Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

CENGİZ AYTMATOV KİMDİR?

Hayatı
Ünlü Kırgız yazarı, çevirmen, gazeteci ve politikacı, 12 Aralık 1928'de Kırgızistan'ın Talas Eyaleti'ne bağlı Şeker Köyü'nde doğdu.[1] Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan'ında seçkin devlet adamıydı. Ancak 1937'de tutuklandı ve 1938'de kurşuna dizildi. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva, tiyatro aktrisiydi. "Cengiz" ismi, Cengiz Han'dan esinlenerek konuldu.[2]

Aytmatov, ilköğrenimini doğduğu köyde tamamladı.[3] Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü II. Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.[2]

1946'da Jambul Veteriner Teknik Okuluna girdi. Bu okuldan mezun olduktan sonra Kırgızistan Tarım Enstitüsüne devam etti ve buradan 1953'te veterinerlik diplomasıyla mezun oldu. 1956-1958 yılları arasında Gorki Yüksek Edebiyat Bölümünde okudu. Daha sonra, Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesine devam etti.[3]

Yazarlığa 1952'de başlayan Aytmatov, 1959'da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir oldu. Daha sonra "Povesti Gori Stepey" (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazandı. Bu eseri, 1963'te Lenin Ödülü'ne lâyık görüldü ve bu ödül onu aynı zamanda "en genç Lenin Ödüllü yazar" da yaptı.[1] 1968'de Kırgızistan milli yazarı seçildi. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulundu. Sovyetler Birliği dağılmadan önce ilgili Komitenin beş danışmanından biri oldu. Bağımsızlık sonrası Kırgızistan'ın Lüksemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevlerini yürüttü.[3]

Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya'nın Nünberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü hayatını kaybetti. Kırgızistan'da 2008 yılı, Cengiz Aytmatov yılı ilan edilmiştir.[1]


Sanatı ve Edebî Kişiliği
Aytmatov'un 80 yıllık ömrü, son sekiz yılı dışında, 20. yüzyılda geçti. Düşünürler, 20. yüzyılı diğer asırlardan farklı, anlaşılması güç bir asır olarak nitelerler. Daha açık bir ifadeyle bu asır, insanlar açısından anlaşılmaya fırsat bırakmayacak kadar hızlı, aynı zamanda zor geçmiş bir asırdır. Aytmatov ise, zamanın önünde savrulup gitmeyen nadir yazarlardan biridir.[4] Onun eserlerinde Türk sanatı ve Türk tarihi koşut bir biçimde günümüz insanının bilinç arklarında büyük bir coşkuyla akarak Türk insanın geleceğini oluşturma yolunda milli ve evrensel görüntülere ulaşır. O, Türk felsefesini sanatın diliyle cazibe merkezi haline getirir. Böylece tarihin kaba gerçekçiliği yerini sürekli olarak insanı kendisine doğru çeken sanatın cazibesine bırakır.[5]

Cengiz Aytmatov, eserlerinde folklorik unsurları ustaca kullanan bir yazardır. Yalnızca Kırgız halk kültürünün değil, Eski Türk dinî inançlarının, halk inanışlarının izleri de yazarın roman ve hikâyelerinde görülmektedir. Milli olanı evrensel bir boyuta taşıyan Cengiz Aytmatov, aynı zamanda sözlü edebiyatı yazılı bir belgeye dönüştürmeyi de başarmış bir yazardır.[6]
Aytmatov'un bakış açısı, daha çok Gökalp'ın bakış açısına yaklaşır. Gökalp'ta görülen Türk milletinin kadim tarihine ve kültürüne duyulan özlem Aytmatov'da da vardır.[3]

Cengiz Aytmatov, bütün ülkeleri, bütün insanları ilgilendiren, düşündüren, endişelendiren konuları ele almış, yeryüzündeki bütün canlı varlıkların hayatı için tehlike oluşturan olaylara dikkat çekmiştir.[7][6]

Cengiz Aytmatov, eserlerinde mitolojik unsurları, folklorik malzemeyi ustaca kullanan bir yazardır. Halk hikâyeleri, efsaneler, masallar, destanlar, türküler gibi halk kültürünün bütün unsurları onun eserlerinde zengin birer malzeme durumundadır. Fakat Aytmatov, bu malzemeyi olduğu gibi vermez, yaşanılan zamanla ilişkilendirip; tarihle anı birleştirir. Mitolojiye ait bir kült, sözlü edebiyat ürünü bir aşk hikâyesi, bir ozanın söylediği türkü Aytmatov'un eserlerinde olduğu gibi nakledilmez. Yazar, bu malzemelerde ön planda olan insanî bir durumu, zamanın şartlarına göre değerlendirip, bugünün insanıyla bir ilişki kurar ve ona göre eserine bir yön verir.[8][9]

O'nun eserlerinde mitolojik sembollerden yararlanması tesadüfî değildir. Mitolojik bilinci Aytmatov'un sanat anlayışının şekillenmesinde de doğrudan etkilidir. Etrafındaki insanlar, bütünüyle masal ve efsane yaratmaya meyilli insanlardır. Toplum, mitoloji toplumunun bir uzantısıdır. Aytmatov'un eserinin ve sanatının oluşumunda bu toplumun etkisi doğrudandır. Onun etkilendiği en büyük etkenlerden biri de görüldüğü gibi geniş bir perspektife sahip olan Türk mitolojisidir.[9]

Yazarın mitik, yarı mitik yaratılarla ilk teması çocukluk yıllarına kadar uzanmaktadır. Belli bir yaşa kadar Kırgız kültürünün ilk çıkış noktalarından birisi olan Şeker Köyü'nde kalan yazar, çeşitli uğraşları neticesinde geleneksel kültürün var olma sebeplerini görebilmiş ve onları zihninde ileride kaynak durumuna getirecek normlara dönüştürebilmiştir. Bu konuda Kırgız geleneksel kültürünü iyi bilen büyükbabasının öğretilerinin de geniş tesiri vardır. Toplumunda töresellikten Tanrısala doğru bir basamak şeklinde var olan Manas destanı da yazarın geçmişe dönük ütopik yüzüne yeni boyutlar katmaktadır. Geleneksel varlık katmanları, böylece yöresel yaşayan insanın moral değerlerini işleyerek, üst anlamda evrensel "tipik insan"ın duyumlarına tercümanlık edebilir hale getirmektedir.[10]

Cengiz Aytmatov, her sanat adamı gibi “insan”dan hareket etmiş, eserlerinde onun temel problemlerini işlemiştir. Bu noktada en çok üzerinde durduğu mesele, insanın bu dünyada insanca bir hayat sürmesidir. Sosyalist bir yazar olduğu halde tâbi olduğu devletin totaliter rejim anlayışını, sanatı aracılığıyla sürekli eleştirmesinin arkasında da bu fikir bulunmaktadır.[11] Yazara göre 21. yüzyıla girerken insanoğlunun en büyük problemi teknolojik ilerlemelere rağmen buna paralel olarak gelişmesi gereken iç dünyasının “fatalniy paradox” olarak yani “ölümcül paradoks”olarak kalmasıdır. 20. yüzyılın başındaki insanın ruh yapısı veya içgüdüsü aynıdır, hiç gelişmemiş, hayvansal içgüdü olarak kalmıştır. Bu da yok etmeye yöneliktir.[12]

Cengiz Aytmatov'un eserlerinde geçmiş, an ve geleceğin zaman çizgisinde bunalan insanın, varlık sebepleri ve ortak duyumlarına dair izler daha da belirginleşir. Mitoslarla desteklenen bu üst-zaman kurmacısı kendini ya;"...toplumsal yaşamın yönelmiş olduğu telos ya da sonucun bir düşsel görüntüsünü çizen ütopya..." [24] ile gerçekleştirir, anlamlandırır. Bu iki farklı toplumsal yönelim geçmiş değerlerin ifadesini geleneksel yaratılarla daha da kuvvetlendirir.[10]

Cengiz Aytmatov'un eserleri; dar anlamda Kırgız insanın, geniş anlamda dünya Türklüğünün, evrensel anlamda ise insanlığın ortak/ paylaşılabilir duyumlarına geleneksel anlatımlarıyla kaynaklık etmekte, "insani öz"le ilintili yaratılarını geçmişin geleceğe dönük aydınlık yüzüyle cevaplamaktadır.[10]

Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını seçti.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile 'tipik insan'ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal, hikaye ve türküleri ve bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı.

