Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

ZİYA OSMAN SABA-2
(1910-1957)
Ziya Osman Saba, İstanbul'da doğdu (30 Mart 1910).
Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra (1931), bir yandan Cumhuriyet Gazetesi muhasebe bölümünde çalışırken öte yandan Hukuk Fakültesi'nde öğrenim gördü; fakülteyi 1936 yılında bitirdi.
Bu arada, daha lise öğrencisiyken başladığı sanat yaşamını Yedi Meşale Topluluğu, Milliyet Gazetesi'nin sanat sayfası, İçtihat ve Varlık dergilerinde çıkan şiir ve öyküleriyle sürdürdü.
Emlâk Kredi Bankası'ndan (1936-1945) sonra Milli Eğitim Bakanlığı düzeltmen bürosu şefi olarak görev yaptı (1945-1950). Varlık Yayınevi'nde çalıştı.
İstanbul'da öldü (29 Ocak 1957). Eyüp Mezarlığı'na gömüldü.


Hemen hemen sadece kendi hayatımdan, evimden, mahallemden bahsetmişsem, demek ki başka evlere girememiş, memleket gezememiş, başka hayatlar tanıyamamışım. Yoksa başka insanlardan belki yalnız onlardan söz ederdim. 'Hatıralarımı, kendim tespit etmeseydim de bir başkası, mesela beni yakından tanıyan bir sanatçı yazsaydı, acaba ben, bir insan olarak bir "sosyal endişe" konusu olmaz mıydım? Her sanatçıyı olduğu gibi kabul etmek zorundayız. Ona göre bir sosyal fonksiyon teklif edemeyeceğimiz gibi, sosyal fonksiyonu yok diye de yeremeyiz. Yasak değilse ben de kendi kendimi anlatmış olayım. İnsan insana benzer, bana benzeyen ve daha dünyaya gelip bir gün benzeyecekler, kendilerini bende bulacaklar”

                                                                                                                                                                                                             Ziya Osman SABA

ÇEVRESİ - Kişiliği - GÖRÜŞLERİ
Ziya Osman Saba'nın şiir ve öykülerine de yansıyan kendine özgü kişiliği, her Sanatçıda olduğu gibi, çevre ve yaşamının yoğun biçimde duyarlığını etkilemesiyle Oluşmuştur. Onun şiir ve öykülerine sinmiş olan çocukluk özlemi, bunun en güzel kanıtıdır.


Yaşar Nabi Nayır, "Ziya Osman'ın sanatı yaşamıyla öyle iç içe geçmiştir ki bu kendine özgü ruh halini yakından tanımadan onun sanatını gereğince anlamak olanağı yoktur denebilir. Küçük yaşta en sevdiği insanları yitirmeseydi belki de ona Tanrı'ya sığınmak ihtiyacını duyuran... diyor, bir yazısında. (Cumhuriyet g., 29.01.1977) Başka yazısında da şöyle anlatıyor yaşamöyküsünü: "1910 yılının bir mart günü başlar yaşam serüveni Ziya'nın. Pek küçük yaştayken kaybeder çok sevdiği annesini. Babası yeni bir yuva kurar kendisine. İster istemez uzaklaşır biraz oğlundan. Böylece hem anadan hem babadan yoksun küçük Ziya, melek gibi bir kadın olan teyzesinin himayesinde bir yatılı okula verilir: Galatasaray Lisesi'ne... Bir süre sonra babasını kaybeden Artık büsbütün yalnız hissetmektedir kendini yeryüzünde. Lise yılları sona ermiş, bir hukuk öğrencisi olmuştun Bir yandan da bir gazetenin muhasebe servisinde görev almıştır. Ama o tadını bir türlü gereği gibi çıkaramadığı çocukluğundan bir şeyler oturup kalmıştır içinde. Ömrünün sonuna kadar sürecektir bu çocukluğuna bağlı çocuk yanı. “(Varlık d., Şubat 1974)


Ziya Osman Saba da, bir konuşmasında bu duyarlığını, yazı ve şiirlerine başladığı yılları anımsayarak vurguluyor:


"Beni Galatasaray Lisesi'ne leyli olarak vermişlerdi. İlkyazım, bu mektebin ilk sınıflarında, annemin ölümüne dair bir yazı oldu. Onu, yine annemin mezarını babamla beraber ziyaret edişimizi anlatan bir yazı takip etti. Yavaş yavaş nesrim, farkında olmadan kafiyeli oluyor, yani 'seci' yapıyor, fakat bir türlü şiir yazamıyordum. Kafiyeli, vezinli (tabiî hece Vezni) ilk şiirimi yazdığımda on yedisinde vardım. “(Varlık d., 1.11.1951)


