Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

UYGURLAR DEVRİNDE YAZILI EDEBİYAT

Türkler Millî Yazı-tarım Terk ediyorlar

Türk dili edebiyâtının bir tâlihsizliği, M. S. VIII asır ortalarında başlar. Bu tarihe kadar, dillerine uygun yazı kullanan, onunla ebedi taç’lar diken Türkler, bu asrın ikinci yansında bu yazıyı terke başlamışlardır.

Terk ettikleri Gök - Türk yazısı, tamamıyla Türk icâdı olmasa, temelini herhangi bir önasya yazısından almış bulunsa bile, zamanla, Türkçenin sesine uygun; Türk dilinin özelliklerini ifadeye elverişli, millî bir yazı seviyesine yükselmişti. Bu yazıyı Türkler, hayatlarının en estetik çizgileriyle işlemişlerdi. Türker’in böyle bir yazıyı bırakarak, yerine, sonradan Uygar Yazısı denilecek, yabancı bir yazı almaları, bir bakıma, talihsizlik olmuştur.

Çünkü bir dilin kendi mûsikîsini seslendirmek, her türlü cümle mimarisini değerlendirmek için dil’le şekil, yâni dille yazı arasında uzun bir anlaşmaya ihtiyaç vardır. Yazıların, iptidai şekillerinden, ileri derecelerine, Uygur Türklerinde Resim Sanatı: Turfan çevresinde Bezektik Manastın duvar resimlerinden bir parça daha çok, dillerdeki sesleri ifade bakımından tekâmül ettikleri malumdur.

Türk dili ile Gök-Türk yazısı arasında en az dört asır sürmüş, açık bir anlaşma ve tekâmül tarihi vardır. Bu Türk yazısı, Yenisey’deki iptidai hâlinden Orhan’daki olgunluğuna, böyle bir tekâmül tarihi içinde ulaşmıştır. Varılan neticenin kısa zamanda feda edilmesi, hele bu yüzden eski yazıyla her türlü bağlılığın kesilmesi, Orta Asya Türk kültüründe hem ileriye hem geriye doğru kayıplar doğurmuştur.

Gerçi Uygur yazısı eski Türkler arasındaki ilk yabancı yazı değildir. Bundan evvel, Hun Devleti’yle Çinliler arasındaki haberleşmelerde Çin yazısı kullanılmıştır. “M. S. VI. asırda Hazar çevresindeki Türk zümrelerini Hristiyan etmek maksadıyla Türkçeye tercüme edilen Kitâb-ı Mukaddes’in Yunan alfabesiyle yazıldığı” bilinmektedir. Türkler daha sonraki asırlarda yer yer daha başka yabancı alfabeler de kullanmışlardır.
Fakat Gök- Türk yazısı gibi, milli ruhun şekillendirip, millî zevkin asırlarca işlediği, güzel ve zengin yazının, VIII. asırdaki parlak hayatı içinde zevale mahkûm edilmesi, büyük bir millî hata olmuştur.

Bunun dikkate değer sebebi, Türk kavimleri arasındaki bağlılığın şiddetle yıprandığı bir zamanda Türkistan’a yabancı imanların girmesidir:

Gök-Türk kağanlarının Türk bütünlüğünü kurmak ve korumak için giriştikleri savaşlar boşa gitmiş; bu bütünlüğü sağlamağa çalışan Kül Tigin öldürülmüştü. Onun ölümünden üç yıl sonra Bilge Kağan da zehirlenerek öldürülünce, Gök-Türk iktidarı çökmeğe başladı. Kısa zamanda devlet, öteden beri isyan hâlinde bulunan Dokuz Oğuz - On Uygur kavimlerinin eline geçti, önce Dokuz Oğuz ismiyle kurulan yeni Türk devleti, tarihte Uygur Devleti adiyle ebedileşti. Dokuz Oğuz Devleti önce Moğolistan'da Orhun çevresinde bulunuyordu. Hükümet merkezleri Kars Balgasun şehriydi. Başlangıçta Gök-Türk yazısını kullanıyorlardı. Hatta Dokuz Oğuzların ikinci hükümdarı Moyunçur Kağan adına dikilmiş bir kitabe Gök-Türk yazısıyla yazılmıştı.

Birçok yerleri okunamayacak kadar yıpranmış bu kitabede, Moyunçur Kağan ile babası Kutluğ Bilge Kül Kağan zamanındaki askerî ve siyasi- hâdiseler hikâye ediliyordu.
Kitabeye göre Moyunçur Kağan’ın ünvânı; Tengride Bolmuş İl Etmiş Bilge Kağan’dı.
Fakat M. 759 da Moyunçur’un yerine hükümdar olan Bögü Han, 763 yılında Maniheizm’i resmî din olarak kabullenince, Uygurlar arasına yayılan maniheist dindarlar, bilhassa Soğd’lu maniheistler, kendi' din kitaplarını yazdıkları Soğd - Soğdak yazısını, dinleriyle birlikte Türklere yaymaya başladılar.