Ayrıca hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Eserleri Türkçe'nin yanı sıra 150'den fazla dile tercüme edilmiştir.[1]

Eserleri
1. Asker Çocuğu
2. Asma Köpürö (Asma Köprü)
3. Beyaz Gemi (1970)
4. Beyaz Yağmur
5. Cemile (1958)
6. Cengiz Han'a Küsen Bulut
7. Çocukluğum
8. Dağlar Devrildiğinde - Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
9. Dağlar ve Steplerden Masallar (1963)
10. Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988)
11. Deniz Kıyısında Koşan Alaca Köpek
12. Deve Gözü
13. Ebedi Gelin
14. Elveda Gülsarı (1966)
15. Erken Gelen Turnalar
16. Fujiyama (1973)
17. Gün Olur Asra Bedel (1980)
18. Hiroşimalar Olmasın
19. İlk Öğretmenim (1962)
20. İlk Turnalar
21. Kasandra Damgası
22. Kızıl Elma
23. Oğulla Buluşma
24. Samancının Yolu
25. Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
26. Sultan Murat
27. Toprak Ana
28. Yıldırım Sesli Manaşçı
29. Yüzyüze (1957)
30. Zorlu Geçit (1956) [2][3][13][14]

Bazı Romanlarının Özeti

Beyaz Gemi
1991′de yayımlanan Cengiz Aytmatov‘un Beyaz Gemi adlı romanı, soğuk savaş zamanında kaybolan nice adsız erkeklerden birinin dramını anlatmaktadır. Geleneğinden ve ailelerinden koparılmış nesilleri temsil eden adsız oğlanın trajedisini anlatan bir eserdir.[15]
Cengiz Aytmatov, "Beyaz Gemi" romanında tarihin temellendirdiği mitik evreni şimdinin şekillendirdiği roman türünün anlatım imkânlarıyla birleştirerek zamanımızın çıkmazlarına çözüm yolu aramaktadır. Geçmişin ve halin bu karşılaştırılmasında tarihin olmadığı yerde insan talihinin trajik durumu vurgulanmaktadır. Bu romanda, mitik evrenle millet hayatının şekillenmesi arasındaki yakınlıklar simgesel düzlemde ele alınarak sorgulanmaktadır.[5]

Özet
San Taş vadisinde yalnız üç aile oturmaktadır. Orman koruyucuların amiri Orozkul ve karısı Bekey'in, Bekey'in babası Mümin'in ve Seydahmet'in evinden başka yakınlarda bir ev bulunmamaktadır. Bu üç evin tek oğlan çocuğu da Mümin'in torunudur. Sıcak bir yaz günü, bu kimsesiz yere bir kaptıkaçtı gelir. Her türlü zerzavat satan bu adamı görünce Bekey Teyze, Nine ve Gülcemal hemen heyecanla eşyalara bakmaya başlarlar. Alacaklarmış gibi her şeyi karıştırırlar. Daha sonra hepsi de teker paralarının olmadığını söyleyerek bir şey almadan evlerine dönerler. Kaptıkaçtı sinirlenir. Yalnız çocukla konuşur ve ona şeker verir. O sırada, Mümin Dede gelir. Cebindeki uzun zamandır buruşmuş duran parayı torununa çanta almak İçin kullanır. Çocuk, buna çok sevinir. Çok sevdiği dedesi, ona okula gitmesi için çanta almıştır. Çocuk, çantasını Bekey Hala'sına, Gülcemal'e, ninesine gösterir. Hepsine artık okula gideceğini söyler. Mutluluktan havalarda uçmaktadır. Artık dedesinin ona önceden hediye ettiği dürbün kadar sevdiği bir de çantası olmuştur.

Çocuk, arkadaşı ve kardeşi hiç olmadığından dürbünü ile konuşmakta, onunla hayallerini paylaşmaktadır. Şimdi de üç kişi olduklarını düşünür. Dürbünü, çantası ve kendisi. Onlarla birlikte Işık Göl'e gider. Oradan dürbünle uzaklara bakmakta, akşama doğru gelen beyaz gemiyi dürbünüyle seyretmektedir. Beyaz gemi görünmeden önce yine çok uzaklarda olan okuluna bakar. Oraya gideceği günün hayalini kurar. Bu arada danayı gözden kaçırdığı için bağıran ninesinin sesini duyarak korkar. Ninesini unutarak uzaktan gelen beyaz gemiye dalar. Büyük bir hayranlık içinde, beyaz köpükler içinde giden gemiyi seyreder. Bir balık olup gemiye ulaşma isteği duyar içinde. Belki beyaz geminin içinde dedesinden gemici olduğunu öğrendiği babası vardır. Dedesi, babasının gemilerde çalıştığını, yeniden evlendiğini, karısı ve çocuklarının her gün onu limanda beklediğini anlatmıştır ona. O da balık olup denizde yüzerek beyaz gemiye ulaşma hayali kurar, gemiye “Seni dürbünle izleyen çocuk benim.” dedikten sonra babasına oğlu olduğunu söylemeyi hayal eder. Babasına ona dedesinin anlattığı her şeyden, yaşadığı ortamdan bahsetmeyi çok arzulamaktadır. Orozkul'un halasını her gün dövdüğünden, dedesinin bu yüzden kan ağladığından, her geçen gün çöktüğünden bahsetmeyi istemektedir. Fakat sonunda, babasını sahilde bekleyen yeni ailesini düşünür, onu aralarına alıp almama konusuna gelince hayaline son verir. Gemi gittikçe küçülünce, çocuk, dürbün ve çantasını yanına alarak eve gider. Avluların ıssızlığından Orozkul'un yine halasını dövdüğünü anlar. Akşam olunca, yatacağı zaman çocuk, çantasını nereye koyacağına bir türlü karar veremez. En sonunda baş ucuna koyar. Yatmadan dedesinin ona anlattığı masalı dinlemek ister. Fakat dedesi ona anlatacak durumda değildir. O da masalı kendi kendine düşünür:

Çok eski bir zamanda bir gölün kenarında bir Kırgız oymağı yaşarmış. Adı Yenisey olan bu yere halkı “Enesay” dermiş. Enesay'ın çevresinde çok çeşitli uluslar varmış, bunlar sürekli savaşır, hiç insan kalmayana kadar birbirlerini öldürürlermiş. Birgün, ormanda bir kuş türemiş. “Başınıza bir felaket gelecek.” diye ötermiş bu kuş. Bela gecikmemiş. Kırgız ulusu, yaşlı başbuğlarını gömme hazırlıklarına başlamış. Hakanı gömme töreni sırasında bir düşman ordusu onları hazırlıksız yakalayarak, bir tek insan kalmayana kadar öldürmüş. Yalnız ormanda bir küçük kız ve erkek çocuğu olanlardan habersiz meydana geldiklerinde tüm yakınlarının öldürüldüğünü görerek ağlamaya başlamışlar. Bir süre sonra, yavruları yeni ölmüş bir geyik ana onları yanına alarak çok uzak bir memlekete, Işık Göl civarına götürmüş. Onları her türlü zorluktan korumuş. Kız ve erkek büyüyünce evlenmişler. Boynuzlu Maral Ana'nın yardımlarıyla Kırgız ulusunun soyu bu iki kişiden meydana gelmiş. Çok mutlu bir yaşamları olmuş; ta ki geyikleri öldürmeye başlayana kadar. Geyik ticaretine başlayan Kırgız soyu Maral Ana'nın küsüp, sonsuza kadar onları terk etmesine neden olmuş.

