Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 



YERYÜZÜNE DAĞILAN ŞİİRLER

Seksenli yıllar şiiri kitapların, sokakların ve meydanların şiiridir. Kitaplarla meydanların arasının belirgin biçimde açıldığı doksanlı yıllarda ise şiir daha çok beklenen yolcuların ve özlenen hayatların izini sürmüştür. Seksen sonrası süreç, Türkiye’de siyasi ve sosyokültürel açıdan bir evrilmeyi de beraberinde getirdiğinden bu dönüşüm hayat-edebiyat ekseninde şiiri de etkilemiştir. Sokakların ateşi sönmüş, meydanların sesi kısılmış, kitaplar birer birer raflardan sahaflara kaldırılmaya başlanmıştır. 12 Eylül sonrası apolitik atmosferin oluşturduğu boşluk, şiirimizdeki aidiyet sorununu yeniden gündeme getirmiştir.
Türk şiiri bu süreçle birlikte kendisiyle yüzleşme imkânı bulup geçmişle gelecek arasındaki yerini belirlemeye çalışır. Neredeyse zihniyet ve ideolojinin emrine girip payandası haline getirilen şiir, angajmanlardan sıyrılıp yüzünü kendini var kılan esaslara döner. Her ne kadar on yıllar arasında edebi akımlarla şekillenen bir dönemsellik olmasa da 2000’li yıllar şiiri form, imge, dil ve içerik açısından bir derlenip toparlanma şiiridir. Seksenli yıllarda şiire başlayıp her üç dönemin  (on yılın) içerisinde bulunan şairleri sadece yaşadıkları zamanı baz alarak belli bir kuşağa dahil etmek isabetli olmayabilir. Aynı şekilde aynı dönemde şiir yazan şairleri ortak bir kümede toplamak da fazlasıyla yanıltıcıdır. Belki bazı şairlerin adları bazı şairlerle yan yana yazılabilir.

Yazdığı şiirlerde her üç dönemin (80–90–2000) havasını barındırıp şiirinin iplerini koşul ve konjonktürlerin eline ve insafına bırakmayan hayli örnek var şüphesiz. Arif Ay, Haydar Ergülen, Hüseyin Atlansoy, Osman Konuk bu isimlerden sadece birkaçı. Bu isimler seksenlerden bu yana çeşitli evrelere tanıklık etmelerine rağmen hiçbir zaman bir dönemin şairi olarak kalmamışlardır. Çünkü bu şairlerin şiirlerine kaynaklık eden dünya sokakların, meydanların ve kitapların ortadan kalkmasıyla yok olabilecek bir dünya değildi.
Şairi belli bir ideolojinin bağıran sözcüsü olmaktan koruyan şey, düşünce ile duyarlık arasında kurduğu hassas denge ve evrensel bütünlüktür. Yazdığına yabancılaşmayan her kalem sahibi kalple kafa arasında hiçbir düalizme düşmeden, yapıp ettikleriyle zamanının en yalnız insanı olsa bile gelenek ve gelecekle irtibat kurmakta zorlanmaz. Geleneğin ve geleceğin çatısı altında yerini alır. Seksenlerden günümüze eklemlenen bu meşakkatli zihinsel yolu yürümeden bazı isimler hakkında söz söylemek gerçekten kolay değil. Her ne kadar kestirmeden gitmiş olsam da bu durumun günümüzde belki de en canlı örneği, şair Ali Emre’dir.

Emre, ilk başta kitapların vaat ettiği dünyaya sımsıkı bağlı kalabilen bir şair. Bu yüzden kitaplarını düşünceleriyle birlikte sahaflara kaldıranlardan değil. Dün hem gezdiği sokakların ateşi hem de dolandığı meydanların sesi canlılığını hâlâ koruyor. Sözün burasında belki de ilk söylenmesi gereken şey; Ali Emre şiirinin, yüzü düne dönük bir şiir olduğudur. Şairin ilk şiir kitabı “Kıyamet Mevsimleri”nden dördüncü şiir kitabı “Yeryüzüne Dağılan”a doğru gittikçe artan bir dün vurgusu dikkat çekiyor. Her kitap bir sonrakine açılıyor gibi.

