Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SU OLUĞUNDA YIKANAN EŞKIYA

Bir savaştan başka bir savaşa, bir cepheden başka bir cepheye koşturan Türk milleti için Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele Hareketi neredeyse birbirine eklemlenmiş tarihi süreçlerdir. Kimi zaman Kurtuluş Savaşı’nda geçen bir hadise Birinci Dünya Harbi’ne eklenirken, kimi zaman da Kafkas Cephesi’nde vuku bulan bir sahne Çanakkale’ye monte edilebilmektedir. Anadolu’nun her köşesinde anlatılan “Savaş Zamanları Anıları” diyebileceğimiz öykülerde böyle bir özellik gözlemlenmektedir. Çoğu kez zaman ve mekândan arınmış bir kahramanlık hikâyesi çıkıyor karşımıza. Bazen de iki farklı anlatının tek bir maceraya dönüştürülerek aktarılmasına şahit oluyoruz. Her yörenin kendine özgü bir insan hikâyesi var yine de. Ne hurafe ne yalan ne abartı, hiç biriyle açıklanabilecek şeyler değil bunlar. Her şey kuşaktan kuşağa değişebiliyor belki, kitaplardakiler ve kaynaklardakiler bile değişebiliyor, ama hatıralar hep aynı kalıyor. Nedir hatırda kalan şey o halde? Bunun cevabını titreyen seste, buğulanan gözde, anlatırken dalıp giden bakışta buluyoruz.

Çanakkale Savaşı sahnesinin anlatılması gerektiği şekilde anlatılamamasını sadece bilgi, belge ve tanık eksikliği ile açıklamak doğru olmakla birlikte eksik bir belirlemedir. Çünkü meselenin bir de “modernizm”le ilgili tarafı vardır. Modern algı dünyası hikâyeyle ne denli barışık, insanların anlatacak şeyleri kaldı mı, kalsa bile anlatıcılara ayıracak vakit ve dikkat kesilecek kulak var mı acaba? Modern dünyada insanın düşünce serüvenini en esaslı biçimde inceleyip yorumlayan Walter Benjamin’e göre modern dünyayla birlikte hikâye anlatıcılığı da bitmiştir. Deneyim değer kaybetmiştir. Benjamin şöyle soruyor: “...Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte, o zamandan bu yana hiç kesintiye uğramayan bir süreç kendini göstermeye başlamıştı. Savaş bittiğinde cepheden dönenlerin dilsizleştiğini, başkalarıyla paylaşabilecekleri deneyimler bakımından zenginleşme- diklerini, aksine yoksullaşmış olduklarını fark etmiş miydik? Savaştan hiç dönemeyenlerin hikâyesini onların yolunu bekleyenler, içine rüyalarından ve hayallerinden bir şeyler katarak kuşaktan kuşağa aktardılar. Savaştan geri dönenler ise uzun süre konuşamadılar ya da konuşmak istemediler. Aşağıdaki hikâye bütün bu süreçleri ve sebepleri bünyesinde toplayan bir sahnenin üç ayrı yönden çekilmiş fotoğrafıdır:

Birinci Dünya Harbi yıllarında bir tarafta harp sürüp gitmekte, bir tarafta eşkıyalar halkı rahatsız etmekteydi. Çömlekçiler’ den Saliha Hanım, eşi Halil Ağa ve oğlu Hakkı’yı harbe uğurlamış, bağrı yanık, köyün günlük ihtiyaçları ile avunuyordu. Bir gün evin küçük çocuklarını da yanma alarak kışlık odun ihtiyaçları için Yukarı Dağ’a giderler. Ormanda bir adamın su oluğu içinde yıkandığını ve az ileride birkaç kişinin oturduğunu görürler.

Çocuklarda bir korku, bir telaş başlar, “anne bunlar eşkıya” diye sızlanmaya başlarlar. Gerçekten de bir eşkıya grubu mola vermişler dinlenmektedir. Saliha Hanım bir taraftan çocukları yatıştırmaya bir taraftan buralardan uzaklaşmanın yollarını aramaya çalışırken kendi kendine “ah Halil Ağa ah! Sen burada olsaydın bunlar mı gelirdi başımıza?” diye yüksek sesle söylenmeye başlar. Bu sözleri duyan eşkıyalardan biri “Bunlar Halil Ağa’nın çocukları, ağanın çok ekmeğini yedik, çocukları korkutmadan gidelim.” diyerek oradan uzaklaşırlar.

Halil Ağa oğlu Hakkı ile beraber askere alınmış, İstanbul Süleymaniye Cami avlusunda birbirlerini izdihamdan kaybetmişler, bir daha da hiç görüşememişler. (Yıllar sonra oğlunun şehit olduğunu öğrenecektir.) Halil Ağa Adana’ya sevk edilir. Bir gece nöbetini tamamlamış koğuşuna girip yatacağı sırada birliği düşman askerleri tarafından basılır. Uyuyan askerlerin büyük bir kısmı katledilir. Kendisi uyanık ve giyinik bir halde olduğu için kurtulmayı başarır. Birliği dağılmış, nereye gideceğini bilemez bir haldeyken Çankırılı bir arkadaşı ile beraber çaresizlik içeresinde, geceleri yürüyüp gündüzleri uyuyarak üç ay geçirdikten sonra köyüne gelir. Asker kaçağı durumuna düşmemek için ekmek dolabına saklanır. Küçük oğlu Hüseyin 5-6 yaşlarında, ekmek almak için dolabın kapağından asılır, asılır açamaz. Bir hayli uğraştıktan sonra bir ara açmayı başarır. Ancak, korku ile irkilir. Halil Ağa “ oğlum ben senin babanım “ diyerek kucaklar.

Küçük Hüseyin babasını tanıyamamıştır, korkar. Bir hayli uğraştan sonra ancak ikna edilebilir. Babasının geldiğini kimselere söylememesi sıkıca tembih edilmesine rağmen küçük Hüseyin “ babam gelmiş, babam gelmiş “ diyerek köyün içlerinde sevinçle koşmaya başlar. Halil Ağa’nın köye geldiği duyulur.

Halil Ağa hatırlı bir kişi, şube komutanına ve Müftü Rüştü Efendi’ye haber verilir, tekrar askere alınması sağlanır. Bir kaç yıl sonra Eşi Saliha Hanım, mermi taşımak için müracaat ettiğinde şube komutanı “Bacım senin kocan da oğlun da askerde, çocukların da ufak, bir evden iki kişi yeter” diyerek teselli etmeye çalışmışsa da, ikna olmaz ve komşularıyla beraber bir sefer İnebolu’dan Kastamonu’ya mermi taşımak için gider.

Devrekâni yakınında arabalarının dingili kırılır. Kafiledeki diğer kişilerle birlikte büyük zahmetler neticesinde görevini yerine getirir. Daha sonraları orduya bir miktar keçi vererek yüreğindeki burukluğu biraz olsun bastıracaktır. Acılar bitmek bilmez. Saliha Hanım çaresizdir. Oğlu Hakkı’yı askere gönderme den üç - dört ay önce evlendirip, telli duvaklı gelin ettiği, Naile Hanım’ın babası da yıllar önce askere alınmıştır. Annesinin de hastalanıp ölmesiyle dört kardeşi yetim kalmıştır. Bir taraftan kendi çocuklarına, bir taraftan gelini Naile’nin kardeşlerine bakacaktır. 

KASTAMONU’NUN ÇANAKKALE KAHRAMANLARI, HÜSEYİN AKIN

Üye Girişi