Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

ABİDİN DİN0 18 YIL SONRA İSTANBUL'DA

Abidin Dino gurbete gideli tam on sekiz yıl oldu. Dile kolay... Di­le kolay demenin de bir tadı var. Onun bileğinde bileziklerin hasın­dan birkaç tanesi vardı. Vardı ama, gene de gurbet çekilmezdi. Abi­din Dinonun Paris macerası, buna bütün anlamıyla macera demek gerek, çok ilginç ve dolu geçti. Paris'e bir büyük kişilik olarak gitti. Paris'ten çok öğrendiği olmuştur, bu bir gerçek. Onlara, Batı dünyasına vereceği çok şeyi de vardı dağarcığında. Az zamanda çok sevilen bir ün oldu. Türkiye'den vıcır vıcır, çiçeği burnunda bir İstanbul götürdü. Balıkçının türküsünü, Halicin sisini götürdü. Boyacı çocuğu, Çingene kızını, dok işçilerinin ellerini götürdü. Ve çok uzak bir gökyüzü götür­dü, Anadolu bozkırının üstünde salınan uçsuz bucaksız, yanık sarı bir bozkır götürdü. Uçsuz bucaksız, yürüyen, bükülmüş, canlarını dişlerine takmış insanlarıyla. Şekerkamışına yere düşürmeden yirmi bıçak atan oğlan Adanalıdır. Toz duman içindeki dut ağacı, yaprak­ları tozdan apak olmuş. Çukurova'dadır. Bitmeyen yollar, bitmeyen yollara dökülmüş insanlar... Çok uzun yollardan geliyorlar. Ulu dağ­ların ardından, büyük, uzak göklü bozkırlardan geliyorlar. Düşünceli, durgun, vuruşkan, öfkeli. Hep yürüyorlar. Bir karanlıktan bir ışığa yü­rüyorlar. Nâzım Hikmet, Abidin Dino için yazdığı bir şiirde aşağı yu­karı böyle söylüyordu... O, bütün bunları götürdü beraberinde Paris'e. Nakışlı çam bardakları, Toros'un hızmanı, Sivas'ın, Avşar'ın kilimi de vardı bir yanında... O Paris'e yalnız gitmedi. Bir memleketle birlik­te gitti. Daha daha çok şeyle gitti. Daha daha çok şeyle gitti ki bura­dan, bitmez. Saymakla bitiremezsin, kaleme gelmez. Bir de ışıklar, renkler, biçimler götürdü. Götürdükleri ona orada on sekiz yıl yetti de arttı bile...

Ve Paris'ten gümbür gümbür bir İstanbulla döndü. Paris'te on se­kiz yıl yaptığı resimleri, satılmamış olsa da, beraberinde onları da getirseydi Dino, koskocaman, şaşırtıcı bir Anadolu getirecekti ki, lal-ü ebkem kalacaktık. Bir belalı Anadolu özlemi görecektik ki, olmaya-gitsin...

Onunla önce Nafi Baba tekkesine çıktık. Aşağılarda Boğaz bin-bir renk içinde dönüp duruyordu. Çok uzakta, yarılmış derin bir kuyu gibi. Işığa batmış gitmiş... Işıklar içinde... uçuşuyor. Oradan Rumeli-hisarına indik. Sonra Arif Dino'nun mezarına gittik. Sonra da Orhan Veliye. Arifin, Orhan'ın mezarları erguvana batıp çıkmış. Bir İstanbul güneşi ki, veryansın etmiş. Bir de yeşil, bir de Boğaz mavisi, bir de İstanbul ışığı. Bir de Boğazda türlü renk ile yürüyen kayıklar, motor­lar, gemiler... Kıyılara serilmiş bin bir renk içindeki ağlar. Sarı muşambalı balıkçılar, durmadan bir şey yapıyor, işliyorlar, durmadan konu­şur gibiler.