Dağlara yeniden sonbahar gelmiştir. Orozkul önde, Mümin arkada bir kütüğü dağlardan indirmeye çalışmaktadırlar. Orozkul, ormanı korumakla görevli olduğu hâlde karşılığını alarak ormandan ağaç kesilmesine izin vermektedir. Orozkul, sinirini Mümin'den çıkararak kütüğü indirmeye çalışmaktadır. Fakat kütük hareket etmemektedir. Kütüğün ırmaktan geçirilip alıcı kamyona ulaştırılması gerekmektedir. Tomruk çok ağırdır. Kütüğü zavallı at beraberinde Orozkul'u da sürükleyerek düşürür. Artık olanlara katlanamayan Mümin Dede, torununun okuldan alınma zamanı geldiğini söyleyerek ilk defa Orozkul'a baş kaldırır ve onu oracıkta yalnız bırakır. Mümin torununun onu beklemesine gönlü razı olmadığı için sonuçlarına katlanarak ilk kez patronu ve damadı olan Orozkul'a isyan eder. Eve gittiğinde Orozkul'un kimsenin dokunmaya bile cür'et edemediği atına binerek, torununu almaya gider. Okula giderken yolda öğretmeninin torununu getirdiğini görür. Çocuk, ağlamaktan gözleri şişmiş bir hâldedir. Yolda dede, torununun gönlünü almaya çalışır. Ona geyiklerin tekrar ormana geldiğini, belki Maral Ananın da içlerinde olduğunu anlatır.

Orozkul, eve vardığında içi intikam hisleri ile doludur. Sevgili atını da yerinde bulamayınca çılgına döner ve karısı Bekey'i evden kovar, artık “Karım değilsin.” der. Bekey de Sey-dahmetlere sığınır. Mümin, eve geldiğinde yemek yerlerken nine asık suratla hiç ses çıkarmamaktadır. Çocuk kötü bir şeyler döndüğünü anlar. Nine, Mümin'e Orozkul'un gönlünü almasını söyler, aksi takdirde işsiz ve aç kalacaklardır. Orozkul, Mümin'i ahırda görünce onu kovduğunu haykırır. Çocuğun biraz ateşi çıkmıştır. Pencereden geyikleri görür ve dedesinin başına gelenleri biraz unutur gibi olur ve sevinir. Yatağında hasta hasta otururken dedesi, “Beni al da Orozkul'a bir çocuk ver.” diye ağlamaktadır. Ev karmakarışıkken Seydahmet bir kamyonla döner.

Ertesi gün akşam evlerine kış günü uzun zamandır ilk defa birileri gelir. Arca vadisinden kuru ot getirmeye giden sürücülerdir bunlar. Kamyonları çalışmadığı için onlara sığınmışlardır. Akşam güzel bir sohbet oluşur. İçlerinden adı Kulubeg olan gence çocuk çok ısınır. Kulubeg ona âdeta bir baba şefkati gösterir. Aralarında kısa sürede bir sevgi oluşur. Çocuk, onların konuşmalarını Kulubeg'in kucağında dinlerken uyuyakalır. Sabah olduğunda Mümin misafirleri doyurmak için erkenden kalkar, torununu da yanına alır ve bir tokluyu keserek pişirirler. Yemekler yendikten sonra, sürücüler yola çıkınca çocuk buruk bir hüzün içinde kalakalır. Bu arada, misafirlerin olması bir nebze Orozkul'u yatıştırmıştır. Dedesinin hâline üzülen çocuk, aşırı derecede hastalanır, ateşi çıkar. Ninesi, her şeyin onun yüzünden olduğunu söyleyerek kaynar sütü zorla içirir. Ertesi gün, Orozkul, Seydahmet ve Koketay adında bir köylü ırmağa takılıp kalan kütüğü çıkarmaya çalışırlar. Mümin kendini affettirmek için Orozkul'un peşinde dolanmaktadır. Orozkul, Mümin'i dize getirdiği için çok mutludur. Bir süre sonra, geyikleri görürler. Bağırmaya başlarlar. Öldürüp kilolarca ete kavuşmak hırsıyla yanıp tutuşurlar. Mümin, yalvarır onlara. Geyik avının yasak olduğunu, ayrıca onların kutsal olduğunu söyler. Fakat Orozkul, geyikleri avlamadıkları takdirde işten atacağını anlatarak tehdit eder. Mümin, bütün değerlerine, inançlarına rağmen geyiği öldürmek zorunda kalır.
Çocuk, midesi bulanık bir hâlde uyanır. Dışardan çok ses gelmektedir. Dedesini arar. Fakat garip bir şeyler olmaktadır. Kazanların içinde kilolarca et görür. Dedesi de körkütük sarhoştur. Onu ilk kez sarhoş görür. O şefkatli dedesinin yanına gittiğinde dedesi: “Git başımdan!′ der. Çocuk, samanlığın dibinde geyik ananın kan içinde kesilmiş kafasını görünce eli ayağı buz gibi olur. Midesi bulanır, bütün inançları sarsılır. Çocuk, odasında yalnız başına ağlamaya başlar. Odadan dışarı çıkmamaya karar verir. Fakat dedesini görür aniden. Dedesi kesilmiş geyiğin kafasının yanına uzanmış, hiç hareket etmemekte, duruşu aynı ölü geyiğe benzemektedir. Çocuk korkar ve uzaklaşır oradan. Çocuk hayallerindeki gibi balık olmak için ırmağa doğru yürür ve suya kendini bırakır.[15]

Şahısların Değerlendirilmesi

Çocuk: Millî değerlerinden ve özünden uzaklaştırılmış, masum çocukları simgelemektedir. Romanda adı söylenmez, sekiz yaşında, anne ve babası tarafından terk edilmiş, dedesiyle yaşayan hayalperest bir çocuk olarak anlatılır.
Dede: Çevresinde ‘Hamarat Mümin, olarak tanınır. Romanın kahramanı olan çocuğun dedesidir. Aşırı derecede yardımsever, iyi yürekli, sabırlı, yumuşak, minyon tipli yaşlıca bir adamdır.
Orazkul: Çirkin, kaba saba, menfaatperest, içkiye aşırı derecede düşkün, aşırı derecede kötü bir insandır. Mümin'in kızı Bekey ile evlidir. Çocukları olmadığı için her şeye lanet eder ve kısır karısını her gün döver

Bekey Hala: Orozkul'un karısı ve Mümin Dede'nin kızıdır. Çocuğu olmadığı için sarhoş kocasından hep dayak yer. Bu yüzden çatık kaşlı, asık suratlı ve sinirli bir yapısı vardır.
Seydahmet: Orman koruyucularından üçüncüsüdür. (Diğer ikisi Orozkul ve Mümin Dede.) Tembel, neşeli, ruhsuz, sıradan bîr insandır Gül cemal: Seydahmet'in karışıdır.
Nine: Mümin Dede'nin sonradan evlendiği, ikinci karışıdır. Tersi yüzü belli olmayan, otoriter, bazen neşeli bazen sinirli olan, maddiyata bağlı bir kadındır.