Ziya Osman Saba daha lise öğrencisiyken Yedi Meşale'ye katılır. Arkadaşları arasında en gencidir. "En yoksulu da Cevdet Kudret. “Cevdet Kudret, onun gençlik yıllarından ve yaşamının geriye kalan bölümünden özetle şöyle söz ediyor:

"Onunla asıl yakınlığımız, ben üniversiteye girip de Galatasaray Lisesi'nde de ücretli küçük bir iş bulduğum zaman başladı (1930-1931) ders yılı. Ziya o yıl Galatasaray'ın son sınıfında öğrenci idi. Artık gece gündüz bir arada idik. Okulu bitirir bitirmez de, akrabasından bir hanımla nişanlandı, kısa bir zaman için Paris 'e, orada ataşemiliter olan babasının yanına gitti. Giderken bana hem garip, hem de eğlenceli bir iş havale etti: Beyoğlu postanesinden onun adıyla haftada bir iki mektup gönderecektim nişanlısına; kendisi de Paris 'ten gönderecek, kız aynı insanın, iki ayrı şehirden gönderdiği mektuplar arasında şaşırıp kalacaktı... Dönüşünde, benim tezkereleri çok ateşli ve keskin bulduğunu söyledi. Mizacını iyi temsil edememişim. Hemen de evlendi... Pangaltı'da, cadde üzerindeki bir apartmanın en üst katında, üç odalı küçücük bir daireye yerleşmişlerdi. Evlerinin yabancı tek misafiri bendim galiba... Yalnız şiirden konuşurduk; arada bir de karısının piyanosunu dinlerdik. Ziya o yıllarda Hukuk Fakültesi'ne yazılmıştı, bir yandan da Cumhuriyet gazetesinin muhasebe servisinde çalışıyordu. O yıllarda Ziya aşırı biçim düşkünlüğüyle soneler, içlerinde sık sık Rabbim sözü geçen dörtlüklü şiirlerle uğraşır, her nedense hepimizin bağlılık gösterdiği 7+7 ölçeğiyle cebelleşir dururdu. Ölçeği henüz iyice yenemiyor, "bir, o, her” gibi sözlerle bazı dizelerindeki boşlukları doldurmaya çalışıyordu. Birbirimizden ayrıldığımız zaman ikimiz de henüz Baudelaire vurgunu idik...
1943'te, II. Dünya Savaşı sırasında ikinci askerlik görevimi yapmak için İstanbul'a gönderildiğim zaman Ziya'yı gene sık sık görmeye başladım. Karısından ya ayrılmış, ya ayrılmak üzereydi. O sıralarda Emlâk Kredi Bankası'nda çalışıyordu. Yüksek Kaldırım'ın Beyoğlu yakasına yakın açılan sokaklardan birinde, Yahudi mahallesinde, daracık bir apartmanın orta katında, bir oda bir aralıktan birleşik bir dairede tek başına oturuyordu. Kıt kanaat yaşadığı her halinden belliydi... 1944 sonu ya da 1945 başında çalıştığı bankada tanıştığı bir hanımla yeniden evlendiğini duydum... Az sonra da, karı koca, Ankara'ya atandılar... İstanbul çocuğunu Ziya, Ankara'ya bir türlü ısınamadı... Kısa bir zaman sonra istifa etti, ne pahasına olursa olsun, İstanbul'a git-ti; başka bir işe, Maarif Matbaası tashih bürosu şefliğine girdi. Çalışamaz hale gelinceye kadar orada, o sağır dört duvarın arasında, başkalarının yazılarına göz nuru döktü durdu... "(Cevdet Kudret, Bir Bakıma, 1977)

Ziya Osman Saba, bir konuşmasında, kendisiyle ilgili şunlara da değinmektedir:


"Yedi Meşale zamanında çağımızda bir teşbih, bir resim merakı Dardı. Hep bir şeyi bir şeye benzetmeye uğraşır, kendimizi sembolist sayardık. Bizden sonra yetişenler şekli kırdı. Ben de sevinçle onlara uydum. Zamanla yalın sözün kıymetini anladım. Duyduklarımı, olduğu gibi, süssüz, yapmacıksız söylemeye çalışıyorum artık. Şiirin beşerî olduğu nispette hafızalarda kalacağına inanırım... "En çok Fransızları okudum diye —muhakkak bir tesir aramak lâzımsa— onların tesiri altında kalmışımdır... Şekil, deyiş bakımından epey yeknesak bulmakla beraber, ruh bakımından halk edebiyatımızın hayranı, Yunus Emre'nin ise delisiyim. Bana öyle geliyor ki Yunus kadar derin şair dünyaya gelmedi... "Hikâye yazmanın zorluğunu, hele benim gibi memleket, insan tanımamışlar için imkânsızlığını bildiğimden, yazdıklarına bir türlü hikâye demeye dilim varmıyor; yalnız 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ni okumak zahmetine katlanacaklardan ricam, yadırgayacakları parçaları da bir ömrün 'hikâye' olmamış, ama yine de birer hikâyesi saymalarıdır. "(Varlık d., 1 Kasım 1951)


