Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

EŞREFOĞLU RUMİ HAYATI VE ESERLERİ

AHMET ÖZKAN*

İsmi, Doğum Tarihi ve Ailesi

Eşrefoğlu Rûmî’nin asıl adı Abdullah’tır. Kaynaklarda nesebi Abdullah Rûmî b. Seyyid Ahmed Eşref b. Seyyid Muhammed Suyût'î (Mısrî) şeklinde geçmektedir. İbnü’l-Eşref, Eşrefzâde, Eşref-i Rûmî, Eşrefoğlu Rûmî, Abdullah-ı İznikî ve Abdullah-ı Rûmî adlarıyla da anılmıştır. Şeyhi Hüseyin Hamevî’nin kendisine “Rûmî” diye hitap etmesinden dolayı “Rûmî”, Kadiriyye tarikatına bağlılığından dolayı “Kâdirî” nisbelerini kullanmıştır. İznik’te doğmuş olmasından dolayı da “İznikî” nisbesiyle de anılan Eşrefoğlu, şiirlerinde "Eşrefoğlu" ve "Eşrefzâde" yanında “Rûmî” mahlasını da kullanmıştır.

Mısır’dan Suriye’nin Hama kasabasına, daha sonra Anadolu’ya göç edip önce Manisa’ya, ardından da İznik’e yerleşen, aslen Mekkeli ve Hz. Peygamber’in soyundan geldiği rivayet edilen, âlim ve şeyhler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur. Büyük babası Seyyid Muhammed Suyûfî ve babası Ahmed Eşref’in Anadolu’ya hangi tarihte geldiği belli değildir.

Asaf Halet Çelebi’nin Bursa Numaniye Dergâhı Şeyhi Safiyüddin Efendi’den aldığı bilgilere göre, Eşrefoğlu’nun biri Hama’da, diğeri Manisa’da medfun olan iki kardeşi vardır. Bu bilgiler Ahmed Eşref’in İznik’ten önce Hama ve Manisa’da bir süre bulunduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Eşrefoğlu’nun ailesinin Mısır’dan geldiği rivayetine ihtiyatla yaklaşanlar da vardır. Gölpınarlı, dilinin Anadolu Türkçesi ve mahlasının “Rûmî” yani “Anadolulu” olmasını sebep göstererek babasının ve dedesinin Mısır ve Hama’ya Anadolu’dan gittiklerine hükmetmek gerektiğini söylemektedir.

Menâkıb-ı Eşrefzâde’de, Eşrefoğlu’nun nesebinin Hz.Ali’ye dayandığı, vefâtından sonra elbisesinden seyyidlik alâmeti çıktığı, şöhretten kaçındığı için bunu açığa vurmadığı belirtilmektedir. Bunun dışındaki kaynaklarda seyyid olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır.
İznik’te dünyaya gelen Eşrefoğlu’nun doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Yadigâr-ı Şemsî’de, 754/1353, Hediyyetü’l-fukarâ’da 769/1369’de dünyaya gelmiş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, Emir Sultan (ö. 833/1429) ve Hacı Bayram-ı Velî (ö. 833/1429-30) ile münasebetleri göz önünde tutularak onun daha sonraki bir tarihte doğduğu öne sürülebilir. Nitekim Orhan Köprülü’nün özel kütüphanesinde bulunan Menakıb-ı Eşrefzâde nüshasının arkasında yer alan başka küçük bir menâkıbnâmede doğum tarihi 779/1377 olarak kaydedilmiştir.

Tahsili

Eşrefoğlu’nun çocukluğu ve gençlik yılları ile ilgili de kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Büyük bir ihtimalle onun çocukluğu ve gençlik yılları İznik’te ailesinin yanında, onların talim ve terbiyesi altında geçmiştir. Menâkıb-ı Eşrefzade’ye göre Bursa’ya giderek Çelebi Sultan Mehmed Medresesi’nde dânişmend olmuş, zâhiri ilimlerde parmakla gösterilecek bir konuma gelmiştir. Bu eserde onun buradaki tahsil hayatının kırk yıl sürdüğü bilgisi de yer almaktadır.