Kulubeg: Maral Ana'nın soyundan geldiği bilincinde olan kamyoncu. Çocuğun rüyalarındaki beklenen kahraman. Orazkul'dan intikam alacak kişi. Her ne kadar Maral Ana'yı kurtarmak için yetişememişse de yazar tarafından bir gün geleceği söylenerek sembolleştirilip kahramanlaştırılan yeni nesil, gençlik ve kahramanlığın karakteri.[15]

Cemile
Özet
Çok güzel bir kız olan Cemile; soylu, zengin bir aileye gelin olarak gider. Evlendikleri yıllarda İkinci Dünya Savaşı başlar ve her erkek gibi bu güzel kızın kocası da savaşa gider. Kocası savaştan çok uzun bir süre gelmediği için Cemile de arkasından, savaştan sakat olarak gelmiş Danyar adlı bir delikanlı ile savaş alanına gönüllü olarak erzak götürmeyi kabul eder. Günler gelip geçer fakat Cemile kocasından bir haber alamaz. O günlerde hep Cemile'nin yanında olan Danyar, Cemile'nin günden güne ilgisini çeker. Göremediği,duyamadığı hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmediği kocasından çok daha fazla ilgi ve sıcaklık gösterir. Cemile ile Danyar arasında bir aşk başlar. Haftalar geçer, aylar geçer, Cemile'nin eşi köye geri döner ve bu olaya büyük tepki gösterir. Fakat 'aşkın gözü kördür' ve Cemile ile Danyar köyden kaçarlar.[16]

Cengiz Han'a Küsen Bulut
Özet
Tansıkbayev adındaki askeri savcıya küçük bir aktarma istasyonundan Abutalip Kuttubayev hakkında ihbar gelir. Bu ihbar, ona ciddi bir araştırma konusu olmaktan ziyade ikinci derecede önemli bilgi olarak sunulmuştur. Kuttubayev, eski bir savaş esiridir. O zamanlar düşmana teslim olmak zorunda kaldıklarında silahlarını kendilerine çevirip intihar etmeleri emredilmiştir onlara. Böyle davranarak iktidara bağlılıklarını kanıtlamış olacaklardır. Teslim olanlar ise bu suçunun cezasını bütün gelecek kuşaklara ve her zaman ibret olacak şekilde görmelidirler. Teslim olmak yerine intihar etmedikleri için zaten büyük bir suç işlemiş sayılıyorlardı bunlar. Bu hainler, Stalin'in rızası olmadan bağımsızlığını ilan etmeye kalkışan Yugoslavya'nın yolundan gitmek istiyorlardı. Bundan daha büyük suç olur muydu?
Abutalip Kuttubayev'in anıları arasında Yugoslav partizanların İngilizlerle buluşması da yer alıyordu. Demek ki bugünki iddiaları doğrulayacak bir dava olacaktı bu. Tansıkbayev, ortam bu derece uygum olunca, ne pahasına olursa olsun itiraf ettirmeliydi, ağzından çekip almalıydı istediklerini. Gerekirse didim didim didinecek Sarı-Özekli bu yazarın işini bitirecekti. Kuttubayev'in kayıtları arasında ta, Cengiz Han dönemine ait “Sarı-Özek Kurbanları” başlığını taşıyan bir efsane vardır. Tansıkbayev buna önce pek önem vermemiş, dikkat etmemiştir. Ama iyi incelenirse, belki orada siyasi bir ima, bir çağrışım bulabileceğini düşünür. Kuttubayev'in yazdığı roman askeri savcı Tansıkbayev tarafından dikkate alınır ve sonunda yazar suçlanır.

Cengiz Aytmatov'un romanda üzerinde durduğu konu ise Kuttubayev'in yazmış olduğu romandaki efsanesidir. Bu efsaneye göre dönemin en güçlü imparatoru olan Cengiz Han'ın sefere çıkarken kadınların çocuk doğurmasını yasaklamasıyla başlıyor. İlk başlarda bu kurala herkes saygı gösteriyor. Daha sonra birbirlerine aşık olan iki insan bu kurala uymayarak çocuk sahibi oluyorlar. Yüzbaşı Erdane ve karısı Togulan'ın “Kunan” (Yarış Tayı) adını verdikleri çocukları olur. Bunu öğrenen imparator ise ne kadar onları öldürmek istemese de halkın ona karşı olan saygısının azalmaması için onları idam ettiriyor. Tansıkbayev, bu romanda devlete karşı bir tepki sezdiği için Kuttubayev'i suçluyor ve kendisinin bu suçlama sonunda rütbesinin artacağını düşünüyor. Ama Kuttubayev, kendini kullandırmıyor ve sonunda intihar ediyor. Tansıkbayev, düşündüklerini başaramıyor. Her şeyi, bütün planları mahvoluyor.[17]

Dişi Kurdun Rüyaları
Özet
Dişi kurt Akbar ve erkek kurt Taşçaynar Isık Göl'ün kıyılarına kadar inen sıradağlardaki bir inde yaşamaktadırlar. Bir helikopter onların yaşadığı yerin yakınına inmeye çalışır. Bu küçük sarsıntı ile yuvarlanan kayalar onların yaşadığı kovuğun önüne doğru yuvarlanır. Akbar gebe olduğu için eşi Taşçaynar daha çok dışarıda dolaşmaktadır. Birgün Taşçaynar şafak vaktinde yuvadan ayrılır, geç vakit, başka bir dişi kurdun kokusu vücuduna sinmiş olarak döner. Akbar, Taşçaynar'ı bağışlamaz. Yaşadıkları bozkırda üstünlükleri göstermeleri zamanı geldiğinde birçok amansız dövüşten sonra Isık Göl dolaylarında fethettikleri toprakların kendilerine ait olduğunu kabul ettirirler. Bölgenin hâkimi olurlar.

İlkbaharda yavruları dünyaya gelir. Akbar üç yavru doğurur. Akbar ve Taşçaynar bir sabah üç yavruyu da alarak bozkırın sarhoş edici çiçeklerle dolu uzak bir bölgesine giderler. Orada ilk kez bir insanla karşılaşırlar ve olay nerdeyse faciayla sonuçlanabilecek bir hâl alır. Kış gelmesiyle Akbar ve Taşçaynar yavrularını nihayet büyük sayga avına çıkarırlar. Avlanma planı yaparken gökyüzünde acayip kuşlar olarak nitelendirdikleri helikopterlerin sesi ile irkilirler. Daha sonra helikopterleri unutarak saygaların olduğu yere doğru yönelirler, ancak onları mahvedecek birçok motorlu aracın kendilerine doğru geldiğinin haberleri yoktur. Gelen helikopter ve araçlardan kaçmaya başlarlar. Üç yavrudan biri olan Gözde geride kalır ve saygaların toynakları arasında can verir. Saygaları yoran ve geniş düzlüğe çeken avcılar tüfekle yaylım ateşine başlarlar. O güne kadar sakin bir hayat yaşamış olan bozkır, şimdi, çok kanlı, çok korkunç bir gün yaşamaktadır. Yavrulardan Kocabaş da avcılar tarafından vurulur.

Ölü hayvanları toplayanlar altı kişidirler. Hayvan başına 50 kopik almaktadırlar. İçlerinden en geç olanın adı Abdias'tır. Papaz çömezinin oğlu olan bu delikanlı Papaz okuluna girmiş sonra da dinde reform yapmak gibi aşırı isteğinden dolayı mezhepten saptığı gerekçesiyle kovulmuştur.

