Kullanıcı Oyu: 1 / 5

Yıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KASÎDE-2

Kaside “niyet etmek, yaklaşmak” anlamlarında “kasada” kökünden gelen Arapça bir kelimedir. Bir kişiyi öğmek ve genellikle karşılığında yardım istemek için yazılan şiirlere denir. Arap edebiyatında doğmuş ve İran'da bazı değişikliklere uğrayarak gelişmiş, oradan -da. Türk edebiyatına girmiştir.

Kaside 9 beyitten 100 beyte kadar, aynı aruz kalıbıyla yazılmış ve gazel gibi aa ba ca da .. şeklinde kafiyelenen bir nazım şeklidir. Kasidenin ilk ve mukaffa olan beytine Matla’, son beytine Makta’, en güzel beytine Şâh beyt ya da Beytü’l-kasîd denir. Kasidenin sonunda, şairin mahlasını söylediği beyte Taç beyt adı verilir. Taç beyt kasidenin son yani makta’ beyti olabileceği gibi ondan önceki beyitlerden biri de olabilir. Şairler mahlaslarını genellikle du'a kısmında ve kasideyi bitirmeden birkaç beyit önce söylerler.

Kasideler, konuyu işleyiş bakımından dört kısma ayrılırlar: Nesîb veya Teşbîb ile başlayan kaside Medhiyye ile sürer ve 'Fâhriyye'den sonra Du’â kısmı ile sona erer. Şair kasidenin başında aşktan, aşkın verdiği acılardan, sevgilinin güzelliğinden ya da başka konulardan söz eder: bağ, bahar, kış, yaz, ramazan, bayram tasvirleri yapar. Konusu aşk ve sevgili olan bu başlangıç kısımlarına Nesîb, başka ve değişik konulan işleyen kaside başlangıçlarına Teşbîb adı verilir. Fakat genellikle bu adlar birbirine karıştırılmış ve konulara bakılmadan kasidelerin başlangıç kısımlarına Nesîb ya da Teşbîb denmiştir.

Kasideler bu nesib kısımlarının konularına göre adlandırılmışlardır. Nesihleri bahan anlatan kasidelere Bahariyye, kışı anlatanlara Şitâ’iyye ve böylece Temmûziyye, İdiyye, Sûriyye denmiştir. Kasidelere bir de rediflerine göre ad verilmiştir: Su kasidesi, Sünbül kasidesi, Sözüm kasidesi... gibi. Redifli olmayanlar da kafiyelerinin son harfleriyle anılırlar: Râ’iyye, Mîmiyye, Vâviyye kasidesi gibi. Şair nesib kısmının sonunda bir beyitle ve uygun bir geçişle asıl konusuna girer. Bu geçiş beytine Girizgâh (aslı gürizgâh: kaçış yeri) denir. Girizgâh beycinden sonra gelen bu ikinci kısma da Maksad, Maksûd veya Medhiyye adı verilir. Şair bu kısımda kasidesini sunacağı kişiyi Memdûh’unu aşırı sözlerle öğer, kahramanlığını, cesaretini, iyiliğini, adaletini, zenginliğini ve cömertliğini anlatır. Sonra kendi şiirini, sanatını öğer kadrinin bilinmediğinden yakınır. Bu da kasidenin Fahriyye kısmıdır. Sonunda Du'â kısmına geçerek memduhunun ömrünün uzun, devletinin ve zenginliğinin sonsuz olması için Tanrıya yalvarır. Bu arada fakirliğinden, kimsesizliğinden de söz ederek kendisine yardım etmesini ister. Kasidenin sonlarındaki Taç beyit'de mahlasını söyler ve kasidesini bitirir (Örnek 1).