Eşrefoğlu’ndan bahseden kaynaklarda, onun tahsil sırasında Çelebi Sultan Mehmed Medresesi’nin tanınmış âlimlerinden Mevlâna Hocazâde ile Mevlâna Tûsî’den büyük ölçüde istifade ettiği, tahsilini tamamladıktan sonra aynı medresede Alâaddin Ali’ye muîd olduğu şeklinde öteden beri tekrarlanan rivayet Mecdî’nin Şakâik Tercümesi’nin “Ulema” kısmında geçen Eşrefzâde Muhyiddîn Muhammed adlı başka biriyle karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Bu bilgileri kaynağını belirtmeden tekrarlayan Gelibolulu Mustafa Ali, İznikli Mevlânâ Eşrefzâde olarak kaydettiği Eşrefoğlu Rûmî’nin kendi yaşadığı devirde de meşhur ve şöhretli bir âlim olduğunu, hatta Hocâzâde ile Ali Tûsî’nin halledemediği bazı meseleleri hallettiğini nakletmiştir. Orhan Köprülü, doktora çalışmasında, Mecdî’nin Şakâik Tercümesi’nde adı geçen Eşrefzâde’nin, Eşrefoğlu Rûmî olmadığını tespit etmiş fakat çalışması yayımlanmadığı için eski rivayetler konuyla ilgili çalışmalarda aynen tekrarlanmıştır.

Tasavvufa İntisabı ve Mürşidleri

Eşrefoğlu’nun tasavvuf yoluna girişi Abdal Mehmed adındaki meczûb bir zâtın işaretiyle olmuştur. Rivayete göre Eşrefoğlu, bir sabah medrese yakınlarında tesadüf etiği perişan kıyafetli, garip tavırlı Abdal Mehmed adındaki meczûb zatı görünce içinden, “Tarîk-i meşâyıhtan bana nasip ve dâye var ise ve ma‘ârif-i ilâhî müyesser olur ise alâmetler zûhur ide” diyerek dua eder. Abdal Mehmed, Eşrefoğlu’nun yüzüne bakıp, “dânişmend, var bize pazardan köfteli çorba getir” der. Meczubun bu sözünü yerine getirmek üzere pazara giden Eşrefoğlu, köfteli çorba bulamaz ve eli boş gitmemek için köftesiz bir tas çorba alıp döner. Abdal Mehmed, çorbayı karıştırıp köftelerinin olmadığını görünce Eşrefoğlu’na “danişmend, hani bunun köftesi?” diye sorar. Eşrefoğlu, “köfteli çorba kalmamış yarın getireyim sultanım” der. Bunun üzerine Abdal Mehmed yol kenarından aldığı bir miktar çamuru köfte haline getirip çorbanın içine koyar ve Eşrefoğlu’ndan yemesini ister. Eşrefoğlu’nun hiç tereddüt etmeden çorbayı kaşıklaması üzerine “sen olmayıp kim olsa gerek” der ve oradan uzaklaşır. Bu hadiseyi tasavvufî hayata nasibi olduğuna işaret sayan Eşrefoğlu, kendisi irşâd edecek bir mürşid aramaya koyulur.

Bursa’da yaşayan dönemin önemli sûfilerinden Emir Sultan adıyla bilinen Şemseddîn Muhammed (ö. 834/1430)’e giden Eşrefoğlu, ondan kendisini irşâd etmesi ve müridliğine kabul etmesini talep eder. Ancak Emir Sultan, yaşlılığını gerekçe göstererek Eşrefoğlu’nu Ankara’ya Hacı Bayram-ı Velî (ö. 833/1429)’ye gönderirir. Nefhatü’r-riyâzi’l-aliyye ve Hediyyetü’l-fukarâ’da Eşrefoğlu’nun bir müddet Emir Sultan’a hizmet ettiği daha sonra bir mektupla birlikte Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderildiği rivayet edilmektedir. Hacı Bayram-ı Velî’ye gidişi Eşrefoğlu’nun tasavvufî hayatında bir dönüm noktası olmuş ve onun manevî terbiyesi altında yetişerek hilafet almıştır.

Hacı Bayram-ı Velî; XIV. yüzyılın ilk yarısında Orhan Gazi döneminde Ankara’da Çubuk Suyu diye tanınan nehrin kenarında Zülfadl (Solfasıl) köyünde doğmuştur. Aynî, onun doğum tarihini 753/1352 olarak göstermektedir. Asıl adı Nu’mân’dır. Şeyhi olan Hamidüddîn-i Aksarayî ile karşılaşmaları bir kurban bayramına rastladığı için bu isimle anılmıştır. Mehmed Tâhir, Abdulkâdir b. Yusuf İsfehânî’ye ait 832 tarihli vakfiyede Hacı Bayram’ın adının “Kutbü’l-evliyâ eş-Şeyh el-Hâc Bayram b. Ahmed b. Mahmud Ankaravî” olarak geçtiğini yazmaktadır. Hacı Bayram-ı Velî, Aklî ve şer’î ilimleri tahsil etmiş ve müderrislik yapmıştır.