İlk kitaptan (Kıyamet Mevsimleri) itibaren şairin sesi daha bir yükselirken bir taraftan da sözün çoğalıp depreştiğini görüyoruz. İlk iki kitapta daha çok lirik bir ses baskınken son iki kitapta (Onarılmış Yas Bitiği- Yeryüzüne Dağılan) epik hava daha belirgin.

İster lirik diyelim ister epik, Ali Emre şiiri söz dizimi, mısra düzeni, kelime seçimi ve ses tonuyla emsallerinden kolaylıkla ayırt edilebilecek bir yerde duruyor. Her şiir, kitap içerisinde bir bütünlüğe sahip olduğu kadar, her dize ve her kelime de ait olduğu şiir içerisinde şiire ait ve şiirden bağımsız bir özgünlüğe sahip. Şair kolay kolay dizeyi şiire feda etmiyor. Sözgelimi kitapta herhangi bir şiirden bir dizeyi gelişigüzel çekip bir kâğıda yaslasanız, bütün bir şiirin kalp atışlarını rahatlıkla görebilirsiniz. Ali Emre’de dizeyi bu kadar anlamlı ve de azade kılan şey hiç kuşkusuz kelimeleri cümle içinde çok iyi kuşandırıp konuşlandırabilme becerisidir. Bu beceride sözlü kültür, halk ağzı, argo ve duygusal ritim gibi yan unsurların da payı inkâr edilemez.

İyi bir okuyucu bir şiirin ne gibi aşamalardan geçerek yazıldığını, tek celsede mi yoksa uzun bir çalışma evresi sonrasında mı şekil aldığını o şiirin soluk alışverişinden kolaylıkla anlar. Zira şiirde kelimeler ve dizeler arası seyyaliyet buna imkân sağlar. Ali Emre ne der bilmem ama özellikle son kitabında (Yeryüzüne Dağılan) yer alan şiirlerin büyük bir kısmı ilk sıcaklığı ile yazılmış tek oturuş şiirleri olduğunu gösteriyor. Bu durum (vehbiyetin kesbiyete baskın oluşu) bir şair için zayıflık sayılmayacağı gibi şiirinin lehine bir özellik kabul edilse yeridir. Ne de olsa şiir, başı (yazım öncesi) ve sonu (yazıldıktan sonra) itibariyle söylenen bir şeydir. Şiirin dili yazılmaktan çok söylendikçe açılır. Kâğıt üzerinde şiir sükût üzere uykudadır. Şiiri uyandıracak olan, içe ya da dışa doğru onu okumak yani söylemektir. Bu anlamıyla şiir kalpten sudur edip yeryüzüne dağılandır.

Değil mi ki bir kitabın en iyi kapısı adıdır, biz de oradan giriş yapalım. Bir an, şiir şairin niyetidir, iddiasını aklımızda tutarsak evrensele atıf noktasında son derece güzel bir kitap ismi olduğunu söyleyebiliriz. Düşünce, duygu, imge ya da ilham her biri bir duyarlığa dönüşmek üzere kanatlanıp havalanırlar. Bu, insana rağmen böyledir. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın yeryüzüne dağılan bu mücerret yoğunluktan kurtulamaz ve en sonunda şiire teslim olur. Kitap, ‘Aralık Kapılar’, ‘İyilik Yorar’, ‘Bin Yıldır Üşüyen Evde’ başlıklarıyla üç bölümü içeriyor. 12 şiirden oluşan birinci bölümün kapısı eski şiire göz kırparak aralanıyor. Şair “Kazadan Beladan Sakınır Gibi” şiirinde, beş uzun beyitle güncel ve çağdaş bir gazel örneği denemiş. Bana göre gazelin şah beyti şu: “Kirli bir burjuva büyüttü beni söverek, suratsız haşin bir devlet okuttu / Bu kör müfredatı kov esas duruşu boz kazadan beladan sakınır gibi sarıl”