Abdias, Genç Komünistler adlı mahalli bir gazetede yazarlık yapmıştır. Fikirlerini burada kolayca yayabilmektedir. Babası oğlunu papaz okuluna soktuktan sonra ölmüştür. Abdias yazarlık yaparken İnga adlı bir kadınla tanışır ve onunla sürekli olarak mektuplaşır. Orta Asya'ya, beyaz zehir kaçakçılarıyla ilgili bir röportaj yapmak üzere gider. Moskova'da kaçakçıları araştırmaya başlar. Bilet satmaya çalışan çocuklarla karşılaşır ve biletleri alarak dini içerikli olan konsere katılır. Konserdeki ilahileri dinlerken aklına bir Gürcü hikâyesi gelir.
Abdias, tren yolculuğuna başlar. O artık amacı haşhaş kaçakçılığı olan bir gruba mensup olmuştur. Abdias, zaman zaman seyahat amacını unutarak, kendisini gördüğü manzaralara kaptırr. Yolculukta kaçakçı Petruha ile aralarında Tanrı üzerine konuşmalar geçer. Calpak-Saz'da trenden inerler. İşçi kılığına girerek kamyon yolculuğu yaparlar. Uçkuduk köyünde iş bularak çalışmaya başlarlar. Abdias kaçakçıların faaliyetlerini öğrenerek basın yoluyla topluma duyurmak ve kötü yola sapan bu gençleri kurtarmayı amaç edinmiştir. Haşhaş toplamak için haşhaşın gür olduğu arazilere giderler. Abdias o gün kurtlarla burun buruna gelmiştir. Kaçakçıların şefi Grişan ile görüşürler ve Abdias ile aralarında konuşmalar geçer. Grişan Abdias'a karşı şüpheci davranarak buraya gelmesindeki esas amacı öğrenmek ister. Grişan, Abdias'a bizi kötü yoldan ayırmak için geldin der. Konuşmanın ilerleyen safhalarından buradan def olup gitmesini söyler. Binecekleri tren yaklaşmaya başlar, hepsi yerini alarak harekete geçme zamanını bekler. Yolda yangın çıktığını zannettirerek treni durdurmayı ve vagonlara atlamayı başarırlar.

Grişan vagonda kaçakçıların hepsine uyuşturucu vermektedir. Abdias Grişan'a karşı çıkarak çantasındaki haşhaşların hepsini trenden dışarı boşaltır. Petruha, Mohaç ve Kolia, Abdias'a durmadan vurmaya başlar. Onu trenden düşünceye kadar döverler. Abdias, daha fazla dayanamayarak trenden düşer.

Abdias yağmaya başlayan yağmur ile ölmediğine inanamayarak kendine gelir. İsa'nın akıbetini ve Pontius Pilatus'u düşünürek şehrin sokaklarında ilerler. Tren istasyonuna doğru giderken bir kamyon sürücüsü ve karısı ona yardım eder ve Calpak-Saz'a götürür. Yolda polis şefi ondan şüphelenerek onu bürosuna götürür ve nezarethanede kaçakçı arkadaşlarının yakalanmış olduğunu görür. Polis şefi hepsine Abdias'ı tanıyıp tanımadıklarını sorar. Hepsi teker teker tanımadıklarını söylerler. Polis şefi Abdias'a gitmesini söyler. Tren yolculuğu sonunda Calpak-Saz'a ulaşan Abdias yardımsever biri tarafından Calpak-Saz Hastanesi'ne götürülür. Botanist İnga Fiodorovna ile burada karşılaşır. Bu güzel ve genç kadını gören Abdias kendini toparlayacak gücü kendisinde bulamaz.

Dergisine ulaşan Abdias yazı işlerine uğrar ve hikayesini onlara anlatır. Yazılarını yayınlamak isterken engellenir. Onu ayakta tutanın İnga'nın mektupları olduğunu düşünmektedir. Asya'ya İnga'nın yanına gidip orda yaşamak istemektedir. İnga'nın oğlu kocasından ayrılmadan 3 yıl önce doğmuştur. Eski kocası yeniden evlenme hazırlığı yapıyor ve oğlunu istemektedir. İnga, Abdias'ı yanına çağırır. Abdias İnga'nın evine gidip onu bulamayınca hayal kırıklığına uğrar. Daha sonra onun mektubunu alır ve eski kocasının oğlunu almak için mahkemeye vereceğini duyunca Cumbul'a gittiğini öğrenir. Evin anahtarını komşusuna bırakmış ve Abdias'ın almasını söylemiştir. Abdias şehrin sokaklarında karışık düşünceler içerisinde dolaşır.

Abdias, Bos Kandolov'un yanına katılmıştır. Saygaların katledilmelerine göz yumacak değildir. Korkunç alkoliklerin mahkemesi onu yargılamaktadır. Zorla içki içirmeye çalışırlar ama o içmez. Adamlar onu döver. Kendinden geçmeden önce İnga'yı düşünür. Bozkırda karşılaştığı dişi kurdun hayalini görür. Yere düşerken dişi kurdun onu kurtarması için seslenir. Akbar ve Taşçaynar inlerine doğru gitmektedir. Yavrularıyla yolculuğa çıktıkları zaman karşılaştıkları adamı saksavulun dallarına asılmış olarak görürler. Saldırmak için hazırlanırlar. Akbar, saldırıya hazırlanan Taşçaynar'ı durdurur. Adam onları görür ve geldin der. Yaklaşan kamyonun sesiyle kurtlar daha fazla beklemeden kaçarlar. Mujunkum bozkırını bir daha dönmemek üzere terk ederler.

Akbar ve Taşçaynar, Aldaş gölü yakınlarında 1 yıl kadar kalırlar. Akbar tam beş yavru doğurur. Yaşadıkları bölgedeki madenleri keşfeden insanlar burayı yakmaya başlarlar. Kurtlar sığınacak yer ararlar. İki yavrularını alarak gölün karşısına geçmeye çalışırlar ama yavruları boğularak ölür. Bir kere daha arkalarında ölü toprakları bırakıp giderler. Üçüncü defa yeni bir hayata başlarlar. Dört tane yavruları olur. Bu onların son çabalarıdır. Çünkü hayatları bir faciayla sonuçlanacaktır. Bazarbay Noygutov bir jeologlar ekibinin kılavuzluğunu kabul eder. Onları istedikleri yere götürür. Geri dönerken yavru eniklerini duyar. Bunlar Akbar ve Taşçaynar'ın dört küçük yavrusudur. Bazarbay yavruları alarak inden çıkar. Amacı onları hayvanat bahçesine satarak para kazanmaktır. Avlanmaya çıktıktan sonra inlerine geri dönen Akbar ve Taşçaynar yavrularının olmadığını fark eder ve ordan oraya koşuşturarak onları bulmaya çalışırlar. Bazarbay atın garip hareketlerinden kurtların onu takip ettiğini anlar ve daha da hızlanır. Boston'un evine ulaşır ve orada saklanmaya başlar. Boston evde değildir. Daha sonra ortalık sakinleşince kendi evine geri döner.