80-100 hatta daha çok beyitli uzun kasidelerde kafiye bulma zorluğu kaside şairlerini aynı kelimeyi iki ya da üç kez kafiye yapmak zorunda bırakmıştır. Usta şairler aynı kelimeyi üstüste kullanmamağa; aralarında onbeş yirmi beyit bulunmasına özen göstermişlerdir. Ayrıca kaside uzadıkça kafiyedeki biteviye giden ahengi canlandırmak için bazı yollar aranmış, özellikle uzun kasidelerde matla' ile kafiyeli bir ya da birkaç beyit söylenmiştir. Bunlara Tecdîd-i matla’ veya Zâtü'l-matla' denmiştir. Bu matlâlar kasidenin ikinci, üçüncü matlâları diye anılır. Kasidelerde konudaki yeknesaklığı gidermek için de kasidenin konusunun dışına çıkılarak bir veya iki gazel söylenir. Buna da Tagazzül adı verilmiştir.

Kasidelerin —yukarıda söylendiği gibi— dört bölüm halinde yazılması genel bir usul olmakla birlikte, bazı şairlerin hiç nesîb yapmadan, doğrudan doğruya medhiye kısmına girdikleri de olmuştur (Örnek 2). Daha çok Nef'îde görüldüğü gibi bazı şairler de kendilerini öğen bir fahriyye ile başlamış, sonra memduhun övgüsüne geçmişlerdir.

Musammat gazel'de olduğu gibi, matlâdan sonraki beyitlerde mısrâ ortalarının birinci mısra' ile kafiyelendirildiği kasidelere Musammat kaside adı verilmiştir. Bu kasideler de ortalarından iki eşit parçaya ayrılabilen vezinlerle yazılmıştır (Örnek 3).

Kasideler işledikleri konulan bakımından da ayrı adlar alırlar. Tanrı'nın birliğini anlatan kasidelere Tevhîd, Tanrı ya yalvarıp yakarmak, günahların bağışlanmasını dilemek için yazılanlara Münâcât, Hz. Peygamber ve dört halife için yazılanlara Na’t denir. Padişah, sadrâzam, vezir.. gibi devlet büyüklerini öğmek amacıyla yazılanlara Medhiyye, padişahın tahta oturmasını kutlamak için yazılanlara Cülûssiyye, birini kötülemek için yazılanlara Hicviyye denir. Şairler bazen övdükleri kişiyle ilgili bir olayın, yaptırdığı bir yapının tarihini de söylerler. Bunlar da Tarih kasidesi adını alırlar.

Bu konuların dışında kaside nazım şekliyle başka konular da işlenmiştir. Çok az görülmekle birlikte daha çok mesnevilerde işlenen konularda yazılmış olan bu kasidelerin bazılarına ad da verilerek küçük bir eser sayılmışlardır. Ahmed Fakih (ölm. 1221)'in 120 beyitlik tasavvufi ve ahlâkî konuları işleyen Carhnâmesi, Fuzûlî'nin İran şairi Hâkânî'nin Bahrü'l-Ebrân'na nazire olarak söylediği Enîsü’l-kalb adlı Farsça kasidesi, Nef'î'nin Tuhfetü'l-uşşâk'ı bu tür kasidelerdendir.

Kasideler mürettep divan sıralamasında divanların başında ve bütün öteki şiirlerden önce yer alırlar. Kasideler arasında da ayrıca bir sıra gözetilir: önce dinî konulardaki tevhîd, münâcât ve na't kasideleri, sonra dört halife ve Mevlâna hakkındaki kasideler, daha sonra da sultan, sadrâzam, vezir, şeyhülislâm... için yazılmış medhiyeler sıralanır. Medhiyelerin sıralanmasında tarihî önceliği ya da memduhların büyüklük ve unvanlarına bakılmaz; gelişigüzel yazılırlar. Kasidelerin başına memduhunun adının ve unvanının yazılması usuldendir. Bu başlıklar çoğunlukla Farsça yazılır: “Kasîde der-na't-ı Hazret-i Fahr-ı Kâ'inât”, “Der-menkıbe-i Şîr-i Hudâ Aliyyü'l-Murtazâ”, “Der dedh-i Hazret-i Sultân Muhammed Hân”, ”Der-sitâyiş-i Sadrâzam Şehid Ali Paşa” gibi.