Onun kişiliğini, yine onun arkadaş Yaşa Nabi Nayır'ın sözleriyle noktalayalım:


"Tevazu, tevekkül, kanaat, yüzyıllarca tarikatların aşılamaya çalıştıkları halde insanlar arasında hemen hiç yerleştiremedikleri feragat ruhu onun bütün varlığına sinmişti. Ziya, yirminci yüzyıl ortasında bir Yunus Emre mazlumluğu ile yaşayan mutluların, ya da ne bileyim mutsuzların belki de en safıydı. Şiirlerinin sevilmesini, kendinden sonra yaşamasını isterdi elbet ama şöhretmiş, paraymış, methiymiş, hiçbir yeryüzü nimetine tutkusu yoktu duymamıştı, yoktu. Öyle büyük büyük istekler de duymamıştı, mutluluğu pek ufak şeylere bağlamıştı:

Bir dikili ağacım olsaydı yeryüzünde
Akasya, hurma, kavak.
Sığınmak için gölgesine
Bir dal, yaprak yaprak.
Bir ağaç gölgesi, bir rüzgâr öteden,
Allah’ım! Dünyadan bir karış toprak,
Kavgasız, gürültüsüz, üstünde Mesut olunacak.
Bir ev, iki odalı bir kulübecik, bütün isteği bundan ibaretti...
(Varlık d., Mart 1977)

YAPITLARI
Şiir ve öykü türlerinde yazmış olan Ziya Osman Saba'nın yapıtları birkaç kitapta toplanmıştır: Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) şiirlerinin tümünü kapsayan kitaplarıdır.

Öyküleri, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (1952), Değişen İstanbul (1959) adlı kitaplardadır.
Şiirlerindeki çocukluk özlemi, "Misakı Milli Sokağı", ev ve yuva sevgisi, doğa ve yaşama sevinci; İstanbul, mutluluk, umut, ölüm ve Tanrı'yla ilgili temalar... öykülerinin de konusu olmuştur. Öykülerinde, şiirlerinde olduğu gibi, anılarıyla yaşamından izlenimler oldukça yer tutmaktadır.
Behçet Necatigil, onun kimi yapıtlarından söz ederken şunları söylüyor:


"Ve kader hep bizi döndürür, dolaştırır, Ziya Osman'a bırakır. Çünkü onda huzur, sükûn, arınma ve Allah vardın Onda her şey dehşetin şiddetinden sıyrılır; korkunçluğunu terk eder, fırtına meltem ölür... 'Misakı Milli Sokağı No. 37' şiiri ise Türk edebiyatında aile ve ev sevgisini en duygulu, en içten veren şiirlerin başında yer alır... "
"Yaşayışı ile yazdıkları arasındaki kopmaz bağ; Meşale Dergisi'ndeki manzara ve benzetme düşkünlüğü yüzünden soyuta kayan şiirleri bir yana, bütün şiir ve hikâyelerinde görülür... "(Varlık d., 15 Şubat 1958)

