Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÇANAKKALE SAVAŞI'N SU, AÇLIK ve BİT SORUNU

"İçilecek sularımız hep kireçli, fena kokulu, acı kuyu sularıydı. Tesadüfen bardağın içinde biraz su kalsa bir müddet sonra bardağın dibinde tebeşire benzer beyaz bir tortu görünürdü. Yıkanmaya ne vakit ne de imkân vardı. Bu suretle üzerimizde tek tük görünen hayvancıkları defetmek için hayli uğraşmıştık. Fakat sonraları bunlara da alışmaya başlamıştık. Yakamızın etrafına sıra ile dizildiğini gördüğümüz vakit onları birer fiske ile yere düşürmeyi kâfi görürdük.

İçecek su bulmak bile yeterince zor olduğundan, yıkanmak için su bulmak neredeyse imkânsızdı.

"Sağımız deniz, solumuz deniz... Öyle iken biz dehşetli bir kir tabakası içinde bitleniyorduk.

Büyük taarruzdan sonra hayatımız büsbütün bozulmuştu. Günlerce üstümüze, başımıza bakamaz olmuştuk. Biraz uyumak üzere zeminlikteki yatağımı teşkil eden koyun postu üzerine uzandığım zaman bir türlü uyuyamadığımın farkına varmıştım.

Bir gün birden bire doğrularak ceketimin düğmelerini çözmeye başladım. Hani bazen yerde görürsünüz, yuvasına yem taşıyan karıncaların dizisi vardır. Gömleğimin üstünde tıpkı ona benzeyen bir çizgi hâsıl olmuş!... O vakit kendimden iğrendim ve düşündüm.

Yıkanamıyorduk... Çünkü cephede bol su ve vasıta yoktu. Hâlbuki sağımız Çanakkale Boğazı, solumuz Saros körfezi, enfes. İki deniz arasında idik. Billur gibi sular orada duruyor, bize tatlı, mavi rengiyle gülümsüyordu. İçilecek sularımızda bol değildi. Motor ve makine asrında cephede kazılan kuyulardan çıkan suları biz mekkâre hayvanıyla naklediyorduk."

Münim Mustafa Cepheden Cepheye

 

19 Haziran 1915 öğleden sonra Melek Hanım çiftliğine gittim. Hamam yapan birinci tabur, sahra etüvlerinde elbiselerini ve bitlerini temizleyecekti. İki bölük temizlenmiş, diğer iki bölük yarına kalmış. Kazanları toplamışlar dönüyorlardı. Hâlbuki saat daha 15.00'ti. "Sulh zamanında bile olsa bu vakitte kapatmak gene yazıktır." dedim. Kazanları tekrar yaktırdım. Akşama kadar temizlik faslı bitirildi."

Cemil Cönk

"Havuzlar deresine geldiğimiz vakit sabah olmuştu. Bütün alayı bir arada görebilmek imkânı hâsıl olunca geçirdiğimiz felaketin büyük acılarını o vakit duyduk. Kim diyebilirdi ki; Kanal seferinden, Çanakkale'ye gelen o muntazam asker, bu kıtaydı.

O günkü halimiz görülecek bir şeydi. Asker, zabit, kumandan herkesin ruhunda üst ve başında bir perişanlık vardı. El, yüz kapkara. Cildin üzerinde sanki esmer boyalarla dalfa yapılmış gibi renk renk deriler ve üzerinde şekiller hâsıl olmuş.

 

Çanakkale Cephesi'nde yaşanan en büyük problem, şüphesiz su problemiydi. Yerel su kaynakları Yarımada'nın sakinleri için yeterli bile olsa, savaş şartlarında yeterliliklerini ve temizliklerini kaybetmişlerdi. Müttefik askerleri ise, suyu arıtarak ya da ele geçirdikleri su kaynaklarını test ederek ancak içme suyu elde ediyorlardı. Su sorunuyla ilgili şunlar söyleniyordu:

"Gerçekte ilkbaharın başlarında kısa bir süre için Gelibolu Yarımadası'nın kıyılarını okşayan sular, örneği olmayan bir güzellik gösterirken, İtilâf Devletlerinin işgal ettiği dar kıyılar her mevsimde dar ve korkunçtu. İşgal alanlarında ne yiyecek vardı, ne de içecek su bulunuyordu. Sonradan Helles ve Suvla'da içecek meselesi çözümlenmiş ise de, Anzak bölgesinde su meselesi harbin başlangıcından sonuna kadar her gün büyük bir engel olmuştur."

Tuğgeneral Aspinall Oglander Gelibolu Askerî Harekâtı

"Mataralarımızın kenarına bacaklarımızdaki dolaklardan birini bağlar ve kuyuya sarkıtırdık. Ama o suda hep garip bir tat olduğunu söylerdik. Bunu birkaç kere tekrarladıktan sonra istihkâmcılar gelip aşağı çengellerini salladılar ve bir ceset çıkardılar. Cesedin oraya nasıl girdiği ve ne kadardır orada olduğu konusunda hiçbir şey bilmiyorduk."

Deniz Eri Steve Moyle

Deniz suyunu buharlaştırarak da su stoku arttırılmaya çalışılıyordu. Nisan'da V kumsalında bunun da meşum bir yanı vardı: "Deniz suyu buharlaştırıcısı kullanıyorduk. Ama denizin kandan ötürü kırmızı olduğu söylentileri yayılınca insan onu da rahat rahat içemiyordu. Yaptığımız çayın renginin kapkara olduğunu hatırlıyorum ki hiç de iştah açıcı bir şey değildi."