Kaside nazım şekli dinî konularda yazılanların dışında şairlerce bir geçim kaynağı olarak kullanılmıştır. Hemen her olay; padişahın tahta oturması, bazı kişilere sadrazamlık, şeyhülislamlık, vezirlik verilmesi, savaşta kazanılan bir başarı, ramazan, bayram ve düğün kutlamaları, yeni bir saray, kasr, çeşme, hamam gibi yapıların tamamlanışı, devlet büyüklerine kaside sunmak için fırsat olarak değerlendirilmiştir. Her kaside sunan şairi ihsan ve caize ile ödüllendirmek de devlet büyüklerine ödenmesi gerekli bir borç haline gelmiştir. Hatta şairler Hz. Peygamber'in İbni Zuhayr'a, yazdığı kasideye karşılık hırkasını bağışladığını örnek göstererek memduhun kaside sunan şaire caize vermesini ve böylelikle onu sevindirmesini sünnetten saymışlar, hatta caize vermeyenleri hicvetmenin ca'iz olacağım bile savunmuşlardır.

KASİDENİN TARİHÎ GELİŞİMİ 

........................

 

 

Türk, Edebiyatında Kaside

Türk edebiyatında kasidenin başlangıcı oldukça eskidir. XIII. yüzyılda Mevlânâ'nın Divan-ı Kebir'inde 300 kadar kasidesi vardır. Bunlar şairin gerçek sevgilisi için söylediği tevhid ve münacatlardır. Kasideler Farsça oldukları halde, Mevlânâ Türk şairlerince çok okunduğu için etkileri büyük olmuştur.

XV. yüzyıla gelinceye kadar Türk edebiyatında kasidede büyük şair hemen yok gibidir. Âşık Paşa (ölm. 1333) Garîbnâme'deki na'tleri ile Ahmedî (ölm. 1413) nin divanındaki kasideleri bu şeklin başlıca örnekleridir. XV. yüzyılın başında yaşayan Germiyanlı Şeyhî (ölm. 1431) gazelde olduğu gibi edebiyatımızda kasidenin de kurucularından sayılır. Germiyan beylerine ve Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet ile Sultan Murad II. a kaside söylemiştir. Fatih Sultan Mehmed’in küçük şehzâdesi Cem Sultan (ölm. 1495), Avrupa’dan kardeşi Sultan Bayezid II'e gönderdiği hüzün dolu ünlü Kerem kasidesiyle tanınmıştır. Yine bu yüzyılın büyük şairlerinden Sultan Mehmed'e hocalık, musahiblik, sonra da vezirlik eden Âhmed Paşa (ölm. 1497)'nın aralarında “la'l”, “güneş”, “misk”, “kâkül-i müşgîn-i dost” ve “kerem” gibi ünlü kasideleri de bulunan 31 kasidesi vardır51. Ahmed Paşa, devrinde gazeller yanında kasidelerinde de üstad sayılmıştır. Bir ara padişahın gazabına uğrayarak öldürülmek üzere zindana atıldığında söylediği “kerem” redifli kasidesi de Cem Sultan'ın ve daha başkalarının kasideleri gibi Şeyhî'ye naziredir ve pek çok “kerem” kasidesinin en ünlüsüdür. Yüzyılın sonunda Necati Beğ'in de (ölm. 1508-9) 26 kasidesi vardır.