Boston eve geri döner. Karısı kurtlardan kaçan Bazarbay'ın evlerine gelip saklandığını söyler. Boston bundan hoşlanmaz. Bazarbay kurtların hala yakınlarında olduğunu düşündüğünü söyler. Akşam uykuda köpeklerin havlamaları ile uyanırlar. Kurtların ulumasını duyarlar. Korkan çocuğunu da aralarına alarak tekrar uyumaya çalışırlar, ama o gece gözlerini kapatamazlar. Bu derdi başlarına Bazarbay'ın açtığını söylenip durdular. Sabah, Boston Bazarbay'ın yanına gider ve yavrukurtların yerine götürülmesi gerektiğini söyler. Onları satın almak ister, ama Bazarbay Boston'u sevmediği için ona yavruları satmaz.
Kurtlar bir daha dönmemek üzere inlerini terk etmiştir. Tedbirsizce hareket ediyor adeta ölmek istemektedirler. İnsanlara saldırmaya başlamışlardır. Boston'un ruhu ana kurt Akbar ile zaman zaman bütünleşmektedir. Gece, Akbar rüyasında yavrularını görür. Uykusunda kalkıp Börü Ana'ya yavrularının nerde olduğunu sorar. Boston yolculuk ederken yolculuk ettiği arkadaşı Ernazar bir uçuruma düşer. Ernazar'ın cesedi oradan geçen dağcılar sayesinde çıkarılır. Boston kurtları ortadan kaldırmak için plan yapar. Koyun sürüsünün varlığı ile kurtlar oraya gelecek ve o da onları avlayacaktır. Boston'un uzun bekleyişinden sonra Akbar ve Taşçaynar sürüye doğru yaklaşır. Boston Taşçaynar'ı vurur, ancak Akbar durumu fark ederek oradan uzaklaşır.

Akbar, Taşçaynar'ın ölümünden sonra hiçbir şeyden zevk almaz şekilde kuytularda dolaşır. Ortalıklarda fazla gözükmez. Boston'un çocuğu Kence evlerinin bahçesindeki civcivlerle oynarken iri, boz bir köpeği görür, ama hiç korkmaz. Bu köpek, kurt Akbar'dan başkası değildir. Akbar bu çocuğu sever ve onu inine götürmek için sırtına alır ve gitmeye başlar. Bu durumu gören Boston, Akbar yavrusunu geri vermesi için yalvarır. Tüfeğini alarak kurdun ardından ateş etmeye başlar. Son kurşun ile ateş ettiğinde Akbar sendeleyerek yere düşer. Boston, kurdun yanına gelir, oğlunu vurduğunu ve oğlunun öldüğünü görür. Bütün bunlara neden olan Bazarbay'ı bularak onu da vurur. Teslim olacağını söyler ve uzaklaşır. Boston, yalnız, yapayalnız yoluna devam eder.

Şahısların Değerlendirilmesi
Akbar, yabancı sürüler arasında onlara boyun eğerek yaşayacak bir yaradılışta değildi. Hafızası kuvvetliydi. Hür ve bağımsız olmayı her şeyden üstün tutardı. Akbar'ın gözleri parlak mavi ve yarısaydamdı. Taşçaynar ve Akbar'ın bozkır kurtlarına özgü açık renkli bir yeleleri vardı. Bu yele, gümüş renginde kalın bir örtü gibi boyunlarını sarıyor, sonra omuz başlarına ve karınlarına iniyordu. Bu bozkurtların ya da boz boyunluların boyları da Isık Göl yaylalarında yaşayan kurtlardan daha büyüktü. Abdias, papaz çömezinin oğlu olan ve Papaz okuluna girdikten 2 yıl sonra da mezhepten saptığı gerekçesiyle kovulan bir gençtir. Abdias dik alınlı, soluk yüzlüdür. Bazarbay Noygutov genellikle sarhoş olan ve karısını döven basit bir çobandır. Para için yapmayacağı şey yoktur. Boston ise çalışkan, ödül almış ve çevresi tarafından takdir edilen birisidir.[18]

Elveda Gülsarı

Özet
Tanabay, o dönemde devrime inanmış bir Kırgız-Türk gencidir. O da savaştan sonra kolhoz başkanı olan Çora'nın isteği üzerine yılkıcılık yapmaya başlar. Kolhoz, Rus devriminden sonra ortaya çıkan halkın toplu ve örgütlü olarak üretim yapması, ürettiği malı kolhoza devretmesi, sadece kendisine yetecek kadar ürünü izinle alması, kimsenin mülkiyet hakkına sahip olmamasına dayanan bir üretim sistemidir. Yılkıcılık ise at çobanlığıdır.
Tanabay, eşi Çaydar ve iki kız çocuğu ile dağlarda yırtık bir keçe çadır içerisinde yıllarca yaşayarak yılkıcılık yapar. Romanın bu bölümlerinde ilgi çeken yerler, yazarın bize Ortaasya'daki yasayış tarzını, çoban hayatını, özellikle at çobanlığının inceliklerini, bir çobanın dünyaya ve hayata bakış açısını anlatabilmesi, devrime inanmış yarı cahil bir insanın idealleri devrimden beklentileri, hayatını çileler çekerek verdiği devrim ülküsü ile yaşamak istediği hayat arasında çelişkiye düşmesi, devrimle birlikte gelen kolhoz sisteminin aslında emeği ve duyguları sömüren bir sistem olduğunu anlatır. Bunu da Tanabay ve eşinin Rusya'nın soğuk kış aylarında çobanlık yaparken çektiği çeşitli sıkıntıları, yaptığı canlı duygu ve doğa tasvirleri ile üslubuyla, okuyucuya adeta yaşayarak hissettirir.

Tanabay'ın en iyi dostu Çora'dır. Devrime inanmış iki genç olarak savaş sonrası hemen kolhoz kurma hazırlıklarına başlarlar ve tüm mal sahiplerinin mallarını ellerinden alarak kolhozun yönetimine devrederler. Bunun için Tanabay, kendi kardeşinin emeği ile kurduğu çiftliğin elinden alınıp, Sibirya'ya sürülmesine bile göz yumar. Kolhoz kurulduktan sonra da kendisine yılkıcılık görevi verilir. Uzun yıllar yılkıcılık yapar, ancak otomobillerin yaygınlaşması ile atların da önemi azalır ve kendisine koyun çobanlığı görevi verilir. Gülsarı'yı da yılkıcılığa başladığı zaman bir çobandan çok beğenerek alır ve yetiştirir. Onunla pek çok yarışlar kazanır. Romanın bu bölümlerinde Orta Asya Türk gelenekleri, ‘köknar‘ denen at yarışları ile karşılaşıyoruz. Yazar bunları anlatırken sadece kuru bir bilgi vermiyor adeta okuyucuya yaşayarak öğretiyor.

Tanabay, koyun çobanlığına başladığı zamanlar kış ayına denk gelir. Bu aylar beş yüz koyunun doğurma zamanlarıdır. Kolhoz, Tanabay'a vadettiği hiç bir sözü yerine getirmez. Tanabay kışlığa çıktığı zaman yemsiz yıkık bir ahır ile karşılaşır. Ahıra vardıklarında koyunlar doğurmaya başlamıştır. Yağmur, kar ve şiddetli soğuk altında kuzular donarak ölürler. Tanabay eşi, çocukları ve yardımcı kadınlarla gece gündüz çalışırlar ancak kuzuların ölümüne, koyunların açlıktan birbirlerinin yünlerini yemelerine çare bulamaz. Kendisini denetlemeye gelen kolhoz müfettişinin kendisine hakaret etmesine dayanamaz ve ona saldırır. Romanın bu bölümü oldukça dramatiktir. Yazar tabiatı, soğuk kış gecelerini, koyunların kuzulama zamanı yapılan işleri, çekilen eziyeti çok iyi tasvir etmiş ve okuyucunun bu dramatik ortamdan etkilenmesini sağlamıştır.

Tanabay, romanın ilerleyen bölümlerinde müfettişe saldırısından dolayı cezalandırılır ve parti üyeliğinden ihraç edilir. Zaten Tanbay'ın da yaşadıklarından ve çektiği sıkıntılardan dolayı devrimden ve ülkülerinden hiçbir beklentisi kalmamıştır. Tanbay da artık iyice yaşlanmıştır. Roman, bir geriye dönüş romanıdır. Tanabay'ın partiden ihraç edildiği ve en iyi arkadaşı Çora'nın öldüğü gün kendisinden uzun yıllar ayrı kalan sevgili atı ile birlikte eve dönerken kendisi ve geçmişi ile hesaplaşır. Roman da bu şekilde başlar. Tanabay bu yol üzerinde can çekişen sevgili atının başında, yüreği üzüntülerle dolu olarak geçirdiği bir kaç saatlik süre içinde kendisi ve geçmişi ile hesaplaşır.