Deniz Eri Steve Moyle

Yerel su kaynaklarına ek olarak Mısır'dan getirtilen suyla destekleniyordu. İstihkâmcıların bütün çabasına rağmen sorunlar o kadar büyüktü ki, sefer gücü boşaltılana kadar Mısır suyuna bağlı kalmak zorunda kalınmıştı. Sorun kıyıya gelen suyun taşınmasıydı.

Katırlar ve sürücüleri büyük miktarlarda su taşımışlarsa da en yaygın bulunan yük hayvanı sıradan erlerdi. Bunlar cephede kendi sularını derme çatma kuyulardan sağlamaya çalışırlardı.

Bu kaynakların çoğundan hastalık kapma riski, askerlerin suyu kullanmadan önce klorlamalarını gerektiriyordu.

Doktorumuz kendini, içilmeden önce suyu klorlamanın uzmanı sanıyordu. Suyunu yemekte bizimle içer ve "Ben bu klor işini bilirim, hiç tadı yoktur, çok güvenlidir." derdi. Ama ben ona suyu klorlamadan önce tenekelerden aldığımızı söylemezdim. Kimse de hastalanmadı sonuçta. Doktorun bunu asla öğrenmediğine eminim. 

Teğmen John Chitty

 AÇLIK VE KOKU

Siperlerimizin önünde bir sürü ölü ve yaralılar var. Açlık bir taraftan midemiz altüst oluyor. Şehitlerimizi gömmek için müzakere devam ediyor. Milyonlarca sinek etrafımıza üşüştü. En kısa bir zamanda şehitlerimiz ve gavurun ölüleri gömülmez olursa salgın bir hastalık beklenebilir.

Öte yandan guruldayan midelerimizin üzerine yumruklarımızı bastırıyoruz. Düşman karşı siperlerden bizlere çeşitli yiyecekler gösteriyor. Süngü takıp herifleri boğazlamak istiyoruz. Onbaşı Kedi Veli dün gece bir deneme yaptı ve ancak üç kutu sardalya ile döndü. Ben yemedim ama asker başına yarım balık bile düşmedi.

Açlıktan bir iki saat bile kestiremiyorum. Mataramda su dahi yok. Buraya gelmeden önce konakladığımız Lütfiye Hanım’ın evini ve yemeklerini düşünüyorum. Ne güzel pilav yapıyordu kadıncağız. Mustafa Kemâl’i ve yanındaki zabitleri evinde misafir etmiş ayrıca askerlere bol bol yemek vermişti. O mis gibi kokan pilavı görür gibi oluyorum. Ama şimdi burnumda pilav değil ölü kokusu var.

Ölümden korkmuyorum. Zaten hiç birimizin aldırdığı yok. Sadece şu koku ve açlık olmasa. Ne olacaksa bir an evvel olsa. Öyle anlarım oluyor ki şehit düşmek için Allah’ıma yalvarıyorum. Bitsin artık bu işkence. Düşman ateşkese bir türlü yanaşmıyor. Herifler ölü kokusuna alışmış olacaklar zahir. Şalvarcıoğlu Ali Rıza

 

SİNEKLER

Çanakkale Cephesi’nde bitlerden sonra, herkes için kâbus olan bir başka şey de sineklerdi. Hiç kimse sineklerle başa çıkamıyordu. Tedbir almak ise imkânsızdı. Bunun yanı sıra başta kolera ve dizanteri olmak üzere pislikten doğan bütün hastalıklar da kol ezmekteydi:

“Bizi en çok sıkan şeylerden biri de sineklerdi! Aman ya Rabbil Bunlar ne yılışık mahlûklardı! Yemek yerken çatalımızın ucundaki lokmaya binlerce sinek hücum ediyor ve ellerimizle bile bu haşaratı defetmeye muvaffak olamıyorduk. Bu milyonlarca sinek bizi uyurken de rahat bırakmıyordu. İngiliz hücumu kadar mühlik olan bunlardan kurtulmak için birçoklarımız İstanbul’dan getirdikleri cibinlik altına girerek yemeğin bulunduğu sefer tasını da almak suretiyle biraz rahat yemek yiyebilirlerdi.”

“24 Haziran 1915 havayı o kadar ağır ve mide bulandırıcı bir koku kaplamıştır ki insan her yaptığı nefes alma ve verme hareketinde derin bir ürperme hissediyor. Bu ürperme vücudumuzun ve duygu hassalarımızın tahammülü haricinde...”

Sonra yemyeşil bir küf rengi bağlayan hareketsiz yüzlerin çürümüş dudaklarına adeta yapışıyorlar. Manzara iğrenç; fakat bu kadarla da kalmıyor. Bir dudum su içecek olsanız, bardağa sudan evvel sinekler doluyor. Bardağın ağzına bir mendil, bir tülbent koymak suretiyle yani iptidai bir filtre yaparak suyu boşaltmak ancak mümkün oluyor. Lâkin tülbendin yardımıyla su doldurulan bardağı ağzı açık olarak dudaklarınıza götürmek de kabil değil. Karasinekler, bu kısacık an ve mesafe içinde bardağa öyle bir saldırıyorlar ki... Suyu bardağın ağzındaki tülbendi kaldırmadan içmekten başka çare yok.”

Münim Mustafa (Cepheden Cepheye)

 

 

Üye Girişi