Kıyı boyunca yürüdük. Arifi, Orhan'ı, eski anıları, Çukurova'yı, sa­rı sıcağı konuştuk. Abidin Dino'nun bir huyu vardır... Gözlerini dünya­ya diker, öylece saatlerce, günlerce dünyaya bakar. Bütün Abidin Di­no bir göz olmuştur. Açılmış, biraz hayretten büyümüş, her gördüğü güzellik önünde bir sevinç çığlığı atan... Arif Dino bana demişti ki bi­rinde, Abidin demişti, iki yıl gözleri açık konuşmadan, duymadan dünyaya hayretle baktı. Biz İstanbul'u dolaşırken Abidin Dino bir düş­te yürür gibiydi. Biraz İstanbul gibi olmuştu. Tarabyaya vardık. Boğa­zın üstünde birkaç ak martı uçuyordu. Karşıya geçtik. Gittikçe düş içine giriyor, gittikçe sevinci artıyordu. Bir ara Üsküdar'daki koru, mor erguvana kesti. Camiler, arabalı vapurlar...

Bu halde, onunla konuşulamazdı. Onu bu havadan çıkarmak ol­mazdı. Yazık olurdu. İstanbul başına vurmuş gibiydi. Bir adamın ba­şına İstanbul böylesine vurmuşsa... Hani dağ sarhoşluğu, denizaltı sarhoşluğu vardır, bir de İstanbul sarhoşluğu vardır. İstanbul, Türki­ye sarhoşluğuna yakalanmış gurbetçi. Onu iyice anımsıyorum. Adana'da sıcağın alnında, ortalık sıcaktan çatır çatır ederken, onu bir de böylesine Adananın sarı sıcağı tutmuştu... Sergisini gördüm sonra... Sergisi tepeden tırnağa İstanbul'du. Düş içinde, uzaklarda yapmıştı İstanbul'u. Bir büyük sanatçının özlemi vurursa böyle vururmuş de­mek. Kim bilir görmediğimiz Anadolu özlem resimleri ne kadar güzel­di... Paris'e götürdüklerinden daha gerçek, daha güzeliyle geriye gel­di Dino. Sergiden sonra azıcık açıldı Dino. Azıcık belalı istanbul'a alıştı... İstanbul'u, resimlerini, Adana'yı, Arifi, Nâzımı konuştuk onun­la. Yazık ki onunla konuştuklarımızın hepsini yazamayacağım. Ko­nuşmalardan en ilginçlerini seçtim.

Ben sordum:

"On sekiz yıl sonra İstanbul?" dedim.

"Ferhat ile Şirin meselesi..." dedi. "Nedir ki o?" dedim.

"Ferhat Şirine kavuşmak için elinde demir külünk, dağları deler yol eyler. Abıhayat suyunu akıtır ki Şirine kavuşsun. Sular gürül gü­rül çağlarken Şirin gelir Ferhad'ın yanına. Herkes bakar bunca yılın hasretine. Ferhat oralı bile olmaz. Şirini tanımaz. Bunca yıl Şirinin güzelliğini, bedenini unutturmuş ona. Şirin artık onun için bir düş ol­muştur. Ben Şirini tanıdım. Öyle, olduğu gibi duruyor. Bıraktığım gi­bi. Öylesine kederli, öylesine sevinçli. Cesur, fakir, kirli, candan ve in­san İstanbul... Elimle koymuş gibi buldum. Yerli yerinde duruyor ve güzel."

"Dün sergiyi gezerken bir seyirci diyordu ki, Paris'te yapılmış İstanbul resimleri gerçekten daha gerçek. Düşten daha bela. Bunu söyleyen genç bir adamdı."