Uygur Yazısı

 

Çinli bir âsînin yardım dileği üzerine ordusuyla Çin'e giren Böğü Kağan, Tang sülâlesinin doğu pâyıtahtını almış, orada büyük telkin kudretine rahip Maniheist bir dindarla karşılaşmıştı. Bögü Kağan, Maniheizm’i bu dindarın telkini sonunda ve hiçbir dînî taassup göstermeden kabûl etdi.

Maniheizm, M. III.”sırda Bâbil’de dünyaya gelmiş, Mani adlı, sanatkâr bir dindar tarafından kurulmuştu. Mazdeizim gibi, Hristiyanlık gibi belli başlı dinlerle Budizm’e kadar uzanan eski, yeni türlü dinlerin câzip ve ustalıklı bir kompozisyonu hâlinde kurulan bu din, her dîne mensup insanları tatmin gayesindeydi. Bu yüzden Mezopotamya’dan sonra, bütün bu çeşit tahrif edilmiş inanışlara mütemâyil bir muhît olan İran’da yayılmış; bir taraftan Ortaasya içerilerine sokulmuş; öte yandan, Çin’e uzanmış; zamanla şimâlî Afrika’da, Anadolu’da, Yunanistan ve İtalya’da, hattâ İspanya’da bu dîni tanıyan ve tutan Zümreler görülmüştür. Maniheizm, daha kurulduğu asırda bugünkü Semerkand çevresindeki Soğdina'da yayılmış, İranlılarla akrabâ bir kavim olan ve bir kısmı zamanla Türkleşen Soğdlular’ın (Soğdaklar)ın sevgili îmânı olmuştur.

Böylelikle önce Soğdca’ya tercüme edilen Mani dîni kitapları, bilhassa VIII. asrın ikinci yarısında Uygurcaya çevrilmiş ve Mani dîni ile birlikte Soğdak yazısının da Uygurlar arasında yaygın yazı olmasını sağlamıştır.

İşte Bügü Kağan, aynı Maniheizm’e Çin’de rastlamış, onu devletinin resmî dîni yapmıştır. Gerçi Mani dîni, Türkler arasında aslaa yaygın ve uzun ömürlü bir dîn olmadı. Fakat Soğdlu misyonerlerinin getirdiği yazı, bilhassa IX. asırda, Uygur Yazısı adım aldı ve türlü tarihî sebeplerle Ortaasya’da hayli yaygı n ve uzun ömürlü bir yazı oldu.


UYGUR YAZISI

Türk dili tarihinde Uygur yazısı adiyle kullanılan bu yazı, yukarıda belirttiğimiz gibi, eski Soğdak yazısı’dır. Türkler arasında Maniheizm dînini şiddetle benimseyen; kendi çevrelerinde kutlu bir Mani ümmeti meydana getiren Soğdak’lar aynı kuvvette Maniheist misyonerler yetiştirerek, îmanlarını Türkler arasına yaydılar. Bu misyonerlerin bir halk avcısı oldukları; inanmış, idealist insanlar olarak çok iyi çalıştıkları ve dinlerini her çâreye başvurarak, daha geniş insan kitleleri arasına yaymaya uğraştıkları anlaşılıyor. O kadar ki, bâzı tarihî çizgiler, Manihcizm’in bir kısım Türk halkı aratma daha Dokuz Oğuzların devlet dîni olmadan evvel yayılmış ve sevilmiş olduğunu belirtmektedir.
Maniheizm’in kurucusu Bâbil’li Mani, aynı zamanda şâir ve ressam olduğu için, dîninin yayılmasında, bu iki güzel sanattan faydalanmıştır.

Doğuda resim sanatının, bilhassa İran minyatürcülüğünün, Maniheist ressamların tesiriyle büyük bir gelişme gösterdiği anlaşılıyor.