Ali Emre, geleneği yeniden yorumlamayı denemiş birçok şiirinde. “Kanamalı Gazel” de yine bunlardan biri. Bu şiirin de en çok makta beytini beğendim. Şöyle bitiyor şiir: “Ali dalsa şimdi bu puştlar meydanına üç kulhü bir elham ile sevgili / Kılıç kalkanlar kanar. Kavuklar kaftanlar kanar. Kahramanlar kanar.”

Emre’nin yer yer bütün şiirlerine sinen 40 yaş duyarlığı bu şiirde de var. Şiire bir itirafla giriyor şair: “Zordur kırkı devirince birini unutmak; eski yaralar, hatıralar kanar”. Bu dize bir nostaljiyi değil, insanın yüreğine çöküp omuzlarına abanan yanlış yaşanmış hayatların, talihsiz tanıklıkların sızısı ve âhıdır. Evet, bu kitap bir kırk yaş şiirleri kitabıdır; lakin hiçbir şiirde geçmiş özlemi yoktur. Şairin sesi bazen seksenli yılların bir öğrenci evinden gelirken bazen de cuma namazından sonra Beyazıt meydanından yankılanır. Sanki şair lafın kâr etmediği dünyaya son çare olarak şiir söylemektedir. Dünün bugünden, bugünün de dünden pek bir farkı yoktur.

Kendini ele vermeyen bir karamsarlık var Ali Emre’nin şiirinde. Devletler, sistemler, şebekeler ve de rakamları ve harfleri ellerine geçirmiş egemen güçler güzel rüya görüp hayal kurmamızı imkânsız kılmaktadır. Ne Batı ne de Ortadoğu bu cendereden kurtulmadığı sürece şair bugünde yaşayan geçmişine göz kulak olmak zorundadır. Sesini daha bir yükseltmeli ve de yaşadığı topluma tanıklık etmelidir. Toplumlar ancak belli bir devrim ruhuyla hayallerimize karşılık verebilirler. Tarihin bir şekilde tekerrürü gibi bugünde yaşayan dünü şair hiç kayıttan düşmez. Dünün tefsirini bugünle yapar. Bir taraftan halk şiirinin ve divan şiirinin imkânlarından yararlanırken diğer taraftan nevzuhur-yeniyetme edebiyat anlayış ve ortamlarını tiye alır. Bir arasta çadırında uyuyup kalan çocuklar için koçaklama, diriliş için “vezn-i âher” yazar. Emre’nin şiirinde bu dün-bugün yüzleşmesi, kelime seçiminden şiir başlıklarına ve formuna kadar yansımıştır. Her ne kadar gizil bir kötümserlik olsa da “Yeryüzüne Dağılan” şiirlerde şair tarz-ı kadim üzre yazdığı dizelerde sesini alçaltıp bir dua edasıyla da olsa umudu aralamaya çalışır: “Belki bir gün bu viraneye yepyeni bir can gelir / Bu viraneye öncülerden çerağ ile burhan gelir / Yepyeni bir muştu ile gönüllere heyecan gelir/ Can gelir burhan gelir heyecan gelir sultan gelir”