XVI. yüzyıl Türk edebiyatının büyük şairlerinden birkaçını; Bâkî, Hayalî Beg, Nev'î, Ruhî ve Fuzulî'yi yetiştirmiştir. Türk kasidesi daha çok İran kaside şairlerinin etkisiyle geliştiği için ıran kasidelerinde olduğu gibi övülen kişinin özellikleri fazlasıyla abartılmıştır. Bunun bir sebebi de Osmanlı İmparatorluğumun bu devirdeki büyüklüğü ve zenginliğidir. Kişilerin büyüklüğü devletin ihtişamı yanında pek sönük kalacağından şairler her şeyi büyüterek söylemek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden Bâkî (ölm. 1600) özellikle kasidelerinin nesib kısımlarında çok başarılıdır. Bir bahar tasviri yaptığı zaman kasideye erişilmez bir zenginlik ve parlaklık verir; adetâ canlı bir tablo çizer. Hayalleri zengindir, bir hayalden ötekine atlar. Ama övgü kısmına girdiğinde gücünü kaybeder, kurulaşır. Bu yüzden ömrünün son yıllarında Sultan III. Mehmed adına şeyhülislâm olabilmek için yazdığı belli olan kasideleri hem çok kısa hem de öteki kasideleriyle karşılaştırıldığında oldukça değersiz şiirlerdir. Bâkî 27 kaside yazmıştır. Devrin bir başka büyük şairi Hayâli Bey (ölm. 1556), Defterdar İskender Çelebi ile Sadrazam İbrahim Paşa'ya sunduğu kasideleri ile tanınmış ve bu kişilerin aracılığıyla Padişaha tanıtılmıştır. Rind yaratılışlı bir şairdir. Kasidelerindeki hayal unsurları mükemmeldir. Fakat Bakî'nin dilindeki sağlamlık Hayâlî'de yoktur. Hayâli Beğ 25 kaside söylemiştir. Nev’î (ölm. 1598) ise âlim bir şairdir. Çok kaside söylemiştir. Divanında 50 kasidesi vardır. Derbeder yaradılışı yüzünden bulduğu çok güzel hayalleri, mazmunları olduğu gibi nazma geçirmiş, bunların üzerinde durup işleyememiştir. Rûhî-i Bağdâdı (ölm. 1605), kasidelerindeki akıcı üslûbuyla dikkati çeker. Dilindeki sadelik ile alay ve istihza, kasidelerinin belli başlı özelliklerindendir. Memduhlarını över gibi göründüğü zaman bile onlarla eğlendiği sezilir. Ruhî 34 kaside yazmıştır. Bu yüzyılın ve edebiyatımızın en büyük şairlerinden olan Fuzulî (ölm. 1556), kaside nesihlerinde bazen tabiatı, bazen de iç dünyasının heyecanlarım, aşkını ele alır. Bahar ya da su konularını nesib yaptığı zaman kendi aşkını da anlatır. Devrin padişahlarından başlayarak nişancı, kazasker, beylerbeyi, vezirler ve valilere kadar Bağdad fethine katılan pek çok kişiye kaside söylemiştir. Divan’nında 8'i tevhid ve na't 29 ü medhiye 37 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sabâ”, “olur”, “hançer”, “su” redifli na'tleri, Sultan Süleyman'a sunduğu “gül” kasidesiyle, yine aynı padişaha sunulan “Geldi burc-ı evliyâya padişâh-ı nâmdar” (941) tarih mısra'mı taşıyan Bağdad vasfındaki kasidesidir57.

XVII. yüzyılda Türk edebiyatının en büyük kaside şairi Nef'î (ölm. 1635) yetişmiştir. Nef'î'nin sert, haşin ve coşkun bir yaradılışı vardır. Kasidede hayalleri o derece güçlü ve derindir ki çok kere insan mantığını şaşırtır. Buna karşı Nef'î, en aşırı mübalağasını bile hafifletecek ya da büsbütün ortadan kaldıracak bir yol bulur; böylece okuyucuyu yadırgatmaz. İran şairlerinden Enverî ve Urfî'nin ve Arap kasidecilerinden Mütenebbî'nin Nef'î üzerinde büyük etkileri olmuştur. İran şairlerinin hayal gücü ile Mütenebbî'nin belağatı ve fahriyedeki ustalığı Nef'î'de de görülür. Nef’î kendisini o kadar öğer ki birçok kasidesinin nesibi, hatta divanının ilk kasidesi olan “sözüm” redifli na'tı bile bir fahriye'dir. Nef'î kendisini kaside üstadı olarak kabul ettirdikten sonra bütün kaside yazan şairlerce benimsenmiş ve örnek tutulmuştur. Divanındaki bütün öteki şiirlerinden çok yer tutan 59 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sözüm” na'tı, Sultan Murad IV'ın atları için söylediği “kaside-i rahşiyye”si, Sadrazam Murad Paşa ya sunduğu “olur” redifli kasidesi, Sultan Murada yazdığı musammat “bahariyye”si, Sultan Osman’ın Lehistan seferine söylediği “Âferîn ey rüzgârım sehsüvâr-ı safderi- Arşa as şimdengeru tîğ-i süreyyâ-cevheri” matla'lı kasidesi, Sultan Ahmed medhindeki Edirne'nin kışını anlatan “şitâ'iyye”sidir.