Mecdî’nin nakline göre, Somuncu Baba ismiyle meşhur olan Şeyh Hamidüddîn Aksarâyî (ö. 815/1412), Hacı Bayram-ı Velî’yi bir elçi vasıtasıyla Kayseriye davet etmiş, “davete icabet lazımdır” diyerek Kayseri’ye giden Hacı Bayram-ı Velî, Somuncu Baba’ya intisap etmiştir. Kendi tarikatını kurarak Ankara’da irşad faaliyetleri yürütmüştür.
Hacı Bayram-ı Velî, kızı Hayrünnîsa’yı Eşrefoğlu ile evlendirerek kendisine damat yapmıştır. On bir yıl süren talim ve terbiyenin ardından Eşrefoğlu’na icâzet vermiş ve halîfe kıldığının bir göstergesi olarak âlem ve seccâde vererek İznik’e göndermiştir. Bayramî halîfesi olarak İznik’e dönen Eşrefoğlu’nun burada tarikat faaliyeti yürüttüğüne dair bilgiye sahip değiliz. Mehmet Rif’at Efendi, Eşrefoğlu’nun İznik’te halkı irşad etmeyip uzlete çekildiğini söylemektedir.

Bir süre münzevî bir hayat süren Eşrefoğlu, kayınpederi Hacı Bayram-ı Velî’yi eşi ve çocuğuyla beraber Ankara’ya ziyarete gittiğinde, sohbet esnasında şeyhine “Sultanım, seyr u sülûkumuzun tamamı şimdiki makamımız mıdır, yoksa daha var mıdır?” diye sormuştur. Hacı Bayram-ı Velî, “Bir velînin bin sene ömrü olsa, envâ-i mücâhedât ve riyâzât eylese, henüz enbiyâdan bir nebînin kademi vardığı yere velînin başı varmak muhaldir” diyerek cevap vermiştir. Bunun üzerine Eşrefoğlu, “Sultânım, bendenize kanaat gelmedi, daha seyr ilâllahta tayarân arzusu vardır” diyerek gönlündeki merâmı açıklamıştır. Bu olaydan sonra Hacı Bayram-ı Velî Eşrefoğlu’nu, bulunduğu makamdan daha ileriye erdirebileceğine kanaat getirdiği Abdulkâdir Geylânî’nin dördüncü kuşaktan torunu Hüseyin Hamevî’ye göndermiştir.

Hediyyetü’l Fukarâ’da bu olay şöyle aktarılmaktadır: Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Velî’ye; “Efendim, seyr u sülûkun nihayeti var mıdır?” diye sorunca o da, “Gözüm, sulûkun nihayetini Allah bilir, biz vâsıl olduğumuz makâma seni vâsıl eyledik” der. Eşrefoğlu ise “Bana seyr u sülûktan gına geldi” şeklinde cevap verir. Bunun üzerine Hacı Bayram o gece her ikisinin de istihâre etmelerini teklif eder. Eşrefoğlu rüyasında kendisini bir mecliste görür, Peygamber Efendimiz (a.s.) nurdan bir minder üzerinde başköşededir. İçlerinden biri Eşrefoğlu’nun boynuna altından bir zincir takmış satışa çıkarmıştır. Herkes almaya talip olur, en sonunda Abdulkâdir Geylânî Hazretleri Eşrefoğlu’nu satın alır. Eşrefoğlu Abdulkâdir Geylâni’ye “Sultânım, beni âlem-i ma’nâda kabul ettiniz ancak zâhirde hangi kulunuza teslim olayım” der. Bunun üzerine Abdulkâdir Geylânî; “Hama’da benim dördüncü oğlum Hüseyin Hamevî’ye teslim ol” buyurur. Sabah olup rüyasını şeyhine anlatan Eşrefoğlu, ondan “gözüm, biz dâhi o mecliste hazır idik” cevabını alır. Böylece Eşrefoğlu’nun varacağı kaynak belirlenmiş olur. Hacı Bayram-ı Velî, Eşrefoğlu’na Hama’ya gitmeden önce İznik’e dönmesini, erbaîn çıkarmasını ve gördüğü rüyaları bir kâğıda yazarak Hüseyin Hamevî’ye götürmesini tavsiye eder.
Eşrefoğlu, Hacı Bayram-ı Velî’nin tavsiyelerine uyarak İznik’e geri döner, erbaine girer ve erbain sırasında görmüş olduğu rüyalarını bir kâğıda yazar. Yanına hanımını, kızını ve rüyaların yazılı olduğu kâğıdı alarak Hüseyin Hamevî ile görüşmek üzere Hama’ya doğru yola çıkar.