Tanabay, o birkaç saatlik süre içinde kendi çocukluğunu, gençliğini ve yaşlılığını, sevinç ve acılarıyla, umut ve umutsuzluklarıyla sevap ve günahlarıyla yeniden yaşıyormuş gibi hayalinde canlandırır. O kendini devrime, mutlu yarınlara adamış, ama siyasi rejim onun ömrünü mutsuzluklar ve sıkıntılar içinde geçirmesine sebep olmuştur.[19]

Gün Olur Asra Bedel

Konu
Dünya Savaşı'ndan sonra Kazak bozkırlarında bir tren istasyonunda yaşamaya başlayan Yedigey'in burada tanık olduğu olaylar.

Özet
Romanın vakası Kazak boylarında geçer. Roman kahramanı Yedigey Cangeldin, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada tanık olduğu ve uzak geçmişine çağrışım yapan olaylar, gerçekte bir siyâsî rejimin gümbür gümbür çöküşünün nedenleridir. Yedigey'in çok eski ve yakın arkadaşı olan Kazangap, ölür.Onun için bir cenaze töreni düzenleler. Bu törene Kazangap'ın şehirde oturan oğlu ve kızını da çağırırlar. Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken; Yedigey, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün "Asra bedel bir gün" olur onun için. Sevdikleri kişinin cenazesini Naymanlar'ın kutsal mezarlığına götürdükleri zaman, orada bir uzay üssünün kurulmuş olduğunu görürler ve cenazenin gömülmesine izin verilmez. Öte yandan Rus-Amerikan ortak araştırması sonunda kozmonotlar, uygarlık düzeyi dünyanınkinden çok daha yüksek bir gezegen keşfeder. Bu gezegende yaşayanlar, dünyalılarla ilişki kurmak isterler. Fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendileri için zararlı gören dünyalı yöneticiler, bu isteği reddederler.

Anafikir
Aytmatov, anlatım gücüyle "İnsanları mankurt olmaktan kurtaralım."mesajını vermektedir.

Şahısların Değerlendirilmesi
Kitaptaki olaylar, genelde küçük kasaba hayatını anlatmakta ve karakterler çok gerçekçi durmaktadır. Ancak kitapta geçen uzay üssü ile ilgili bölümler, romana biraz bilim-kurgu havası katmaktadır. Kişilere gelince; Yedigey, romanın baş kahramanıdır. Savaşmış, geleneklerine bağlı, önder bir kişiliği vardır. Ukubala, kocasını seven, artık yaşlılığı iyiden iyiye hisseden, yardımsever bir kadındır. Kazangap, Yedigey'in çok eski bir arkadaşıdır. Köye yerleşmesinde ve işi bulmasında büyük katkısı vardır.[20]


Selvi Boylum Al Yazmalım

Özet
Eser yazarın gazetecilik yaptığı yıllarda Narın'dayken Frunze'ye geçmek istemesiyle başlıyor.Fakat Frunze'ye acele gitmek istediği için yoldan geçen bir kamyonete binmek istemektedir. İlyas'ın kamyonetine binmek ister fakat İlyas arabaya kimseyi alamayacağını söyler.Yazar nedenini merak etse de olayın üzerine fazla düşmez. Yazar daha sonraki bir zamanda Oş'a trenle giderken, trende İlyas'a rastlar ve İlyas ile birbirlerini anımsarlar ve tanışırlar.İlyas yazara arabaya onu almayaşının sebebini anlatmaya başlar. Bundan sonra Asyel ile İlyas'ın hikayesi başlar.İlyas askerden yeni dönmüştür ve arkadaşı olan Alibek'in yanında Tiyen-Şanlar'da bir ulaştırma merkezinde çalışmaya başlar.Daha sonra birgün bir köye iş için gider ve orada Asyel'i görür.Ve zamanla köye gel-git birbirlerini severler.Fakat Asyel evlenmek üzeredir.Bunun üzerine İlyas Asyel'i kaçırır. Daha sonra Samet adında bir oğulları olur.Fakat daha sonra İlyas'ın hırsı ve ve gururu yüzünden Aysel ile aralar açılır.İlyas daha önce yaptığı gibi kamyonuna römork bağlayarak Tiyen-Şan'lardan geçebileceğini kanıtlamak ister.Ve işyerindeki arkadaşlarıyla,en yakın arkadaşı Alibek ile bu olay yüzünden arası açılır.Ve yolu geçememesi nedeniyle iyice ipler kopar.İlyas evinden iyice uzaklaşır.Zamanını Kadiça adında işyerinde çalışan bir kadınla geçirmeye başlar.Aysel bunu çok geçmeden öğrenir.Oğlunu da alarak İlyas'ı terk eder. İlyas, Aysel'i arar fakat bulamaz. Kadiça ile yaşamaya başlar.Bu sırada Asyelş ise nereye gittiğini bilmeden yola çıkar.Yolculuk sırasında Baytemir adında bir adamla tanışır.Baytemir Aysel'e yardım eder,ona kalacak yer sağlar,evinin kapılarını Aysel'e açar.Baytemir Samet'i kendi çocuğu gibi sever.Aysel'i de sevmektedir. Bu sırada İlyas Kadiça ile birlikte Anarhay'a yerleşir ve orda yaşamaya başlar.Fakat daha sonra İlyas Aysel'i bir türlü unutamaz ve Kadiça'yı da bir türlü sevememektedir.Ve Tiyen-Şanlar'a geri dönmeye karar verir.Eski işine geri döner.Ve bir gün yine alkollü olduğu bir sıra kaza yapar.Onu Baytemir kurtarır ve evine getirir.Fakat Baytemir'in hiçbirşeyden haberi yoktur.Fakat daha sonra anlar.Ama ne Aysel'e ne de İlyas'a bir şey söyler.Onların kendi kararlarını kendilerinin vermesini ister.İlyas ise hergün oğlunu Aysel'den ve Baytemir'den habersiz görmektedir.Ve bir gün Samet'i kaçırmaya karar verir.Fakat oğlunun baba olarak Baytemir'i bilmesi ve ondan ayrılmak istememesi,Aysel'in de artık ona geri dönmeyeceğini bilmesi onu mahveder.Aşkına,Tiyen-Şan Dağlarına ,Işık Göl'e veda ederek Pamirler'e yeni bir hayata gider.Fakat aşkını hiçbir zaman unutamayacağını bilmektedir.[21]

Toprak Ana
Konu
İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşta üç oğlunu,kocasını ve gelinini kaybedn bir kadının toprakla yaptığı söyleşiyi anlatıyor.

