Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

MESNEVİ DEN SEÇMELER-MEVLANA

MUHAMMED ALEYHİSELÂM'IN ADINI EĞLENEREK ANAN KİMSENİN AĞZI ÇARPIK KALMASI

Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alayla andı, ağzı çarpıldı, öyle kaldı.
Pişman olup "Ey Muhammed, affet Ey Peygamber, sen Min ledün ilminden lütuflara mazharsın.
Ben bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeğe lâyık ben oldum" dedi.
Tanrı, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri ayıplamağa meylettirir,
Tanrı bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin hakkınsa ses çıkaramaz olur.
Tanrı yardım etmek dilerse bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir.
Onun için ağlayan göz ne mübarektir. Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir.


PEYGAMBER İÇİN AĞLAYAN HANNÂNE DİREĞİ

Hannâne direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.
Peygamber, "Ey direk, ne istiyorsun?" dedi. O da "Canım" ayrılığından kan kesildi.
Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Minberin üstüne çıktın" dedi.
Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki: "Ey İyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan!
Söyle, ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler.
Yahut Tanrı, seni o âlemde bir servi yapsın da ebediyen teri-i taze kal" dedi.
Hannûne "Daim ve baki olanı isterim" dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!
Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.
Bunu duy da bil ki Tanrı, kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir.
Kim, Tanrı'dan elçiliğe mazhar olursa o âleme yol bulmuş, dünya işinden çıkmıştır.
Bir kimsenin Tanrı Sırlarından nasibi olmazsa cansızların inlemesini nasıl tasdik eder?


BİR TACİRİN TİCARET İÇİN HİNDİSTAN'A GİTMESİ VE MAHPUS DUDUSUNUN, ONUNLA HİNDİSTAN DUDULARINA HABER YOLLAMASI

Bir tacirin bir dudusu vardı, kafeste hapsedilmiş, güzel bir duduydu.
Tacir, Hindistan'a gitmek üzere yol hazırlığına başladı.
Kerem ve ihsan dolayısıyla kölelerinin, cariyeciklerinin her birine "çabuk söyle, sana Hindistan'dan ne getireyim?" dedi.
Her birisi ondan bir şey diledi. O iyi adanı hepsine, istediklerini getireceğini vaat etti.
Duduya da "Sen ne armağan istersin, sana Hindistan elinden ne getireyim?" dedi.
Dudu dedi ki: "Oradaki duduları görünce benim halimi anlat.
De ki: Sizin müştakınız olan filân dudu, Tanrı'nın takdiriyle bizim mahpusumuzdur.
Size selâm söyledi, yardım istedi; sizden bir çare, bir kurtuluş yolu diledi.
Dedi ki: Reva mıdır ben iştiyakınızla gurbet elde can vereyim.
Sıkı bir hapis içinde olayım da siz gâh yeşilliklerde gâh ağaçlarda zevk ve sefa edesiniz.
Dostların vefası böyle mi olur? Ben şu hapis içindeyim, siz gül bahçelerinde...


BAKKAL VE DUDUNUN HİKÂYESİ, DUDUNUN DÜKKÂNDAKİ GÜLYAĞLARINI DÖKMESİ

Bir bakkal vardı, onun bir de dudusu vardı. Yeşil, güzel sesli ve söyler bir duduydu.
Dükkânda dükkân bekçiliği yapar; bütün alışveriş edenlere hoş nükteler söyler, latifeler ederdi.
İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu, dudu gibi ötmede de mahareti vardı. Efendisi, bir gün evine gitmişti. Dudu, dükkânı gözetliyordu.
Ansızın fare tutmak için bir kedi, dükkâna sıçradı. Duducağız can korkusundan dükkânın başköşesinden atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişesini de döktü.
Sahibi, evden çıkageldi. Tacircesine huzuru kalple dükkâna geçti, oturdu. Bir de baktı ki dükkân yağ içinde, elbisesi yağa bulaşmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili tutuldu, başı kel oldu.
Dudu, birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi. Bakkal nedametten ah etmeğe başladı.
Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet güneşim bulut altına girdi; o zaman keski elim kırılsaydı; o güzel sözlünün başına nasıl oldu da vurdum?
Kuşu yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekteydi. Üç gün, üç gece sonra şaşkın ve meyus ümitsiz bir halde dükkânda otururken ve binlerce kedere, gama eş olup dururken ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafasıyla bir Cevlaki geçiyordu.
Dudu, hemencecik dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı:
"Ey kel, neden kellere karıştın; yoksa sen de gülyağı mı döktün?!"
Onun bu kıyasından halk gülmeğe başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.
(Mesnevi, c: 1)