"Flaubertin bir sözü var... Aşağı yukarı şöyle olacak, gerçeği öy­lesine yoğun yaşayacaksın ki, her uydurduğun gerçekten daha ger­çek olacak. Bendeki belki de bir İstanbul özleminin birikimidir. Bu bi­rikim bir parlama olmuş olabilir. Bana kalırsa bu sergi başarılı olmuş ya da olmamış, söz konusu olacak olan bu değil. Benim de üstünde durduğum asıl sorun bu değil. Bu bir deney. Düşle gerçek arasında, yarı yolda, anıyı gerçekle, düşle karşılaştırma sorunu. İçimde bir kor­ku vardı, yapacağım İstanbul duygusal bir İstanbul mu olacaktı? Gençlerin beni, bir zamanlar benim Yahya Kemali gördüğüm gibi görmelerini istemezdim. Yani şahane bir İstanbul ressamı. Görkemli bir geçmiş. Şu bu..."

"Gene o genç seyirci, herhalde ressam falan olacak, sergide ko­nuşuyordu. Güzel bıyıklı kumral bir adam. Diyordu ki, bir acayip sa­nat sırrıdır belki bu. Dino'nun istanbul'unda hiç insan gözükmüyor ama, her köşe bucağında insan var. İnsanlar ev ev, sokak sokak, de­niz deniz soluk alıyorlar. Delikanlı şaşkınlığını gizleyemiyordu."

"Buna çok sevindim. Ama sergide gecekondular var. Fırtınaya tutulmuş, bir gemi örneği şehrin iniş çıkışları var. Zaman zaman ka­ranlık, zaman zaman ışıklar var. Fakat sergide önemli bir şey eksik. Bunu açılışta daha iyi anladım. Şehri uzaktan görmüşüm. Ve bu şeh­rin insanlarını uzaktan çizmeye gücüm yetmemiş."

"Ama delikanlı, Abidin Dino'nun İstanbul'unda sokaklar, evler in­sanla doluymuş gibi geliyor bana, dedi. Bu düş şehrinde gerçek in­sanlar soluk alıyor, dedi. Bu nedendir? Bir insana böyle geliyorsa bir gerçek payı olmalı..."

"Olmasına sevinirim. Bence vıcır vıcır insanın kaynaştığı kalaba­lıklar şehrin çizgilerinden de önemli. Şehri insanla dolduracaksın ki şehir olsun. Yazık ki, İstanbul'u İstanbul yapmaya uzaktan gücüm yetmemiş..."

Bey öyle sanıyorum ki, bir sanatçı alanlarca insan yapar da bir tek insanın sıcak soluğunu duyuramaz. Başka bir sanatçı da boş bir şehirde vıcır vıcır insan kaynaştırır. Ben sergideki kumral bıyıklı de­likanlıdan yanayım."

"Doğru. Bu da sanat gerçeğinin bir yanı."

"İstanbul böyle... İstanbul uzaktan insansız çizilmiş. Paris'te Çu­kurova üstüne çizilmiş birkaç resminizi görmüştüm. Bir de Orta Ana­dolu bozkırı üstüne. Onlarda insan vardı. Hem de etiyle kemiğiyle. Uzun yürüyüşe çıkmış insanlar. Uzakta bir gökyüzü. Düzlükte akan, kan tere batmış, toza dumana bulanmış insanlar... Onları nasıl yap­tınız? Biliyorum, Adana'da, Kayseri'de, Çorumda yaptığınız resimler de böyleydi. Böyleydi demem, bu biçimde demek... Bunlar ötekiler­den daha belalı, daha olgun..."

"Kim bilir. Anadolu gerçeği daha ağır basıyor. Belki de Adana ovasını, Orta Anadolu bozkırını sanatçı insansız düşünemiyor. İstanbul'u insansız çizebiliyor da insan, belki Anadolu'yu, Çukurova'yı in­sansız çizemiyor. Düz ova üstünde dikine durmuş, yürüyen, çalışan insanlar belki de kaçınılmaz bir önem taşıyor. Yıllar boyunca Paris'te işlediğim temalardan biri uçsuz bucaksız sonsuz uzaklıklar ve in­san...

