Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÇAMLIBEL’E AİT BİR İKİ ANI

Türk dili ve edebiyatı ünlü ustalarından birini daha yitirdi. Çamlıbelde güneş battı. Gönül havuzlarını, mısralarının çekici ahengiyle dalgalandırmasını bilen bu ince sevgi ve tabiat şairi de göçtü.

Kaleminde aruz ve hece vezinlerini aynı güçle, aynı kolaylıkla yoğurmak maharetini gösteren ve memleket sevgisini dile getirmekte güçlülüğünü kabul ettiren Faruk Nafiz Çamlıbel'i İstanbul Amerikan Kolejinin Lise İkinci sınıfındayken tanımıştım. Kendisi Arnavutköy Kız Kolejinde Edebiyat Öğretmenliği yapıyordu. Hafta içerisinde bir gün, sınıfımızdan beş arkadaşı, Bebek Bahçesinde kabul etti. Kolejin «İzlerimiz» Dergisi çalışmalarına nezareti sırasında ilginç bir düşüncesini ortaya atmıştı. Bu düşünce, Türk Edebiyatının dış dünyaya tanıtılması fikriydi. Bizlerden Türkçe şiir ve hikâyeleri İngilizceye çevirmemizi istiyor; bunların bir kitap halinde yayınlanması olanaklarını hazırlamakta bulunduğunu bildiriyordu. Akıcı ve inandırıcı konuşması, zeki buluşları ve alaycı nükteleriyle hepimiz büyülenmiştik.

Bir ay sonra tekrar aynı yerde buluştuğumuz zaman, beşimizin de elinde hazırlanmış çeviriler bulunuyordu. Ne var ki, Lise İkinci sınıf öğrencisinin İngilizce dilinin bütün inceliklerini bilemiyeceğini, yaptığı çevirilerde umulan başarıyı sağlıyamıyacağını pek hesaba katmamış olmalıydı. Çünkü arkadaşlardan birinin, iyi niyetle ve elinden geleni yapmak suretiyle, kaleme aldığı şu dörtlük okunduktan sonra:

«Attached like a bow to the steel wires of your hair
My heart will run after you for hundreds of years;
Even if you should escape gazelle-like from mountain to mountain
My love will follow you like beasts.»

bu çok yerinde düşüncesini ilerde uygulamamız için bizlere emanet bıraktı.

Kolejden mezun olduktan sonra, bir yandan Hukuk Fakültesine devam ederken, bir yandan da Şirketihayriye'nin «Boğaziçi» adlı aylık dergisini çıkarıyordum. Bu yıllar içerisinde büyük iistâd Çamlıbel'le sık sık Şirket vapurlarında yolculuk eder, kendisinden hem Dergi için şiir, hem de şiir konusunda düşüncelerini öğrenerek feyiz alırdım. Vapur gezintilerini çok severdi. Derslerini bitirdikten sonra Arnavutköy vapur iskelesinden bindiği vapurla, gâh Rumelihisarda, gâh Yeniköyde aktarma ederek, tâ Kavaklara kadar gider, sonra dönerdi. Akşam güneşinin Boğaziçi sularına döktüğü renkler, sonbaharla kızaran yaprakların dallarda ürperişleri, eski yalılarda beliren tek tük lamba ışıkları ve tepelerde tutuşan camlar — kendisini bir hayâl âlemine sürüklerdi.

O sıralarda Şirketihayriye Boğaziçini yeniden, canlandırmak amacıyla «Mehtap Âlemleri» düzenlemeği kararlaştırmıştı. O zamanın ünlü saz ve ses sanatçıları aralarında, aklımda kaldığına göre, Safiye Ayla, Münir Nureddin Selçuk da vardı. Şirketihayriyenin ışıklarla donatılmış Araba vapurunun güvertesinde bir musiki ziyafeti çekecekler ve diğer bütün vapurlar Kanlıca Körfezinde bir hilâl şeklinde onun etrafını alarak Mehtâp Âleminin sefasını süreceklerdi. O gece için Bir Boğaziçi Şarkısı yazılması gerekiyordu. Şirketihayriye Yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Necmeddin Kocataş'ın ricasını reddedemiyen iistâd, Boğaziçi şarkısını yazmağı üzerine aldı.

Aradan on gün geçtikten sonra bir Salı günü Şirketihayriyede buluştuk. Yönetim Kurulu toplantısı bitmiş, Pandeli'nin Balık Pazarındaki lokantasına gidiyoruz. Halic’in Tuna'yı hatırlatan sularını dalgalandıran rüzgârda sandalımızın tentesi yalpa vuruyor. Başkanın elinde mendiliyle başını silerken, «Faruk Nafiz Bey, nasıl Boğaziçi Şarkısını tamamlayabildiniz mi?» diye sorduğunu hatırlıyorum. Kendisi o sırada pek cevap vermiyor. Sonra yemekte, Başkanın bir ahbabıyla konuşmasını fırsat bilerek bana ilk mısrada, bir kapalı ve bir açık heceden oluşan iki heceli bir noksan bulunduğunu söylüyor ve «Acaba bunu nasıl tamamlasak?» diyor. Mısra şu:

«Gam çekme gönül — . baharın sonu yazdır»

Kendisine, «bil ki», «nazlı», ya da «bekle» diyebiliriz cevabını veriyorum. Üstad kendisine has nezaketiyle hiç ses çıkarmıyor; karışık ızgaramızı yerken, kendisinin daha iyi bir çözüm yolu bulmak için düşündüğünü görür gibi oluyorum. Nihayet gülerek «Tamam» diyor :

«Gam çekme gönül, nolsa baharın sonu yazdır,
Sevdaların en çoştuğu yer şimdi Boğazdır!»