Hüseyin Hamevî (ö. ?), Abdulkâdir Geylânî soyundan gelen Şeyh Şihâbüddîn Ahmed’in oğludur. Babası ve kardeşi Alaaddin’den tarikat terbiyesi görmüştür. Bilahare babasının isteğiyle Suriye’nin Hama şehrine yerleşmiş ve burada bir zaviye binâ edip irşad ile meşgul olmuştur. Mehmet Rif’ât Efendi, onun kerametlerinin çokluğundan bahsetmiş ve her biri için hacimli kitaplar yazılabileceğini ifade etmiştir.

Eşrefoğlu, Hama’ya doğru giderken Hüseyin Hamevî de hac ziyaretinden dönmektedir. Dolayısıyla karşılaşmaları aynı güne denk gelmiştir. Hama halkı Hüseyin Hamevî’yi karşılamak üzere şehrin dışına çıktıklarında kendisini karşılayan kalabalığa “Bizi istikbâl tamam oldu. Rum’dan bir er gelir. Onu istikbalde ihtimâm edin” demiş, bunun üzerine ahâli Rum tarafına yönelip gelecek olan gönül erini beklemeye başlamışlar. Kısa bir süre sonra Eşrefoğlu yanlarından geçmiş ancak elbisesi gayet fakirâne ve dervişâne olduğundan ona itibar etmemişler. Tennurîzâde’nin nakline göre ahâli Eşrefoğlu’na yolda bir kimsenin olup olmadığını sorduklarında Eşrefoğlu da “gelmesi ihtimaldir” diyerek cevap vermiştir. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu’nu karşılamak üzere hangâhından çıkmış ve onunla Hama Köprüsü üzerinde karşılaşmıştır. Hüseyin Hamevî bu karşılaşmada İznik’te rüyalarını yazmış olduğu kâğıdı aldıktan ve okuduktan sonra sonra onu ayağının tozuyla erbaîne sokmuş, hanımı ve kızını da evinde tahsis ettiği bir odaya yerleştirmiştir.
Rivayete göre erbaînin 31. gününde hücrenin kapısına gelen derviş, sesine karşılık vermeyen Eşrefoğlu’nu öldü sanarak şeyhine vefât haberini vermiş. Hüseyin Hamevî ise kırk gün dolmadan erbainden çıkarmayacağını söylemiş. Erbaîn süresi dolduğunda Hamevî, dervişleriyle beraber Eşrefoğlu’nun hücresine gelip, “Ya Rûmî hû” nidasıyla üçüncü kez seslenince Eşrefoğlu “Lebbeyk sultanım bize kıydınız” sözleriyle mukabele etmiş. Abdullah Veliyyüddîn, Eşrefoğlu’nun “bize kıydınız” sözünü, istiğrak ve müşahede safhasından ayırıp, âlem-i nasûta ve hasret ve iftiraka getirip kıydınız” şeklinde yorumlamıştır. Erbaîn sonrasında Hüseyin Hamevî tarafından Eşrefoğlu’na Kâdirî icazetnâmesi, âlem, çerağ, seccâde ve âsa verilmiş ve halîfe tayin edilmiştir.

Hama’ya geldiğinde Eşrefoğlu’nun üzerinde Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin kisvesi vardır ve başında da altı terkli, üzerinde bir pul bulunan Bayramîyye tâcı bulunmaktadır. Hamevî, “Hacı Bayram birâderimizin sikkesi başında dursun, fakat sen de sâhib-i sikke oldun, üzerinde bulunan pulu da terklere kat, yedi terk olsun” diyerek Eşrefiyye tâcının şeklini belirlemiştir. Hüseyin Hamevî, Eşreoğlu’nu halife tayin ettikten sonra, “Bir memlekette iki padişah olmaz” diyerek İznik’e göndermiştir.

