Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

 Klasik Şark edebiyatlarında konusu Allah'a yakarış olan manzumelerle bunların bestelenmiş şekillerine verilen ad.

Sözlükte "fısıldamak" anlamındaki necv kökünden türeyen münâcât "fısıldaşmak ve bir sırrı paylaşmak" demektir; genellik­le "yalvarmak, yakarmak, dua ve tazarru-da bulunmak" mânasında kullanılır. Ede­biyat terimi olarak daha çok Allah'a yaka­rış maksadıyla yazılmış manzum ve men­sur eserleri ifade eder. Türk dinî mûsiki­sinde aynı konu etrafında yazılmış, rama­zan ayı boyunca sabah ezanından önce minarede temcîdlerle birlikte okunan man­zumelere de münâcât adı verilmiştir.

İslâm kitap telif geleneğine göre bir sa­natkâr eserine Allah'a hamd (hamdele) ve Resûlullah'a salâtü selâm ile (salvele) baş­lar. Mürettep divanlar, mesneviler ve diğer manzum eserlerde hamdele ve salvelenin yerini tevhid, münâcât, na't ve mi'râciyye gibi dinî muhtevalı şiirler alır. Bu sıralanış esas itibariyle sanatkârın sahip olduğu dinî kültürü edebiyata yansıtması, Allah, pey­gamber ve insan arasındaki toplum ka­bullerinin edebî anlamdaki ifadesidir.

Münâcâtlarda umumiyetle kaside biçi­mi kullanılmış olmakla beraber gazel, mesnevi, kıta, rubai, terkibibend ve terciibend gibi nazım şekilleriyle yazılmış örnekler de vardır. Bunlara mensur münâcâtlarla tek­ke-tasavvuf erbabının aynı muhtevadaki ilâhilerini eklemek mümkündür. Aruzun daha çok hezec ve remel bahirlerine ait vezinlerinin görüldüğü münâcâtların kısa vezin kalıpları yanında musammat gibi ga­zel ve kasidelerin yazılmasına uygun, orta­dan bölünebilen simetrik vezinler kullanıl­ması, tekke şairlerinin yazdıkları ilâhiler­de ise sekizli hece ölçüsünün tercih edil­mesi bunların bestelenmek üzere yazıldı­ğını düşündürmektedir.

Kulun her türlü sanat endişesini bir ta­rafa bırakarak doğrudan ve samimiyetle Allah'a yönelmesinin bir gereği olarak münâcâtlarda duygulu ve rikkatli bir üslûp ortaya çıkmıştır. Allah'a sığınma ve her şe­yi O'ndan isteme duygusuyla hemen her şair bu türde eser vermiş, bu sebeple müs­takil münâcât mecmuaları tertip edilecek kadar çok şiir yazılmıştır. Divan ve mesne­vilerinde münâcât bulunmayan nâdir ba­zı şairler de ya müteferrik beyitlerde ko­nuya temas etmiş yahut mensur eserle­rinde bu eksikliği telâfi yoluna gitmişlerdir. Ayrıca bazı edebî eserlerde tevhid ve mü­nâcât her iki şiirin Allah'a yönelimi ifade et­mesi dolayısıyla iç içe bulunabilmektedir. Türk edebiyatında ortaya çıkan ilk mah­sullerle Sinan Paşa'nın Tazarru'name'sinde bu durum açıkça görülmektedir.

Münâcâtlarda yer alan hissiyat belirgin ve müşterek olmasına rağmen şairlerin mizaç, meşrep ve tahsil durumlarından kaynaklanan bir çeşitlilik de göze çarpar. Ayrıca münâcâtları dinî ve tasavvuf! esas­lara göre yazılanlar diye iki kısma ayırmak mümkündür. Dinî örneklere dönemin med­rese kültürünün yansıdığı ve zaman za­man tefekkürün hikmete dönüştüğü, ba­zan bunların didaktik bir hal aldığı görü­lür. Tekke-tasavvuf erbabının münâcâtlarında ise daha coşkulu bir ruh halinin son­suzluğa kanat açışını sezmek mümkün­dür. Bektaşîlik, Hurufîlik gibi tarikatların özel terminolojisini içeren münâcâtlar da mevcuttur.

Esas itibariyle münâcâtlar günahkârlık ve pişmanlık duygularının dile getirildiği şiirlerdir. Günahkâr bir kulun Allah'ın ina­yetinden başka sığınabileceği yer olmadı­ğından münâcâtlarda Allah'ın bağlayıcı­lığını ifade eden rahîm, rahman, gaffar, muîn. settâr, kerîm gibi isim ve sıfatların­dan sıkça söz edilir. O'nun mağfiret sahibi oluşuna dair âyet ve hadisler telmih veya iktibas yoluyla zikredilerek af için bir da­yanak aranır. Hz. Peygamber'in ümmeti­ne şefaat edeceğinden hareketle Allah'ın günahkâr kullarını habibinin hürmetine ba­ğışlaması istenir.