M. 8. 840 yılında Dokuz Oğuz - Uygur devleti, Yenisey çevresinde kuvvetlenen Kırgızlar tarafından baskıya alındı ve Kırgız baskısına dayanamayarak dağılmak zorunda kaldı. Bunların mühim bir kısmı, doğu Tiyanşan çevresine göçerek, orada Beşbalık ve Koço şehirlerine yerleştiler. Uygurların dîğer bir bölümü ise Çin hâkimiyeti altına girdi.
Beşbalık ve Koço şehirlerinde yerleşen Uygurlar, burada yeni Uygur devletini kurdular; oldukça geniş ve uzun ömürlü bir medeniyet meydana getirdiler. Gerçi Maniheizm’e sâdık kalmadılar. Hattâ bir dînin yerine, Beşbalık - Koço Uygurları arasında da ha çok Budizm’in yayıldığı görüldü. Fakat Maniheizm’in tesîrinde gelişen ve orijinal bir mektep çehresi alan Uygur resim sanatı, dînî Uygur minyatürler, burada devâm etti. Soğdak yazısı ise; küçük değişmelerle bir Uygur yazısı olup, uzun yıllar bilhassa dîni eserler verdi.
Böylelikle, Türk toplulukları aratma etkisinden üstün sayılabilecek hiçbir büyük medeniyet getirmeyen ve kısa zamanda ilk ehemmiyetini kaybeden bir din, ürk milletine etki ve iyi gelişmiş bir millî yazıyı terk ettirmiş oldu. Bırakılan yazıyla birlikte zengin bir kültür de tarihe karıştı. Türkler arasında büyük bir yaşama hakkı olduğu halde etki Türk yazısının bu hakkına gereken saygı gösterilmedi.

Arap alfabesi gibi, sağdan sola doğru yazılan Uygur yazıtının 14- 18 harfi vardır. Türk dilinin mûsıkîsini bu kadar az harfle seslendirmek mümkün olamayacağından, eski Türkler arasında kullanılan alfabelerin en kifayetsizi budur. Uygur yazısında insan ağzının birbirine yakın sesleri için, umûmiyetle bir tek harf kullanılır.

Mesela p b f sesleri için bu yazıda ancak bir şekil yani bir harf bulunmaktadır, g ve k sessiz harften de yine bir tek işârette birleştirilmiştir. o, u, ö, ü gibi dört mühim sesli harfin seslendirme vazifesi de tek bir harfe verilmiştir.

Bu harflerin kelime haçındaki yazılışları başka, kelime ortasındaki şekilleri başka, kelime sonundaki biçimleri yine başkadır. Mevcud harflerin biribirine Çok benzemesi yanında, aynı harfin üç ayrı şekli bulunması, alfabenin hatırı saydır güçlükleri arasındadır.
Bugün elimizde Uygur yazısıyla yazılmış epeyce eser vardır. Bunların mühim bir kısmı dînî eserlerdir.
Uygurlar devri Türk edebiyâtının ve Uygur yazısının hayli zengin kalıntılarına Turfan kazılarında rastlanmıştır. Türkistan’da Kara Hoço’da yapılan bu kazılar, Uygur harfleriyle yazılmış birçok dînî eserleri meydana çıkarmıştır.

Radloff, Haag, Maloff, Müller, von Gabain v. b. gibi Avrupalı âlimler tarafından incelenen bu eserlerin Uygurlar devri Türk edebiyitı’na aid olanları mühim bir yekûn tutmuyor. Esasen, edebî kıymetten ziyâde lisânı ve dînî ehemmiyetleri olan bu eserlerin Türk edebiyâtı tarihi'ne mühim bir şey ilâve edecekleri çok şüphelidir.

Bunlar arasında Bögü Han zamanında yazıldığı sanılan ve bir Alman ilim hey’eti tarafından Turfan’da bulunan yazılı iki karık, metni, tercümesi ve transkripsiyonu ile birlikte Müller tarafından neşrolunmuştur.

Diğer bir kısım Turfası Türk metinleri de Prof. Baag ile von Gabain tarafından beş cüz hâlinde yayımlanmıştır.

Hoço’da bulunan Türkçe Mani metinleri’nde Mani dinine âid Türkçe duâlar, İlâhîler, efsâneler ve Mani kozmogonisi vardır. Bu metinler de voa Le Conq tarafından Berlin’de neşrolunmuştur.

Aslı Sanskıritçe olup, Uygur Türkçesine Çinceden çevrilen Altun Yaruk adlı eser, Buda dînine âid dinî - ahlâkî umdeleri ihtivâ eden kitaptır. Türkçe ye Singku Seli Tudun adlı, bir Uygur bahşişi tarafından Beşbalık şehrinde çevrilmiştir.

Altun Yaruk’un ilk sahîfesinde, Türkçesi: “Altın renkli, yaruk (parlak) ışıklı, yüce, mukaddes dînin şâhı”, gibi bir ifâde bulunduğu için, kitaba bu isim verilmiştir.