KUR'ÂN VE FELSEFECİ

Kur'ân okuyan biri, Kur'ân'dan "Mümkün gavra", yani "suyu kaynağından keser, yerin derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem. Benim gibi ihsanda, ululukta misalsiz olan Tek Tanrı'dan başka kim vardır ki suyu tekrar kaynağına getirebilsin?" ayetini okuyordu.
Bir hor, hakir felsefeci, bir aşağılık mantığı, mektep yanından geçerken, bu ayeti duyup hoşuna gitmedi. Dedi ki: "Suyu külünkle biz çıkarırız.
Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam, felsefeciye bir tokat vurdu. İki gözünü de kör etti.
Dedi ki: "Ey kötü kişi, eğer doğrucuysan, sözün doğruysa bu İki göz kaynağını da, haydi kazma ile nurlandır!"
Gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan kalktı, gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş!
Eğer ağlayıp inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur, Tanrı keremiyle yine zuhur ederdi.
Fakat istiğfar etmek de elde değildir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz.
Yapılan işlerin çirkinliği, küfür ve inkârın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mâni oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı.
Gönlü, katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe, onu ekin ekmek için nasıl yarabilir?
Merde Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere toprak haline getirsin.
Halil'in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş mümkün oldu. Yahut Mukavkıs'ın Peygamber'den dilemesi üzerine taşlık yer, gayet güzel bir tarla haline geldi.
Bunlar gibi o kötü adamın inkârı da aksine olarak altını bakır haline getirir, sulhu savaş yapar.
Hu kötü kişi, çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş, topaç yapar.
Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil.
Kendine gel de "Tövbe eder, Tanrı'ya sığınırım" diye cürümde bulunma, günah etme.
Tövbeye de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek, bir bulut şart.
(Mesnevi, c. 1)


MUSA, YOLDA BİR ÇOBAN GÖRDÜ.

O çoban, bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip duruyordu. Musa "Kiminle konuşuyorsun?"
Diye sordu.
Çoban, "Bizi yaratanla, bu yeri, göğü halk edenle" diye cevap verince, Musa dedi ki: "Vah vah, sen sersemleşmişsin. Daha Müslüman olmadan kâfir oldun.
Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzına pamuk tıka, küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı?
Çarık, dolak, ancak sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var?
Böyle sözlerden ağzını kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar. Zaten ateş gelmedi de bu duman ne? Can niye kapkara bir hale geldi. Ruh merdutlaştı?
Tanrı'nın her şeye kâdir ve her hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret ediyorsun?
Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Tanrı, bu çeşit hizmetlerden ganidir.
Sen bunları kime söylüyorsun? Amcana, dayına mı? Tanrı sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı?
Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağa muhtaç olan çarık giyer.
Çoban, "Ya Musa, ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın" dedi. Elbisesini yırtıp yana yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.
….
Musa'ya Tanrı'dan şöyle vahiy geldi: "Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı geldin, yoksa ayırmaya mı?
Kâdir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en hoşlanılmayan şey ayrılıktır.
Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.
Ona medih olan söz, sana zemdir; ona göre baldır, sana göre zehir!
Bizce temizden de münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!
Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara ihsanlarda bulunayım diye.
Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihdir. Sintlilere Saitlilerin.
Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla kendileri temizlenirler.
Biz; dile, söze bakmayız; gönle hale bakarız.
Kalb huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse sözünde kulluk ve aşağılık olmasın!
Çünkü gönül, cevherdir.. Söz söylemekse araz. Bu yüzden araz, ariyettir, maksat cevherdir.
Musa, edep bitenler başka, canı, ruhu yanmış âşıklar başka!
Âşıklara her nefeste bir yanış var. Yıkık köyden haraç, aşar alınmaz.
Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme. Kanıma bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma.
Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış söz de yüzlerce doğrudan yeğ!
Kâbe’nin içinde kıbleden eser yoktur, dalgıcın ayağında dolak olmazsa ne gam.
Yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça olana yamadan bahsetme.
Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de.
Ondan sonra Hak, Musa'nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi;
Musa'nın gönlüne sözler döktüler.. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar.
Nice defa kendisinden geçti, nice defa kendisine geldi.. Kaç kere ezelden ebede uçtu!
Eğer bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum. Çünkü bunu açmak, bunu anlatmak, anlayışın ötesindedir.
Söylesen akıllar hayran olur. Yazsan birçok kalemler kırılır!
Musa, Tanrı’dan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın ardınca koştu.
Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: 'Müjdemi ver! İzin geldi.
Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne söyle!
Senin küfrün, din, dinin can nuru... Sen emniyete bir cihan da senin yüzünden aman da.
"Ey ’Tanrı dilediğini yapar' sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi; pervasızca yürü, dilini aç!”
Çoban, "Ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi gönlümün kanına bulandım.
Ben Sidret-ül Müntehâ'dan da aşmış, oradan bile yüz binlerce yıl öte gitmişim.
Sen, bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kâinat, aştı.
(Mesnevi, c 2)


Üye Girişi