dönememiş, Bursa’da sancak beyi olmuştur. Ölün­ceye dek ikamet ettiği Bursa’da bir edebi mahfil oluşturmayı başarmış ve etra­fında Harirî, Resmî, Mirî, Çakşırcı Şeyhî gibi şairleri toplamıştır.

Daha hayattayken ünü Osmanlı sınırlarını aşmış olan Ahmet Paşa tezkire ya­zarı Riyazi’nin anlattığına göre Herat’ta Molla Câmî tarafından beğeniyle kar­şılanmıştır (Tarlan 1966: XII). Ali Şir Nevayi’nin II. Bayezit’e gönderdiği 33 ga­zele nazireler söyleyen (Kleinmichel 1999: 77-312; Çetindağ 2001: 171) Ahmet Paşa’nın gazellerinin gerek Herat şairlerince beğenilmesinde gerekse Latifî (ö. 1582) tarafından "Farsi şiire Türkî libas giydirmek” suçlamasıyla eleştiril­mesinde (2000:155-159), esas itibarıyla onun divan şiirini klasik anlayış doğ­rultusunda biçimlendirmesinin rolü vardır. Anadolu sahasında kaside nazım şeklinin klasik formunu kazanması, Ahmet Paşa’nın "kerem”, "güneş” ve "be- nefşe” redifli kasideleriyle gerçekleşmiş ve bu kasideler çağdaşları tarafından tanzir edilmiştir. Öyle ki Cafer Çelebi, Heves-name’sinde onu kıyasıya eleştir­mesine rağmen Ahmet Paşaya yazdığı nazirelerle şiir dünyasına adım atmıştır (Sungur 3001: 71-77). Ahmet Paşa, kasideciliğin yanı sıra tarih manzumeleriy­le de tarih düşürme geleneğinin oluşmasına öncülük etmiştir. Anadolu saha­sında divanın başına ilk defa dibace koymuştur (Üzgör 1990: 38-55). Ahmet Paşa’nın mürettep Divanı, Ali Nihat Tarlan tarafından yayımlanmıştır (1966).

Fatih döneminin adı sürekli Ahmet Paşa ile birlikte anılan şairi Melihî, şi­irlerinden çok ilginç hayat hikâyesiyle biyografi kitaplarında yerini almıştır. Gençliğinde Acem diyarına giderek Molla Câmî (ö. 1492) ve Dede Ömer Ruşenî (ö. 1486) ile ders arkadaşlığı yapmıştır. Fetihten sonra İstanbul’a gelerek Ahmet Paşa’nın hocası, Fatih’in musahibi olmuştur. Özellikle "gönül” redifli murabbası beğenilerek okunmuş, nazire geleneği içerisinde "gönül murabbaları” bağlamında adı hep Ahmet Paşa, Halilî ve Avni ile birlikte anılmıştır. Dü­zensiz hayatı ve derbeder mizacından ötürü muhtemelen divan tertip edeme­miş, şiirleri nazire mecmuaları sayesinde günümüze ulaşmıştır. Hacı Kemal’in Gamiun-Nezair ve Edirneli Nazmi’nin Mecmaun-Nezairi gibi nazire mec­mualarında yer alan gazellerini Muharrem Ergin yayımlamıştır (1948: 59-78).

Fatih döneminin ünlü şair ve patronlarından sadrazam Mahmut Paşa da Adni (ö. 1473) mahlasıyla şiirler söylemiştir (Yücel 2002;). Birçok savaşa Fatih Sultan Mehmet’in yanında katılmış olan Mahmut Paşaya vezirlik ve Rumeli beylerbey­liği görevi verilmiştir. Medreseler yaptırmış, patronaj konumuyla Fatih döne­minin önde gelen yöneticileri arasında yer almıştır. Mahmut Paşa’nın muhitin­de toplanan şairler arasında Nişani (Ö.1481), şiir dilinde atasözü ve deyimleri ustalıkla kullanan Safi mahlaslı Kasım Paşa, Sanca Kemal (Kemal-i Zerd) ve Ha­yati sayılabilir. Bu şairlerin yanı sıra Düstur-name sahibi Enverî, Bahrü'l-Garayib adlı sözlüğün müellifi Halimî, Behcetü’t-Tevarih adlı Farsça tarihin yazan Şükrullah, Tarih-i Ebu’l-Feth'in yazan Tursun Bey de Mahmut Paşa tarafından himaye edilmiştir. Ayrıca onun girişimiyle Karamanlı Nizami, Fatih’in sarayına davet edilmiş; fakat talihsiz şair, İstanbul’a varmadan yolda ölmüştür. Nizami (ö. 1473?), genç yaşta ölmesine rağmen geriye kaside, gazel, musammat, kıta ve nihailerden oluşan mürettep bir Divan bırakmıştır (İpekten 1974). Yetiştiği çevre­de ve devrin diğer bazı şairleri gibi tahsilim ilerletmek üzere gittiği 'Acem diyarı’nda pek çok şairle tanışmıştır. Üstat kabul ettiği şairlere nazirler söylediği gibi kendisinden sonra yetişenler ve çağdaşları da onun "nergis” redifli kasidesi ve ga­zellerine nazireler söylemişlerdir. Nazire geleneğinin yaygınlaşmasında Ahmet Paşa’dan sonra en fazla katkısı olan şairdir (İpekten 1974: 25-42).