"Düz topraklar uzak, gökyüzü uzak, her şey uzak ve düzlükte yü­rüyen insanlar... Kurtuluş Savaşının sonsuz uzaklıkta yürüyen insan­ları... Bozkırla insan arasında yaman bir ilişki olacak. Bozkırı tek ba­şına çizemiyorsun..."

"İnsana gücün yetip yetmemesi mi?"

"İki oynanmamış piyesim var. Bu piyeslerde insan sorununu, de­minden beri konuştuklarımızı daha iyi hallettim. Bu bir özür değil. Bu­gün vardığım yerden, insanı anlatabilme bakımından, daha ileri gi­deceğimi sanıyorum. Resmin kendine özgü araçlarıyla. Bir gün insa­nı da bütün tadı, acısı, sevinci, güzelliğiyle, gücüyle çizebileceğim."

"Yazarlığınızın resminizle bir ilişkisi oluyor mu? Çizgi, renk sana­tına faydası mı var, zararı mı?"

"Bak, ben bir büyük ressam seviyorum. Duydun mu bilmem. Viktor Hugo..."

"Resim de yapmış. Elde beş yüz kadar resmi var. Resimlerinde­ki imgeler şiirlerindeki imgelerden bambaşka. Ve güzeli, bu imgeler günümüzün imgeleri. Resimleriyle Hugo bugünün habercisi. Işık ve karanlık içinde fırlayan görüntülerin yepyeni mesafe kavramı... İç çe­lişmelerin şaşkınlığı içinde suratlar... Müthiş bir güç, müthiş bir resim tekniği. Bir sanatçı kendisini başka başka alanlarda anlatabilir. Bu da sanatın kuralları içinde."

"Daha açık söyler misiniz?"

"Bir yazar da resim yapar. Ama ressamın araçlarından başka araçlarla. Aradaki başlıca fark malzeme farkı. Ve kıpırdama olanağı. Devinme işi. Yazar da sinemacı gibi dinamik oluşumun içindeyiz, di­yor. Ressam, oluşumunu resmin içsel öğeleriyle seyircinin kafasında canlandırmak zorunda. Resmin renk ve çizgi diyalektiği. Göze yap­tırdığı gezilerle...

"Ayzenştayn, Film Duygusu ve Film Biçimi adlı kitaplarında re­sim sanatında durallık içinde hareketten söz etmiştir. Rönesans res­samlarının seyircinin gözünü istif sayesinde nasıl belirli bir gezintiye zorladığını anlatmıştır. Resimde devrimciliğin önemli bir yönü de bu. Devrimci konu yeterli değil, devrimci anlatım da gerekli. Zaten bunun ikisi baş başa gitmezse, sanat olmuyor. Gerçi bu birlikte yürümesi gereken güç, kah birisinde, kah öbüründe ağır basıyor. Bu da zaman koşullarıyla ilgili. Resim tarihi boyunca konuyla anlatım arasında böylesine dengesizlikler olmuştur. Konu yeniliği yeni biçimleri, yeni biçimler de konu yeniliğini zorlamıştır. Yani biçim yeniliği konuları ha­zırlamıştır."

"Şu uzaklık sorunu benim kafamı çoktandır uğraştırıyor. Gökle­rin uzaklığı, yolların, bozkırların uzaklığı... Bütün bu uzaklıklar içinde küçücük kalmış insanlar... Doğru, gerçek bu. Bunu başka deneyen sanatçılar da var mı?"

"Sinemacılar var. Ayzenştayn, Peter Brook bu mesafe işini işle­diler. Ama ayrı ayrı biçimde ve ayrı ayrı düşünceler için. Örneğin Pe­ter Brook insan yalnızlığını bütün hışmıyla duyurmak için. Benim için aynı şey değil... Benim insanım doğadan ayrılmıyor. Onun bir parça­sı da insan. İç içe bir macera. Ayzenştayn'ın işi step yalnızlığını, son­suzluğunu derinlemesine duyurmak. Gerçekçi Rus yazarlarının yap­tıklarını yapmak aşağı yukarı. Anadolu insanı için mesafe soyut de­ğil, somut. Nâzım bir şiirinde benim resimlerimdeki insanlar için, bun­lar insanda bir yere mutlaka varacağı duygusunu uyandırıyor, diyor. Lurçat da bir yazısında aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor..."