Bu dörtlük “belki” şerhine rağmen, geleceğe işaret eden bir seslenişle başlıyor; ama bu asude ses hemen ardından gelen ve 11 inşaat işçisinin yatakhane olarak kullanılan çadırlarda diri diri yanarak hayatını kaybetmesi üzerine yazılan şiirin dizeleriyle bozuluyor. Eski şiirin teselli edici, umut vadeden çatısı adeta çöküveriyor. Bir de ne tarihin ne de bugünün göremedikleri var: “Hele dişimi sıkayım oğlana da bir bisiklet parası diyordum / Hanıma bir burma bilezik, bir takım üst baş İstanbul hatırası / Biri Tosyalıydı, diğeri Vezirköprülü, üçümüz birden öldük” Ölen işçilerin ağzından ölüm hikâyelerini böyle anlatıyor şair. Olduğu gibi, yalın, sade, masum ve mazlum sesi. Bu sesle oynanmaz, bu söz tasannu kaldırmaz dercesine şiirin yazanı aradan çekilmiş de geriye kala kala alın yazısı kalmış gibi. Birinci bölümün yeni ile eskiyi bir araya getiren bu iki kısa şiiri, diğer şiirler arasında biraz ayrıksı dursa da şairin işaret ettiği acımasız ve tezatlı dünyayla son derece uyuşuyor.
İkinci bölüm (İyilik Yorar) şiirleri birinci bölüme atıf yaparak“Genç İşi” başlıklı şiirle başlıyor: “ağustoslardan, aralık kapılardan korktum”  Şairin korkusunun endişeyle yaşama korkusu olduğunu anlıyoruz. “Aralık” bir tedirginliği en iyi anlatan sözcüktür. Açık kalan o dar boşluktan hangi korkunun başını uzatacağı, siluetini duvara yansıtacağı belli olmaz. Ağustos korkusu da bu aralıktan umacı bir eylülün -12 Eylül- başını uzatma tedirginliği olsa gerektir. “Aralık” kelimesi de sanki içerisine soğuk ve kışı da alacak şekilde çift anlamda kullanılmış gibi.

Kitap boyunca alçalıp yükselen ses ikinci bölümde de kendisini hissettiriyor. “Genç İşi” şiiri bu anlamda dikey bir şiir. Epik hava birden daha lirik bir atmosfere bürünüyor: “ne çok çağırdım âh ne çok / annemi şiire, şiire annemi” Bu şiir, şairin küçük harfle konuştuğu birkaç şiirden biri. Şair içe doğru konuştuğu, kendi iç serüvenine odaklandığı şiirlerde böyle bir söyleyişi tercih ediyor : “iyilik yorar ve her güzel, incitir kendine bakanı / öpünce geçmez, gezegen bir yaradır aldanmak” (Anaya Kalkan El Gibi)

“Yeryüzüne Dağılan” şiirlerin bölüm başlıklarının (Aralık Kapı-İyilik Yorar-Bin Yıldır Üşüyen Evde) hepsi şiirlerin içerisinde geçen dizelerden seçilmiş. Kitabın ismi de dâhil hiçbir başlığa ait bir şiir yok. Fakat bu başlıkların her biri şiirin bir yerinde fısıltı hâlinde kendini hissettirip bölümün ortak imgesi hâline getirilmiş izlenimi de veriyor.

Her ne kadar kentler müktesebatını yitirmiş, yolumuz tenha, sesimiz ıssız, semtlerimiz şaşkın ve murdar olsa da şairin ilk gençlik yıllarından itibaren yürüdüğü sokaklar hâlâ yaşıyor bu şiirlerde. Bu sokakların tam ortasından halk geçiyor hâlâ. Ali Emre şiirinin belki de en karakteristik özelliklerinden birisi halk ağzını şiire bütün aksamıyla sokabilmiş olmasıdır. Emre’nin son şiirlerinde bu özelliği yoğunluklu olarak görebilmek mümkün.  Kitaptaki kimi şiirlerden gelişigüzel seçtiğimiz gibi: ‘Ebemizi görürüz’, “Ali dalsa”, “bu puştlar”, “Mozart manyağı”, “üç kulhü bir elham”, “dılo dılo yaylalar”, ‘cıscıbır’, “valla iyiyiz annem annem”, “bok püsür”, “biz aptalız ya hacı”, “harbi safız”, “eşşoğlu eşek baban”,  “Eeee bu ne lan”, “bak gör hocam”, “bak buraya yazıyorum”, “ekmek kitap çarpsın”, “inşaat ya resulallah”, “oğlum bak git”…