Fatih Sultan Mehmet gibi onun şehzadeleri Cem Sultan ve II. Bayezit, bulunduk­ları muhitleri sanatkârlar için birer cazibe merkezi hâline getirmişlerdir. Cem Sultan (1459-1495), özellikle Konya’da bulunduğu sırada edebi bir muhit oluşturup gerek yazdıklarıyla gerekse etrafında topladığı şairlerin ortaya koy­duğu ürünlerle 15. yüzyıl Osmanlı şiirine ciddi katkılar sağlamıştır. Cem’in Türkçe Divanında tezkirecilerin 'hasb-i hâl’ tarzı dedikleri, şairin kişisel ya­şantısından somut izler taşıyan beyit ve manzumeler vardır (Ersoylu 1989; eleştirisi için bk. Kalpaklı: 1999: 37). Bu manzumelerinde yakaladığı lirizmi, trajik hayat hikâyesi beslemiş-, şiirleri geniş okuyucu kitlesi tarafından adeta trajedisiyle özdeşleştirilerek benimsenmiştir. Cem Sultan’ın şiirlerinde gö­rülen en orijinal taraf, hiç şüphesiz şairin hayat hikâyesiyle örtüşen beyitleri­nin duygusal değer yüklenebilecek nitelikte olmasıdır. Özellikle oğlu Oğuz Han’ın katli vesilesiyle yazdığı mersiye (Kurnaz 1996: 315-830), geleneğin sı­nırlarını zorlayan özellikleriyle divan şiiri içinde müstesna yerini almıştır. Hayat hikâyesiyle örtüşen şiirleri hariç tutulursa Cem’in, büyük ölçüde Ahmet Paşa’nın etkisinde şiirler söyleyen bir şair olduğu söylenebilir.

Cem Sultan, sadece Türkçe şiirleriyle değil, Farsça şiirleriyle de sanatkâr kişiliğini ortaya koymuştur. Gazel şairi olduğu kadar, Selmân-ı Sâvecî’nin (ö. 1876) Cemşid ü Hurşîd mesnevisini Türkçeye uyarlayarak mesnevi alanında da varlık göstermiştir (—> Mesnevi). Cem’in Osmanlı şiiri içindeki yerini, sade­ce kendi ürettiği bu eserlere işaret ederek tespit etmek mümkün değildir. Çünkü o, aynı zamanda etrafında topladığı ve kader birliği yaptığı Şahidî, Ka­ramanlı Ayni, Sirozlu Sa'di, Sirozlu Kandi, Haydar Çelebi, Türabi, Sehayi ve La'li gibi şahsiyetlerin Osmanlı şiiri içinde "Cem Şairleri” diye tanınmalarını sağlamıştır (Aynur 2000: 33-43-, Horata 2000: 91-110).

Fatih’in diğer şehzadesi II. Bayezit’in tahta geçişinin ilk yıllarında (sal. 1481- 1512), Fatih döneminin kültür ve sanat politikalarına karşı bir tepki oluşmuşsa da bu, bilhassa Avrupa’dan gelen sanatkârlar ve onların eserleriyle sınırlı kal­mıştır. II. Bayezit döneminde de Herat ve Tebriz başta olmak üzere İran ve Or­ta Asya’daki ortak kültür merkezleri ile ilişkiler devam etmiştir. II. Bayezit ile Hüseyin Baykara’nın mektuplaştıkları bilinmektedir. Herat, Baykara döne­minde (sal. 1469-1506) şiir, musiki, hat, nakış ve ciltçilik gibi sanat dalların­da ayrı bir üslubun merkezi olmuştur. Onun muhitinde yaşayan âlim ve sanat­kârların kaydettikleri irtifa, diğer kültür ve sanat merkezlerindeki sanatçıların imrenecekleri bir düzeye erişmiştir. Hüseyin Baykara’nın bilhassa Molla Câmî (1414-1492) ve Ali Şir Nevayi (1441-1501) ile kurduğu münasebet, Osmanlı şa­irleri tarafından yönetici-sanatkâr ilişkisinin güzel bir modeli olarak algılan­mış ve takdim edilmiştir (Çavuşoğlu 1976: 75-90; Macit 1995: 519-529). Aynı zamanda bu iki usta şair, Nevayi ve Câmî kendi muhitlerini aşarak Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenlerinin himayesinde bulunan Tebriz’deki sanatkâr ve devlet adamlarıyla ilişki kurdukları gibi Osmanlı devlet ricali ve şairleriyle de iyi ilişkiler içinde olmuşlardır. II. Bayezit’in Câmî’ye hediyeler gönderdiği bi­linmektedir. Osmanlı şairleri de Molla Câmî’yi örnek aldıkları Fars şairleri içinde anmış, Nevayi’nin gazellerine nazireler söylemişlerdir. Osmanlı şairle­rinin Çağatayca şiirleri başta Kemal Eraslan ve Osman F. Sertkaya olmak üzere bazı araştırmacılar tarafından yayımlanmıştır (Kurnaz 1999: 44).