Aradan uzun yıllar geçti. Üstad kendisini politik hayata sürükliyen baskılara karşı koyamadı, ben ise kendimi devlet memuriyetinde buldum. Turizm ve Tanıtma Bakanlığının Londra'da Turizm ve Tanıtma Bürosu Müdürü bulunduğum sıralarda idi. Üstadın «Zindan Duvarları» adlı eseri yeni yayınlanmıştı. Heyecanla ve içime sindire sindire okuduktan sonra duygularımı bir mektupla kendisine yansıtmak istedim. Yazdığım manzum satırlar şöyleydi :

«Nereden esti bu rüzgâr, bu satırlar kimden?
Bunca yıl sonra hatır sormağa gelmiş kim var?
Gönlü hasret dolu, hürmet dolu üstada derin
Arzı endam ediyor karşıda Yusuf Mardin.

«Dinle Neyden» demiş açmış ta «Çoban Çeşme»sinî
«Suda Halka»yla yüzen gönlü tutuşmuş yanmış,
Özlemiş vermeği bir ses o «Gönülden gönüle» «Bir Akar Su’yla» «Ömür Böyle Geçer» miş sanmış.

İçli yaprakları şiirin sıralanmış duruyor,
Buna şair geçinen her yiğidin girmesi güç,
Nice şairlerin ilhamı olan kavmimize
Çamlıbel sonrası bir kıt’a beğendirmesi güçl»

Hâmiş: Geçen gün çok sevdiğim mahdumunuz, halefim Okyay'dan yayınlandığını duyduğum «Zindan Duvarları»nı okumak üzere aldım. Gençliğimizi «Han Duvarları»nı okuyarak geçirmiştik, kader ahır ömrümüzü de «Zindan Duvarları»nı okumakla geçirtecekmiş. Bu satırlar o eşsiz kıt’aların gönül sularında ürperttiği halkalardan bir kaçı..
Tazimlerimle.

Üstad lütfedip gönderdiği mektubunda şöyle yazmıştı:

«Seneler var ki haber yoktu vefa semtinden;
Müjdeler geldi neden sonra Yusuf Mardin’den!

Manzum mektubunuza muntazam bir cevap vermek isterdim; bu samimi arzumu gelecek mektubuma bırakmak zarureti hasıl oldu; umumi ve hususi bazı meseleler ve meşgaleler sebebiyle ancak güzel mısralarınızın tadına eriştim, sözlerime aynı tadı verebilmek için bir dinlenme devrine ihtiyacım var. Hüseyin Pektaş pirimizle Adnan Günesin dervişimiz, ara sıra, müşküllerini halleden hususlarda sizin mektuplarınızdan bahsederlerdi. Bu suretle, eski âşinâları ihmal etmemek gibi gerçek faziletinizi, iki boydan yükselen necabetinize çok yakıştırırdım; mektubunuz, bu kanaatimin yeni teminatı oldu. Gözlerinizden teşekkür ve muhabbetle öper, ailece sıhhat ve saadetler dilerim, aziz kardeşim.»

Faruk Nafiz, Mehmet Emin Yurdakul'un Türkçülük ve Halkçılık sevgisini kendi usta ve ahenkli şiir süzgecinden geçirerek; hece veznine aruzun kıvraklığını getirmiş, çağdaşları Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi hecenin Beş Şairi diye anılan gurubun en güçlü şairi olduğunu eserleriyle ortaya koymuş, şiire sevgi yoluyla giren genç kuşakları uzun yıllar etkisi altında bırakmıştır. Geniş doğu kültürüyle batıdan edindiklerini kaynaştırmasını bilen Çamlıbel, pürüzsüz söyleyişi, kılçıksız diliyle halkın ozanı olmuştur. Ahmet Haşini ile Yahya Kemal'in aristokrat dilini, bugünküne en çok yaklaştıran Faruk Nafizdir.

Gençliğinde şiirleri bütün gençlerce ezberlenmek mazhariyetine erişen Çamlıbel, yıllar geçtikçe, yeni, garip akımların dilimize yayılması sebebiyle bir kenara bırakılmış, hakettiği değer kendisinden esirgenmişti. Edebiyatımızın Cumhuriyet Tarihi ele alındığı zaman, hazırlanacak eserlerle' antolojilerin FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL maddesiyle başlaması bir zorunluktur.

Kendisini kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyle kaleme aldığım bu anılarıma, geçen yıl başı lütfedip göndermiş olduğu Tebrik Kartındaki şu beyitle son vermek istiyorum:

«Geliyor, yıl sonu geldikçe, hesabın sırası:
Eski yâran kalıyor hep Yeni Yıl Hatırası!»


YUSUF MARDİN

İLGİLİ İÇERİK

ŞİİRLER

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL ŞİİRLERİ

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL KİMDİR?

HAN DUVARLARI İNCELEMESİ

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL HAYATI VE ESERLERİ

Üye Girişi