Özet
Tolunay, genç bir köylü kızıdır ve Savankul'a aşık olur ve evlenirler. Tek idealleri vardır. O da kendi topraklarını sürebilecekleri kendilerine yetecek bir tarladır. Evliliğin ardından Tolunay üç erkek çocuk doğurur. Bu çocuklar, zamanla büyürler ve bu sırada Savankul köye ilk traktörü getirir. Artık toprak daha kolay işlenmektedir. Çocuklar büyüdüklerinde; en büyükleri olan Kasım, babası gibi biçerdövercilik yapmaya başlar. Muslubeg, çiftliğin komsomolunda sekreter olarak çalışmakta, en küçükleri olan Caynak ise, şehirde okumakta ve öğretmen olmaya çalışmaktadır. Kasım, Aliman isminde güzel bir kızla evlenir. Hala traktörle çalışmaktadır. Tolunay, bu halinden çok mutludur. Bundan daha mutlu olamayacağını düşünmektedir. Günler bu şekilde geçerken; birgün, savaşın patlak verdiği haberi öğrenilir. Tüm köylerden orduya insanlar çağrılmaktadır ve Kasım da askere çağırılır. Onun ardından Savankul ve Muslubeg de askere giderler. Evde sadece Tolunay, Aliman ve Caynak kalmıştır. Artık tüm köylüler, cephedeki askerler için çalışıyorlardır. Savaş sürerken Caynak da evdekilerden habersiz askere gider. Savaşın sebep olduğu açlık ve sefalete köylüler zor dayanmaktadır. Birgün Savankul ve Kasım'ın cephede şehit oldukları haberi gelir. İki kadın da bu haberle yıkılırlar. Bir süre sonra Caynak'ın da savaşta kaybolduğu haberi gelir.Yeni hayatlarında artık birer dul kadındırlar. Tolunay, gelini için üzülmektedir. Kocasını kaybeden Aliman, kendisini çok yalnız hisseder. Bu arada köylerine bir çoban gelmiştir ve Aliman'la bu çoban arasında bir ilişki yaşanır. Aliman, hamile kalır. Her şeye rağmen Tolunay, gelinine sahip çıkar. Aliman'ın karnını şişmesini görmemezlikten gelir. Aliman, bu halinden çok utanmaktadır. Bir gece Aliman'ın yatağından kalktığını gören Tolunay, Aliman'nın doğum yaptığını görür. Doğumda zorlanan Aliman'ı kasabaya götürmeye çalışırken; çocuk, doğar; ama Aliman, ölür.
Anafikir
İnsanlar, doğaya ve toprağa sahip çıktıkça; toprak, onların rızkını verecektir.
Şahısların Değerlendirilmesi
Tolunay, kitabın ana kahramanıdır. Gençliğinde çok güzel ve çalışkan bir kadınmış. Savankul, kara bıyıklı esmer bir yiğit. Azimli ve çalışkan. Kasım, babasın benziyor. Karısını seven iyi bir evlat. Muslubeg, ağabeyi gibi o da babasına benziyor. Müzikten hoşlanan bir insan. Caynak, daha çok annesine benziyor.Kara gözleri var. Aliman, genç, esmer bir dağ kızı.[22]

Yüzyüze
Özet
Yüz Yüze, asker kaçağı İsmail ile karısı Seyde'nin hikayesidir. Yazar İsmail'i suçlamak yerine, onun psikolojik durumunu objektif olarak verip, hükmü okuyucuya bırakmıştır. Cemiyeti kontrol altında tutan ahlah müesesesi İsmail'i yeteri kadar cezalandırmış, yazar hemen hemen hiç müdahele etmemiştir. Seyde, kaçak olmanın “ihanet” olduğunu bilmektedir. Ama İsmail, kocasıdır, hala memeden kesilmemiş oğlu Amantur'un babasıdır. Ne olursa olsun onu koruyacaktır. Ama her şeye rağmen aptalca bir bağlılık değildir. İsmail yaban olmuş, gözü hiçbir şey görmemektedir. Psikolojik baskı ona, insani duygularını unutturmuştur. Birgün eli yetimin rızkına uzanır. İşte o zaman Seyde'yi de, kendini de tüketir. Seyde, bir anda çökmüş, saçları bembeyaz olmuştur. Kocasını saklandığı yeri askerlere gösterir. İsmail, karısını o halde görünce tanımakta güçlük çeker. Pişman olmaya bile fırsat bulamaz.[23]


Kaynaklar
[1] eltazarov.com/dosyalar/turkoloji/Umumturk_Edebiyatı.pdf
[2] tr.wikipedia.org/wiki/Cengiz_Aytmatov
[3] www.cengizdagci.org/files/turksoy_dergisi_temmuz_2009_sayi29.pdf
[4] Prof. Dr. Osman Horata, "Bir Bilgelik Durağı Cengiz Aytmatov", Panel Notları, 20 Ekim 2008, Türkistan / Kazakistan.
[5] Yard. Doç Dr. Tarık Özcan (Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi), "Tarihî Roman Vadisinde Aytmatov'un Beyaz Gemi Adlı Romanının Çözümlenmesi", II. Kayseri ve Yöresi Kültür Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni, II. Oturum, 10-12 Nisan 2006.
[6] Dr. Gülsine Uzun (Muğla Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü), "Cengiz Aytmatov'un Eserlerinde Falcılık, Kehanet ve Rüya Motifi", Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, sayı: 3, 2008.
[7] Azra Erhat, "Mitoloji Sözlüğü", Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989, s. 183.
[8] Ali İhsan Kolcu, "Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov", Ötüken Yayınları, İstanbul 1997, s. 39.
[9] Dr. Gülsine Uzun (Muğla Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü), "Cengiz Aytmatov'un Eserlerinde Yaratılış Ve Türeyiş Sembolizmi", Turkish Studies / Türkoloji Araştırmaları Volume 2/2 Spring 2007.
[10] Yrd.Doç.Dr. Fatih Arslan, "Aytmatov Estetiğinin Geçmişe Dönük Ütopik / Postromantik Yüzü", Doğumunun 70. Yıl Dönümünde Cengiz Aytmatov Uluslararası Bilgi Şöleni Bildirileri (8-10 Aralık 1998 - Ankara), s.45-50.
[11] Dr. Özlem Nemutlu (Celal Bayar Üniversitesi), "Cengiz Aytmatov'un Eserlerinde Av teması", Bu yazı, 15-16 Kasım 2006 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde düzenlenen Uluslar arası “Türk Kültüründe Av” Sempozyumu'nda sunulan tebliğin genişletilmiş şeklidir, turkishstudies.net/sayilar/sayi13/27nemutluozlem.pdf
[12] Orhan Söylemez, "Cengiz Aytmatov, Hayatı ve Eserleri Üzerine İncelemeler", Ankara 2002, s.V.
[13] www.tepecikhastanesi.gov.tr/dergi/32/Tepecik 6-11.pdf
[14] www.kirimdernegi.org/istanbul/bahcesaray/pdf/Bahcesaray-52.pdf
[15] www.arhavioykml.k12.tr/ogrenci/dergi/subat2009.pdf
[16] www.turkcebilgi.com/cemile_(roman_-_cengiz_aytmatov)/ansiklopedi
[17] www.forumyagmur.net/cengiz-hana-kusen-bulut-kitap-ozeti-cengiz-aytmatov-t41867.html
[18] www.utqweb.com/forum/index.php?action=dlattach;topic=402.0;attach=44
[19] www.ezberim.com/kitap-ozetleri-tavsiyeler/80665-elveda-gulsari-kitap-ozeti/
[20] www.maviokul.com/kitap-ozetleri/1522-gun-olur-asra-bedel-cengiz-aytmatov-.pdf
[21] www.gruptr.com/forum/showthread.php?p=142452
[22] www.edebiyatogretmeni.net/toprak_ana.htm
[23] www.baktabul.net/kitap-ozetleri-ve-dergi/205733-cengiz-aytmatov-yuz-yuze-yuz-yuze-kitap-ozeti.html
[24] Northrop Frye; "Edebiyatta Ütopya Türleri", (Çev. Akşit Göktürk), Türk Dili, S.234, Mart 1971, s.510.
[25] Prof. Dr. Abdıldacan Akmataliyev, "Yıldırım Sesli Manasçı Aytmatov",


Manas https://gizliilimler.tr.gg/Cengiz-Aytmatov%2C-II.htmYayıncılık, Elazığ 2008.

 

Üye Girişi