II. Bayezit, şehzadeliğinde görev yaptığı Amasya’nın tarihsel ve kültürel biriki­mini çok iyi değerlendirmek suretiyle oluşturduğu muhitte pek çok şair ve bilgi­nin yetişmesini ve bunların daha sonra merkezi yönetime katılımlarını sağlamış­tır. Bunların başında Taci Bey’in oğlu Cafer Çelebi (ö. 1515) gelir. Mesihi, Zatî ve Makali’nin yetişmesinde de emeği olan Cafer Çelebi, kendisinden önce yetişen şairleri; Şeyhî ve Ahmet Paşayı İran taklitçiliğiyle suçlar (Sungur 2001: 71-77). Osmanlı şiirinde yerlilik arzusunu dillendiren bir şairdir. Cafer Çelebi Divanı'nda onun yerlilik arzusunu gösteren çok sayıda gazel yer almakla birlikte, eleştirdiği Ahmet Paşaya yazılmış nazireler dikkati çekmektedir (Erünsal 1988: LXXVI).

II. Bayezit’in Amasya’dan İstanbul’a taşıdığı bilgin şairlerden biri de Hatemi mahlasıyla Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler söylediği kaynaklarda ifade edildiği hâlde sadece tezkirelerde yer alan "hançer” redifli Farsça bir gazeli ile bazı Türkçe manzume ve beyitleri bize kadar ulaşan Müeyyedzade Abdurrahman Çelebi’dir (Ö.1516) (Âşık Çelebi 1994: 386-342). Müeyyedzade, Amasya’da Şehza­de Bayezit’in sarayında hem bir hâmi (patron) hem de bir şairin davranış kural­larım görmüş, bu deneyimini Celalettin Devvani’nin muhitinde pekiştirmiştir. Müeyyedzade, şairliğinden, hattatlığından, zengin kütüphanesi ve bilhassa dini konularda yazdığı risalelerinden ziyade, şair ve bilginleri himaye eden bürokrat kişiliğiyle tanınır. Osmanlı toplumunda yönetici elit zümrenin iktidarlarım, sa­natkârları himaye ederek pekiştirdikleri bilinen bir gerçektir. Müeyyedzade de, geleneğe uyarak muhitinde bulunan yetenekli insanları korumak suretiyle Osmanlı kültür ve sanatının gelişip serpilmesine kendi ölçeğinde katkıda bulun­muştur. Onun ilgi ve yardımlarını gören şairlerin başında Meşairü'ş-Şu'ara adlı tezkirenin yazarı ve divan sahibi Âşık Çelebi (Ö.1571) gelir. Âşık Çelebi, küçük yaşlarda annesini kaybedince yetişmesini dedesi Müeyyedzade üstlenmiştir. Abdurrahman Çelebi, bir ölçüde himaye etmeye mecbur olduğu bu torunundan başka Osmanlı tarih yazarı ve şairi Kemal Paşazade, Bitlisli İdris’in oğlu Fazli, bilgin şairlerden Hafız-ı Acem, hekim Mehmet bin Lutfullah’ı da himaye et­miştir. Fakat onun patronaj konumunu edebiyat tarihi açısından çok önemli hâline getiren husus, Necati Bey (ö. 1509) ve Zatî (Ö.1546) gibi Osmanlı şiirinin iki usta şairini himaye etmiş olmasıdır (Macit 2005: 44-56).