Kaside nazım şekliyle yazılan münâcât­larda nesib, tegazzül ve fahriye gibi bö­lümler yer almayabilir. Bunun yerine şiirin baş tarafında Allah'ın selbî ve sübûtî sıfat­larından bahsedilir. Ardından bu sıfatların evrendeki tecellilerine dikkat çekilir. Pey­gamberlerin hayatlarına ve gösterdikleri mucizelere atıflar yapılır. Mucize göster­me gücü olan ve vahiyle desteklenen pey­gamberlerin büyüklüğüne ve küfürle mü­cadelelerine işaret edildikten sonra Allah karşısında güçsüzlüklerinden söz edilip sı­radan insanların konumu belirlenir ve ya­karışa zemin oluşturulur. Daha sonra şair, ruhunda korku ile ümidin (havf ve recâ) çarpışmasından doğan bir heyecanla şi­irine devam eder ki münâcâtlarda lirizmi doğuran en önemli duygu budur.

Divanlarda olduğu gibi mesnevi türün­deki müstakil eserlerin baş tarafında da münâcâtlar bulunur. Ayrıca mesnevilerin olay örgüsüyle bağlantılı olarak hadiselerin akışı arasında metnin içine yerleştirilmiş ve çok defa kahramanların ağzından ya­zılmış münâcâtlara rastlanır. Kaside dışın­daki diğer nazım şekilleriyle yazılan münâ­câtlarda ise doğrudan konuya girildiği gö­rülür.

İslâm edebiyatında münâcât türünün ilk örnekleri İslâmiyet'ten sonraki Arap edebiyatında ortaya çıkmış. Hz. Peygam­ber'in bazı duaları özellikle tasavvuf çev­relerinde yazılan münâcâtlara ilham kay­nağı olmuştur. Nakşibendî geleneği bu çizgiyi Hz. Ebû Bekir'e kadar ulaştırır. He­men her tasavvuf büyüğünden nakledi­len münâcâtlar hizb ve evrâd mecmuala­rında yer alır. Hz. Ali'nin münâcâtı Arap edebiyatında türün ilk örneklerinden ka­bul edilir. Ali Zeynelâbidîn'e nisbet edilen on beş münâcât da Şiî çevrelerinde meş­hurdur. Arap edebiyatındaki münâcâtların en belirgin vasfı, sanat endişesinin ikinci planda kalmasıdır. Fars edebiyatında mü­nâcât tasavvufî remiz ve istiarelerle zen­ginleşerek devam etmiştir. Bu edebiyatta "niyâyiş" adıyla da bilinen münâcât ede­bî bir tür olarak uzun bir geçmişe sahip­tir. Mensur ve manzum münâcâtlar ara­sında Hâce Abdullah-ı Herevî'nin münâ­câtı tasavvufî Fars edebiyatında kaleme alınan ilk önemli şiirdir. Bunun yanında hemen her şairin şiirleri içinde, bilhassa mesnevi, methiye ve fetihnamelerde, di­van ve külliyatların mukaddimelerinde çe­şitli adlarla münâcât örnekleri yer almış­tır. Nizâmî-i Gencevî, Sa'dî-i Şîrâzî, Hâfız-ı Şîrâzî, Abdurrahman-ı Câmî ve Mev-lânâ Celâleddîn-i Rûmî bu şairler arasın­da sayılabilir. Müstakil eserler içinde Şeyh Bahâeddin Zekeriyyâ Mültânî'nin Münâcât-i Pîr-i Destgîr'i, Molla Abdüllatîf Abdâlî'nin Münâcârnâme'si, Celâleddin Hü­seyin Buhârî'nin Münâcât-ı Cihâniyân-i Cihângeşt'ı, Nasîrüddin Mahmûd Evdehî'nin Münâcâtnâme-i Çerâgı ve Hafız Muhammed Berhûrdâr'ın Münâcât-ı Şevhâyî'si anılabilir. Ayrıca özel adlarla yazı­lan münâcâtlar vardır. Nizâmî-i Gencevî ve Abdurrahman-ı Câmî gibi şairler Türk şair­lerinin de örnek kabul ettiği en güzel Fars­ça münâcâtları yazmışlardır.