Bu yüzyılın bir başka kasidecisi Şerif Sabri (ölm. 1645) Nef'î'den sonra en tanınmış kaside şairidir. Bazı şiirlerinde ahenk bakımından Nef'î’ye yetiştiği bile olmuştur. Fakat Nef’î’nin gür sesi yanında hayal zenginliği, anlatımdaki ustalığı Sabri'de yoktur. Düzgün ve tannan bir sesin altında okuyucuyu umutsuzluğa düşüren bir boşluk bırakmıştır. Yüzyılın kaside şairleri arasında Sabrî'den sonra Âlî (ölm. 1648) sayılabilir. Âlî de Nef’î’nin etkisindedir ve ona olan hayranlığını açıkça söyler. Yüzyılın büyük gazel şairi Nâ'ilî (ölm. 1666) Divan’nındaki 35 kasidesiyle bile Nef'î'nin yanında gölgede kalmış, kasidede bir varlık gösterememiştir. Yüzyılın sonunda Nâbî (ölm. 1712), gazelde olduğu gibi kasidede de nazım tekniği mükemmel, her zaman ölçülü ve mantıklı bir şairdin Kasidelerinde nasıl bir girizgâhtan sonra konuya gireceği, ortaya attığı fikri nasıl işleyeceği bellidir; bir değişiklik göstermez. Nâbî'nin 7'si dînî 30 kasidesi vardır.

XVIII. yüzyılın başında büyük musiki ustalarından Yahyâ Nazım (ölm. 1726) aynı zamanda kasideleriyle de tanınmış bir şairdir. Büyük bir cilt tutan, beş kısma ayırdığı Divanı hemen bütünüyle na'tlerden meydana gelmiştir. Nazîm, edebiyatımızın en çok na’t yazan şairidir. Bu na'tlerin büyük bir kısmı kaside şeklindedir. Lale devri'nde büyük şair olarak tanınan Nedim (ölm. 1730) gazel ve şarkıları yanında kasideleriyle de kendini kabul ettirmiştir. Nef'î’deki gür sese karşı Nedim'de ince, zarif bir ahenk vardır. Öğdüğü kişilere de kendi ince ve coşkun ruhunu vermiştir. Divan'ındaki 37 kasidenin çoğu devrin padişahı Sultan Ahmed II'e, sadrazam Şehid Ali Paşa ve Damad İbrahim Paşa’lara sunulmuştur. Bu kasidelerde de Nedim, gazel ve şarkılarında olduğu gibi her şeyden önce bir İstanbul şairi olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılın sonunda Şeyh Gâlib (ölm. 1789) gazel ve mesnevideki ustalığı yanında kasidede de bir varlık gösterebilmiştir. Gâlib kasidelerini Mevlânâ Celâleddin, Sultan Veled, Mesnevi şârihi İsma'il Efendi gibi mevlevî büyükleriyle, devrin padişahı Sultan Selim ve kızkardeşi Beyhan Sultan için söylemiştir. Divan’nında ikisi na't 23 kasidesi vardır. Bunlardan başka kaside şeklinde bayram ve yeni yıl kutlamaları, Padişah'ın Çırağan sarayına gelişi, humbarahane, dökümhane, kışla gibi yeni binalar yapılmasına tarihler de yazmıştır. Bu tarih kasidelerinde Sultan Selim yanında bazen Beyhan Sultan'ın da adı anıldığı gibi, yeni bir kasr ve yeni bir selsebil yaptırdığı için Beyhan Sultana doğrudan kasideleri de vardır.

Yüzyılın sonunda Fâzıl-ı Enderûnî (ölm. 1810), bir kısmı dinî konularda olmak üzere 84 kaside ile en çok kaside söyleyen şairlerdendir. Fâzıl ve XIX. yüzyıl başında Enderunlu Vâsıf (ölm. 1824-25) kasidede Nedim'in yolunu izlemişlerse de kasideleri onunkiler yanında oldukça sönük kalmıştır.

Haluk İpekten, Türk Edebiyatında nazım şekilleri

 

SON EKLENENLER

Üye Girişi