"Bu uzun yolda varılacak yere varamayan insanlar da var."

"Ama varanlar daha çok ve yaracaklar."

Bana öyle geliyor ki, görmeden insanları da yapmak... Bir soyut var. Adana'yı, İstanbul'u, bozkırı bir daha derinlemesine yaşamak gerek. İnsanı derinliğine işlemek, onu bir daha derinden ya­şamak gerek. Nâzım İstanbul'u göremedi, bir daha İstanbulu'nu yaşayamadı. Çok özlemişti İstanbul'u. Ben İstanbul'u gördüm, İstanbul'a onun gözleriyle bakıyorum. Onun sevinci içindeyim. Burada olma­yanların gözleriyle bakıyorum istanbul'a. Bu bir acayip duygu."

"Duydum ki, Paris'te Mayıs Olayları üstüne bir sergi açmışsınız. Günlük olaylar üstüne sergi. Belki de politik bir kavga üstüne. Bazı kimseleri yadırgattı bu."

"Bu sergideki resimleri birkaç arkadaşla birlikte geçen Mayıs Olaylarında öğrenciler dövüşürlerken çizdik. Sonra da sergiledik."

"Bir gazete foto muhabiri gibi."

"Ona yakın. Biz olayın tanığıydık. Resimler iyi ya da kötüydü. Sorun o değil. Bunun bizce bir önemi yoktu. Önemli olan sanatçı ola­rak tanıklığımızı belirlemekti. Her birimiz ayrı bir açıdan, sanat çizgi­sinin mantığı içinde olayları yansıttık. Beni ilgilendiren belli bir kavga biçiminin yarattığı belirli bir hareket düzeni. Şunu demek istiyorum ki her çağın, her yerin kendine göre bir çarpışma görüntüsü var. Üste­lik çağın içinde de bunların çeşitleri beliriyor. Herhangi bir memleket­te haksızlığa başkaldıran gençlerle Vietnam'da sömürgecilere karşı dövüşen gençlerin bedenleriyle anlattıkları şeyler farklı. Vietnam'da ölüm bir milimetrelik ve bir anlık bir kıpırtıya bağlı. Oysaki kent so­kaklarında (tehlike ne olursa olsun) boğa güreşinde toreador güzel­liği içinde gençliğin direnmesi var. Ressam için bu gerçekleri çağı içinde perçinlemek...

"Zamanın, hareketlerin oluşması... Olayların üstünden zamanın geçmesi, her şeyin arınması, durulması... Bir de hareketin, olayın içinde pişerek birlikte sanat yapmak..."

"Resmin gündeliğe girmesi ya da girmemesi... Tartışılıyor. Girsin diyenler de var... Giremez diyenler de..."

"Buna vereceğim karşılık sanat tarihine dayanıyor. Mağara dev­rindeki ya da Çatalhöyük'teki neolikit kentteki av resimleri... Gündelik olayları hiç de büyüsel bir yola başvurmadan yansıtıyorlar. Bir de çok sağlam bir resim var, bir örnek. Ressam Davidin, Marat'nın öldürül­mesi sahnesi, Picasso da Guernica'yı İspanya İç Savaşı bitmemiş­ken dünyanın gözü önüne serdi.

"Anıdan düşe, sonra gerçeğe, sonra gündeliğe... Binicinin sağı solu yok. Yeter ki, sanatçının eli çağın elini sıkı sıkıya tutsun..."

Biz böyle oturmuş konuşurken ak bir martı gibi büyük bir gemi Boğazdan ağır ağır geçti. Bir özlem türküsü gibi.

Bir Bulut Kaynıyor Bu Diyar Baştanbaşa ,

Yaşar Kemal

 

Üye Girişi