Münâcât Türkler'in İslâmlaşma sürecin­de Türk edebiyatına da aksetmiştir. İslâmî Türk edebiyatının en eski mahsullerinden sayılan Kutadgu Bilig'de müsta­kil münâcât bulunmamakla birlikte eserin başında yer alan tevhidde münâcât nite­liği taşıyan beyitler mevcuttur. Ahmed Yesevî'nin Divân-ı Hikmet’inde yer alan al­tıncı hikmet aynı zamanda bir münâcâttır. Anadolu sahasında Ahmed Fakih ve Sul­tan Veled gibi şairler tarafından yazılan ilk münâcâtlar tasannu ve tekellüften uzak bir üslûpla kaleme alınmış samimi örnek­lerdir. Divan edebiyatı geleneği içerisinde hemen her şair münâcât yazmıştır. En gü­zel münâcâtları Ahmed-i Dâî, Şeyhî, Ali Şîr Nevâî, Adlî, Fuzûlî, Muhibbî. Bahtî. Azmîzâde Hâletî. Nef'î, İsmetî, Nailî, Necîb, Esrar Dede, Nevres gibi şairler ortaya koy­muştur. Türk edebiyatının mutasavvıf şa­irleri arasında münâcât yazma eğilimi di­van şairlerine göre daha fazladır. Yûnus Emre, Dede Ömer Rûşenî, Eşrefoğlu Rû­mî. Kemal Ümmî, Seyyid Nizamoğlu, Niyâzî-i Mısrî, Sezâî-yi Gülşenî. Kuddûsî ve Ahmet Remzi Akyürek gibi mutasavvıflar lirik münâcâtları ilk akla gelenlerdir. Türk dinî mûsikisinde önemli yeri olan temcîd ve münâcâtların güftelerinin pek çoğu bu şairlerin eserlerinden alınmıştır. Âşık ede­biyatında da görülen münâcât türünün en velûd şairi Sivaslı Sûzî'dir.

Türk edebiyatının Batı etkisinde yenileşmesiyle birlikte münâcât yazma geleneği farklı bir şekilde devam etmiştir. Tanzi­mat sonrasında münâcât yazan şairlerde teslimiyetin ve tevekkülün yerini şahsî şüpheler alır. Millî felâket zamanlarında kaleme alınan ve millî meseleleri ön pla­na çıkaran münâcâtlarda gelenekten ilham alınmakla beraber -Şinâsi, Ziyâ Paşa ve Mehmed Âkif (Ersoy) gibi şairlerde görül­düğü gibi- bazan yalvarma ve taleplerin taşkın bir şekilde seslendirildiği, sonra da bu ifadelerden duyulan pişmanlığın dile getirildiği görülmektedir. Modern Türk edebiyatında münâcât yazma geleneği çağdaş şiir anlayışı ile yenilenerek devam etmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Cevheri. eş-Şıhâh, "necâ" md.; Tâcü 'l-'arûs, "necâ" md.; Kâmûs Tercümesi, III, 934-935; İbn Kuteybe, 'Uyünü'l-ahbâr, II, 291-292; Ansari, Cris du coeur: Munâjât, Paris 1988, tür.yer.; Ah­med Yeseui: Divân-ı Hikmet'ten Seçmeler (haz. Kemal Eraslan), Ankara 1991, s. 82; Fuzûlî, Ley­lâ ue Mecnun (haz. Muhammed Nur Doğan), İs­tanbul 1996, s. 386, 420-422; İsmail Habib [Se-vük]. Edebiyat Bilgileri, İstanbul 1942, s. 147-148; Abdüssettâr Mahfuz. Münâcât: Min du'â'i'r-Resûl ve'ş-şahâbe ve'ş-şâlihin, Kahire 1991, tür.yer.; Cemal Kurnaz, Münâcât Antolojisi, An­kara 1992, s. 1-15; İskender Pala. Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul 1999, s. 300; Abdülhakim Ko­çin. Divan Şiirinde Münacaat (doktora tezi 2002ı, Gazi üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, tür.yer.; Civan. "Niyâyişnâme", Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsi ınşr. Hasan Enûşe). Tahran 1381 hş,, II, 1396-1398; Agâh Sırrı Levend. "Dini Ede­biyatımızın Başlıca Ürünleri". TDAY Belleten (1972), s. 35-80; Rıdvan Canım, "Divan Edebiya­tında Tevhid, N'a't ve Münâcaatlar", İslâm'ı Ede­biyat, 11/4, İstanbul 1990, s. 9-11, 59; C. E. Bos-worth, "Munadjât", Ek (İng), VII, 557; Öztuna. BTMA, I II, 88: Dihhudâ. Luğatnâme

MUHSİN MACİT, DİA, 31

Üye Girişi