10 kitaptan ve 31 bölümden mürekkep olan Altun Yaruk’un birinci kitabı ile 10. kitaptaki Üç Prensle Para Hikâyesi, Dr. Saâdet Çağatay tarafından, Uygurca aslı ve Türkiye Türkçesi’ne tercümesiyle birlikte Ankara'da neşrolunmuştur. Buda dînine ve Buda’nın hayatına ait bilgiler veren bu eser bir bakıma, Budistlerin mukaddes kitabıdır. Eserin Türkçeye III. -IX. asırlar Uygurcasıyla çevrildiği anlaşılıyor. Alton Yanık, bu bakımdan, aynı asırların Uygur edebî lehçesine mensuptur. Dînî ve lisânı büyük ehemmiyeti olan bu eserin Uygurca metni Radloff ve Maloff tarafından yayımlanmıştır.

Dînî Uygur metinleri içinde, lisânının düzgünlüğü, cümlelerinin kısa ve vâzıh oluşu ve ifâdesindeki samimîlikle dikkati çeken bir eser de Sekiz Yükmek’tir.
Sekiş Yükmek, bu vasıflarıyle Uygurca tedrisâtında klâsik bir metin değeri kazanmıştır.
Buda dini’ne ait ve bu dine dâir bilgiler veren bu metin; ifâde sâdeliği, dînî, ahlâkî, vicdânî bilgi ve inanışların ifâdesindeki gönül diliyle haklı bir alâka toplamıştır.
Eser, Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimeleriyle Türk Dili'nin tarihî karakteri ve gelişmesi bakımından, mühim bir dil kaynağıdır.

Sekiz Yükmek, ilmî bir metin hâlinde, Prof. W. Baag, A.v. Gabain ve R. Rahmeti tarafından Turkiche Turfan - Teste VI da neşrolunmuştur. (SBAW 1934, s. 93 - 129)
Bunlardan başka ve daha birçok Uygur metinleri arasında yine Turfan’dâ elde edilen İki Kardeş Hikâyesi Moğol halk edebiyâtına âid parçalar ihtiva eden, Moğolca - Türkçe el yazması kitaptaki eski Turfan şarkıları ve yine Uygurlar’ın tıb bilgisi’ne, Uygur hukuku’na âid bâzı metinler ve vesikalar, nispeten daha yeni asırlara âid eterlerdir. Uygur metinlerinin mühim bir kısmı da Prusya Akademisi tarafından yayımlanan Uygurca adlı dört kitapta bulunmaktadır. Bu kitapların ilk üçü Müller ve dördüncülü von Gabain tarafından hazırlanmıştır. Kitaplarda Altun Yaruk’dan parçalar, Hristiyanlığa âid metinler; Buda dînine, Buda dini büyüklerine âid menkıbeler, büyücülüğe dâir metinler vardır.

Uygur metinlerinin Profesör Bang tarafından neşredilen parçaları üzerindeki araştırmalara, Prof. Dr. Reşid Rahmetî de iştirâk etmiştir. Reşid Rahmeti Arat, ayrıca Uygurların tıb bilgilerine dâir bâzı metinleri de müstakil olarak yayımlamıştır. Zur Heilkunde der Uiguren adlı iki kitâp teşkil elen bu metinler, Almanca tercümeleriyle birlikte 1930 - 1932 de Berlin’de intişâr etmiştir.

Birçoğu IX. asırdan sonra yazılmış bu metinler ve Uygur yazısının İslamiyet’ten sonraki Türk edebiyâtı eserlerinde de kullanılması, bu yazının Türkler arasında hayli uzun ömürlü bir yazı olduğunun delilleridir.

Bu yazının Ortaasya’daki yaygın hayatı, en çok, Maniheizm ile alâkalıdır. Ancak Uygur yazısını Türklere tanıtan Soğdlular yalnız din yayıcıları olarak değil, tüccar olarak da Türk illerinde yaptıkları kervan nakliyâtı sırasında, bu yazının, bozkırlara yayılmasını sağlamışlardır. Soğdaklar'ın Çin’e kadar uzanan nakliyât yollarında kurdukları koloniler, hattâ Gök-Türk yazısının yaşadığı asırlardan başlayarak, yeni yazının bir kısım Türkler tarafından tanınmasında vazife görmüşlerdi.

Fakat Uygur yazısı’nın bütün yetersizliğine rağmen, Türkler arasında hayli uzun ömürlü bir yazı oluşunda en büyük sebep, Moğollar’ın bu yazıyı öğrenmesidir. Daha Cengiz Han’dan başlayarak Moğol hükümdar ve aydınlarının Uygur yazısını öğrenip, yüz yıllar süren saltanatları esnasında, devlet işlerinde bu yazıyı kullanmalarıdır ki İslamiyet’ten sonra, Arap yazısının yaygın tesirlerine rağmen Uygur yazısına XVI. asra kadar uzanan bir ömür sağlamıştır.

NİHAT SAMİ BANARLI, RESİMLİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ, CİLT:1

Üye Girişi