Divan edebiyatı geleneği içerisinde İvaz Paşazade Atayi, Sarıca Kemal, Safi mahlasıyla şiirler söyleyen Gezeri Kasım Paşa gibi şairlerin şiirlerinde görü­len yerlilik arzusu, Necati Bey’in (ö. 1599) şahsında en büyük temsilcisini bulur. Necati’nin aile çevresi, çocukluk ve ilk gençlik yıllarına dair kaynaklar­da verilen bilgiler, biyografi geleneğinin dar kalıplarını aşmamakta, bugün için merakımızı giderecek ayrıntıları içermemektedir. Tezkirelerde asıl adı­nın Nuh veya daha kuvvetli bir ihtimalle İsa olduğu, Edirne’de dul bir kadın tarafından köle olarak alındığı ve yetiştirildiği, daha sonra her nasılsa Kasta­monu’ya gittiği ve orada şair olarak yıldızının parladığı ifade edilmektedir. Necati daha Kastamonu’dayken "döne döne” redifli gazelleriyle ününü duyur­muş, kendisi İstanbul’a gelmeden şiirleri ulaşmıştır (Çavuşoğlu: 2001: 17-30).

Fatih döneminde İstanbul’a gelerek edebiyat çevrelerinde yer edinmekle birlikte şiir geleneği içindeki yerim II. Bayezit döneminde sağlamlaştırmıştır. Şehzade Abdullah’ın Karaman’da divan kâtibi, Mahmut’un Manisa’da nişancı­sı olarak görev yapmıştır. Bu görevleri sırasında şehzadelerin çevresinde bulu­nan Talii (ö. 1516), Sun'i ve Şevkî gibi bürokrat şairlerle iyi ilişkiler içinde ol­muştur. Şehzade Mahmut’un ölümünden sonra İstanbul'a dönen Necati, II. Bayezit’in kendisine bağlamış olduğu 1000 akçe ile geçimini sağlamıştır.

Necati’nin bugün elimize ulaşan tek eseri Divan’ıdır. Divanını hamisi Müeyyedzade Abdurrahman Çelebi adına tertip ederek dibacede (ön söz) adını övgüyle anmıştır (Tarlan 1997: 10; İpekten 1996: 138-140). Eserin çok sayıda yazma nüshası mevcuttur. Ali Nihat Tarlan, Necati Divanı'nın tenkitli metnini yayımlamıştır (1963? 1990; 1997)-

Necati günlük dilden gelen unsurları kullanması, atasözü ve deyimleri diril­terek büyülü mısralara dönüştürmesi, bilhassa Kastamonu yöresine ait yerel kelimeleri kullanmasıyla kendisinden öncekilerden ayrılır. Bu ayrılık, esası itibarıyla üslup ayrılığıdır. Latifî, Necati’nin gazel tarzında kendinden önce gelen şairlerin üslubunu, hükmü kaldırılmış kitaplar gibi, ortadan kaldırdığı­nı söyler. Necati’nin elinde Türkçe, gerçek manada mısra estetiğine kavuşur. Ondan sonra gelen şairler bu birikimi göz ardı edemezler (Latifi 2000: 515- 523). Hatta Necati Divanının gazeller bölümünde yer alan bir mütekerrir mu­rabba (Tarlan 1997: 36o) ile Köroğlu’nun bir koşması (Öztelli 1984: 136) ara­sındaki benzerlikler, eğer bir intihal veya adaptasyon söz konusu değilse di­van şiiri ile âşık şiiri arasında metinler arası ilişkiler bakımından dikkate değer özellikler taşımaktadır (Macit 2005a: 142-154).

Fars edebiyatındaki örnekleri doğrultusunda ve özellikle padişah ve şehzade­ler başta olmak üzere yönetici elit zümrenin himayesinde Osmanlı şiiri klasik biçimim almaya başlamıştır. Bu bakımdan Necati’nin şiiri hem geçmişe hem de geleceğe yönelik açılımları içinde barındıran ilgi çekici özelliklere sahiptir. Türkçenin Anadolu’da şiir dili hâline geliş sürecinde yaşadığı bütün deneyimleri Necati Divanında estetik bir istif anlayışına uygun olarak buluruz. Aynı şe­kilde, Necati’nin şiiri sadeliği ile âşık tarzını benimseyen şairleri, yerlilik arzu­suyla Zatî ve Bakiyi, ulaştığı lirizm ve içtenliğiyle Fuzulî’yi haber veren bir po­tansiyele sahiptir. Necati Divaninin bu potansiyeli ilk bakışta sezilmekle birlik­te adı geçen şairlerin Necati’nin gazellerine yazdıkları nazireler, bu durumu daha somut bir biçimde ortaya koymaktadır. Bütün bu özellikleriyle Necati Bey, divan şiirinin klasikleşme sürecine geçiş dönemini temsil etmektedir.

KÜLTÜR BAKANLIĞI TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

Üye Girişi