Şair, reel ve sanal düzeyde kitlelerin gündemine oturup, ağızlarda pelesenk olmuş kişileri ve kelimeleri de kullanmaktan çekinmiyor: Roni, Yaşar Nuri, Obama, Jet imam, LYS, Hülya Avşar, Fadime Şahin, cumartesi anneleri, cuma bacıları, Turgut Nereden Koşuyor, Çölaşan, Dövüş Kulübü, Angelina, Uludere, Karşılıksız İyilik, Jet ski, biber gazı, aile hekimi, kentsel dönüşüm…

Şimdiki zamanın ve de yakın tarihin sahnesinden alıntılanan bu isim ve kelimeler aynı zamanda Türkiye’de siyasi ve sosyal dönem(eç)lerin hülasasını oluşturuyor. “Yeryüzüne Dağılan” şiirler, devam eden kitapların yankısı, sürüp giden sokakların ve dolup taşan caddelerin ayak sesleriyle bir devrimcinin kalp atışlarına eşlik ediyor: ‘Okuduğumuz kitaptan bir devrim yürüsün her yere’.

Yazımın başında Ali Emre’nin ihtilal sonrası seksenli yıllar travması geçiren şairler listesine dâhil edilemeyeceğini ve seksenler şiirinin militanik ve sloganik bağıran kulvarında yer almadığını ifade etmiştim. O döneme ait birçok şairin ileriki dönemlerde yazdıkları şiirlerde kitapların, caddelerin ya da sokakların izlerine rastlayamıyoruz. Hülyalar da sevdalar da sanki o yıllarda sokak ortasına terk edilmiş gibi. Ali Emre sokağın canlı sesini şiirine ustalıkla yansıttığı gibi, hiçbir zaman sahaflara kaldırmadığı düşüncelerini ve de kitaplarını bütün şiirlerinde sıklıkla kullanır. Sanki kitaplar geldiğimiz yerin işaret taşıdır. Fikir serüvenimizi, değişim ve dönüşümümüzü en iyi kimi zaman üzerinde yürüdüğümüz, kimi zaman da altından eğilerek geçtiğimiz kitaplar ifade ediyorlar. Şiirin satır araları diyebileceğimiz yerlerde de kitap isimleri sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu kitaplar aynı zamanda müfredata direnen bir yüreğin, kitabı kitapla savunma mücadelesidir. ‘Waldo’, ‘zor konuşuyordu İsmet Özel’, ‘Edip Cansever gitti’, ‘Zarifoğlu aramızdan ayrıldı’, ‘Deli gibi Fransızca çalışıyordum sökmek için baudelaire’i’, ‘Güvercin Gerdanlığı, ‘temmuz göğü’ (Necati Cumalı), Göğ ekinken (İlhami Çiçek), ‘Sahurla Gelen Erkekler’, Maalouf….

Şair, “100 Temel Eserden” şiirinde dünden bugüne hayata yol çizen, yoldan çeviren, yoldan çıkaran ya da yol kesen nevinden kitaplardan sonra ana kitaba -Kuran’a- dönüş macerasını yine klasik şiirin esintisiyle anlatmaya çalışıyor. Müfredatın ve dayakçı eğitimin cenderesinden güç bela kurtulup okulu kırarak Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan Yaban’a; Yeşil Gece’den Ateşten Gömlek’e onlarca kitabı aşıp kırk yıl sonra ilmin bir nokta olduğu hakikatine ulaşıyor.