YAZINSAL DEĞERİ
Sanat yaşamına Yedi Meşale'yle başlayıp, şiirde onu, tek başına, sonuna değin götüren Ziya Osman Saba, kendi çizgisinde büyük aşamalardan geçmese bile, biçim ve içeriğiyle kimi değişiklikler göstermiştir:
Saba, 1940 öncesi şiirlerinde dörtlü ya da sone, terza-rima gibi nazım biçimleriyle; çokluk 7+7 ölçülü, çapraz ya da ikili uyaklarla şiirler yazmıştır. 1940'tan sonra genellikle serbest nazmı uygulamış/ ancak şiirlerinde birkaç dizeye indirilmiş olsa da uyaklı söylemekten kurtulamamıştır. Bu uyakları arasında yarım olanlar da göze çarpmaktadır.
Ziya Osman Saba'nın şiirlerindeki başlıklarla, konuları duygu ve düşünceler arasındaki özdeşlik kolaylıkla görülebilir. Bu özellik, şiirlerindeki anlamın açıkça anlaşılmasını sağlamaktadır.
Onun, 1928'den başlayarak 1950'lere değin uzayan şiir çizgisindeki duygu ve duyarlık, sayılı temalarla, türlü boyutlarda, biçimsel özelliklerle birlikte sürer: 1928-1943 yıllarında, dörtlüklerden oluşan ya da sone gibi nazım biçimleriyle; üzüntü, özlem, ölüm düşüncesi/ tevekkül... duyguları, ay, güvercin, minareler, kurban gibi görüntülerle dile getirilmektedir. 1934-1940 yılları, yine ölçülü uyaklı, belirli nazım biçimleriyle yazdığı ve çelişkili duygulara yer verdiği dönemdir. Bu şiirlerinde karamsarlık ve özlem, iyilik ve umut çokça görülen duygulardır; Sabah, 'sisli bir kent sabahı'nı; Geç Kaldık, Tanrı'ya sığınma'yı; Oda, akşamla gelen üzüntü'yü; buna karşın, Beyaz, 'baharın gelişi'ni; İyilik, sabahla gelen iyi duyguları; Artık Yaşamak İçin, mutluluk umudu'nu; Çocukluğum' çocukluk özlemi'ni duyurmak isteyen şiirlerdir. 1940 sonrası serbest nazımla yazdığı şiirlerde ise, çocukluğa, geçmişe duyulan Özlemle birlikte iyimserlik, mutluluk ve umut gibi temalar ağırlık kazanmaktadır. Bu dönemde yazdığı İnsanlar, Cümlemiz, Ayaklar, Eller, Garip, İstanbul’umun Türküsü gibi şiirlerde ise, insanlar arasında garipsediği, çelişkili ayrımları sergileyen toplumsal duygularını ortaya koymak istemiştir.
Ziya Osman Saba'nın yalın dil, açık, gösterişe kaçmayan, lirik ve içten söyleyişiyle alçakgönüllü, karamsar ya da Özlem dolu, yazgıcıl (mütevekkil) duyguları hiç kuşkusuz edebiyatımızda ona bir kişilik vermekte, özgünlük kazandırmaktadır. Onun şiirleri için Söylenilenler öyküleri için de yinelenebilir. Ay-anlatım ve temalar öykülerinde de göze çarpar.

ELEŞTİRİLER - YORUMLAR
Ziya Osman Saba da Cevdet cinsinden bir şair. O da kendi ruhu içinde tatlı ve renkli bir lirizm yaşatıyor. Bazen Mallarmâ'yi hatırlatan ince bir duygunun temiz eserlerini veriyor...
Vasfi Mahir KOCATÜRK
Yeni Türk Edebiyatı, 1936

Yedi Meşaleciler birer birer şiiri bıraktıkları halde, Ziya Osman ölünceye kadar şiire bağlı kalmış, bu arada kendine has bir tadı, bir özü ve biçimi olan düzyazı örnekleri de vermiştir. Hiç şüphesiz bu düzyazılarında Ziya, şiir unsurunu ön planda tutuyor, ya da elinde olmayarak şiir havasından ayrılamıyordu.
Şairimiz derin ve düşünceli değildir. Şiirinin başlıca özelliği, sade, açık ve yalın bir dile sahip olmasıdır. Tabiatı, insanları, hayatı sevmesi, daima her şeyde ve her yerde güzelliği, iyiliği ve saadeti araması yanı sıra, zaman zaman ölüm korku-suyla burkulan bir yaşantı içinde ürpertiler geçirmesi, fakat bütün bunları tevekkül-le karşılayan bir mizacın çemberinden kurtulamaması...
Başka bir açıdan bakıldığı zaman Ziya, aynı zamanda bir hatıralar ve hasretler şairidir...
Baki Süha EDİBOĞLU
Bizim Kuşak, 1968

Ziya Osman Saba'ya başlıca iki şey yaşama gücü veriyordu: Çocukluk anıları ve sanat.
Hafızam avut beni, beni kurtar ey şiir!
Şiirlerinin, hikâyelerinin ve tatlı-kötümser, o her şeyi bir kader kısmet değişmezliği ile kabul eden o uysal havası içinden, birdenbire karşımıza bir bahar müjdesi, bir umut parıltısı ile çıkıveren daha dürüst ve adil bir dünya özlemi, iyi niyet havarisi Ziya Osman'ın gelecek kuşaklara sunduğu en son ve en güzel bir mesaj oluyor.
Vedat GÜNYOL
Dile Gelseler, 1966


Saba'nın şiirleri, bize önem vermeden, üzerinde fazla durmadan geçtiğimiz çok gerilerde bıraktığımız ilk izlerimizi, ilk arkadaşlarımızı ilkokuldayken oturduğumuz tahta sıraları, büyükannemizi, çocuk dizlerimizdeki yaraları, yitip gitmiş ve daha da yitip gidecek olan hayatımızın binbir unutulmuş teferruatını veriyor, duyuruyordu...
Oktay AKBAL
Varlık d., 15 Şubat 1957


20.YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI, 1900-1940, MAHİR ÜNLÜ, ÖMER ÖZCAN

SON EKLENENLER

Üye Girişi