Bu kişisel bir serüvendir kuşkusuz; ama yönsüz ve yörüngesiz kitapların ayarttığı çocukların da hissesine düşen çok şeyler var bu şiirde. Zaten biraz dikkat edilirse Ali Emre’nin her üç bölümde yer alan şiirlerinde de “biz” vurgusu daha baskındır. Her ne kadar birinci tekil şahıs ağırlıklı şiirler olsa da bu şiirlerdeki ‘ben’ daha ziyade “müşterek ben”dir. Kitaplardan sokaklara doğru uzanıp gelen bizim mahalle, bizim cemiyet ve bizim ahvalimizdir. Hiçbir şeyin laf ve söz olmanın dışında bir anlamı kalmamıştır, gece yarılarına kadar konuşulup sabahleyin unutulan, gidip gelen bir “biz” kargaşasıdır bu. Bir kirlenme ve kimlik yitimi. Bir ıstırap adamının kafası yere düşmeden kirlenen şeyler ardından ağıtıdır: “parlatılmış olsa da şimdi, ovula ovula dünya / temiz bir şey kalmadı, açabiliriz gözlerimizi”

Kitabın üçüncü bölümünde (Bin Yıldır Üşüyen Evde) yer alan şiirlere gelince, bu bölümdeki şiirler diğerlerine nispeten daha bir uzun soluklu. ‘Sonradan Görme’, ‘Takımdan Ayrı Düzkoşu’ ve ‘Ergenekon’ şiirlerini saymazsak öç duygusu daha baskın şiirler. Bir babanın dilinden tevarüs eden acıların dile getirildiği ‘Adı Nurettin Zengi Olan’ şiirinde ilk kez yönünü geleceğe çeviren, umudu tükenmemiş bir şairi görüyoruz: “Şimdi bir Ali büyüsün istiyorum tertemiz odalarında bir evin’, ‘Taşları tencerede kaynatan, kapılara yakın yatan bir anne / Mekke’yi yeniden uyarıp sarmalasın, Nil’i öpsün / Bir çocuk doğursun / Adı Nureddin Zengi olan / Babamın hüznünü anlasın, oğlumun gözü pekliğini” Bu şiirler aynı zamanda acıya karşı bağışıklık kazanmış tüm Ortadoğu coğrafyasını içersine alan büyük anlatı şiirleridir. “Binlerce Çocuğun Tutuştuğu” ve  “Acıyla Sınanan” şiirleri, Ortadoğu’nun direniş türküsüne eşlik ederken, “Acının Kandili”nde güneydoğu sancısıyla gözyaşı döküp âh ediyor: “Ah! Ne tarafa dönsek kemikleri batıyor bize yeryüzünün”

Bu yeni kitapla beraber karşımızda nefesi açılmış, yaralarını onarmış ve sesini tazelemiş bir şair görüyoruz. Her kitap bir önceki kitabın yarım kalmış sözünün tamamlayıcısıdır aynı zamanda. “Yeryüzüne Dağılan” şiirleri de “Onarılmış Yas Bitiği”nin doruk noktası sayabiliriz. Zira bu şiirlerde sadece derlenip toparlanma değil aynı zamanda yeryüzüne doğru bir ayaklanma var. Serpiştirme şiirler yok denecek kadar az. Uzun soluklu, büyük hikâyesi olan şiirlerin yanında nefesi denk düşmeyecek iki üç dizelik şiirlerin (iki istisna dışında) kitapta yer almaması da oldukça isabetli olmuş.

Ali Emre bilinçaltı kazıntılarından medet ummak yerine bilinç atına binerek yol alıyor şiirde. Bu çok açık. Kendi benini yitirmeden de topluma duyarlı şiirler yazılabileceğini, öfkenin de bağırmak dışında bir sesi ve renginin bulunabileceğini bu kitapla bir kez daha ortaya koyuyor. Kitapta diğerlerine göre daha ayrıksı duran bir iki şiiri ise şairin elinde olmadan araya giren görüntüler saymak daha doğru olur.

Hece, Sayı: 192, Aralık 2012
Hüseyin Akın

SON EKLENENLER

Üye Girişi