Eşrefoğlu’nun Hama’da kalış süresi ile ilgili kaynaklarda bilgi yoktur. Ancak erbaîn süresinin hemen sonunda Eşrefoğlu’na icâzet verilmesi ve İznik’e gönderilmesi Hama’da çok kısa bir süre kaldığını göstermektedir.

Menâkıb-ı Eşrefzâde’de, yer alan bir menkabeye göre, Eşrefoğlu’nun kısa sürede hilafet alması ve şeyhinin kendisine verdiği değer, dervişler arasında söylentilere sebeb olmuş ve henüz yola çıkmış olan Eşrefoğlu’nu kemal derecesini ispat etmesi için yoldan döndürürmüşler. Bunun üzerine geri dönen Eşrefoğlu’na Hüseyin Hamevi, “Rûmî, misafirimiz oldunuz, lâkin size ziyafet veremedik, bugün burada kalınız, yarın gidersiniz” demiş. Sonra dervişlerle beraber kır gezintisine çıkmışlar. Çorak bir arazide durduklarında dervişler orada su olmadığını ve sıkıntı çekileceğini söylemişler, ancak Hamevî aldırış etmemiş ve namaz vakti geldiğinde de dervişlerine su getirmeleri talimatını vermiş. Etrafı araştıran dervişler hiçbir yerde su bulamamışlar. Hamevî, Eşrefoğlu’na dönerek “Rûmî, sen dahi tecessüs eyle” diyerek onu da su bulmaya göndermiş. Eline bir tas alan Eşrefoğlu, bir ağacın altına gidip, teyemmüm ettikten sonra, secdeye varıp, “Ya Rabbî, sevdiğin kulların yüzü suyu hürmetine su ihsân eyle” diyerek dua etmiş. Bunun üzerine secde yerinden su fışkırmaya başlamış ve tası doldurarak şeyhine götürmüş. Hüseyin Hamevî, dervişlerine “su yok diyordunuz, bakınız Rûmî bulmuş” dediğinde Eşrefoğlu’nun geldiği tarafa giden dervişler fışkıran suyu görünce, onun makamının büyüklüğünü anlamış ve kendisine saygı göstermişler.

Onun kemal seviyesine işaret eden bir başka menkabeye göre Hamevî, bir gün dervişlere “Bize bir miktar menekşe getirin” diye talepte bulunduğunda dervişlerin her biri bir taraf dağılıp birer deste taze menekşe toplayıp getirmişler. Eşrefoğlu da solmaya yüz tutmuş tek bir menekşe ile huzura geldiğinde Şeyh ona, “Menekşe bulamamışsın gibi” demiş bunun üzerine Eşrefoğlu, “Her tarafı gezdim, dolaştım. Cümlesini tesbih eder buldum. Bizi tesbihimizden ayırma diye niyazda bulundular. Ancak tesbihi tükenmiş bunu buldum” diye cevap vermiştir. Eşrefoğlu Hama’da geçirdiği kısa sürede şeyhinin terbiyesinde manevî olarak ilerlemiş, Bayramî dervişi olarak geldiği beldeden Kâdirî halifesi olarak memleketine geri dönmüştür. Eşrefoğlu Rûmî’nin Abdülkâdir Geylânî’ye ulaşan tarikat silsilesi şu şekildedir:

Abdülkâdir Geylânî (ö. 561/1166)
Muhammed Şemsüddîn b. Abdülkâdir Geylânî (ö. 602/1205)
Muhammed Hüsâmüddîn b. Muhammed Şemsüddîn (ö. 666/1267)
Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed Hüsâmüddîn (ö. ?)
Alaaddîn b. Şihâbüddîn Ahmed (ö. ?)
Hüseyin Hamevî b. Şihâbüddîn Ahmed (ö. ?)
Eşrefoğlu Abdullâh-ı Rûmî (ö. 874/1469)87

TASAVVUFÎ VE EDEBÎ ŞAHSİYETİ

Tasavvufî Şahsiyeti

Tasavvufa intisap etmeden önce zâhirî ilimleri tekmîl eden Eşrefoğlu, manevî eğitimi sayesinde de bâtınî yönünü yükseltmiş, Hamavî’nin “o bir derya idi” övgüsüne mazhar olmuştur. Kurmuş olduğu Eşrefiyye kolu ile Kâdiriyye Tarikatı’nda “pîr-i sâni” ünvanına layık görülmüştür.

Eşrefoğlu’nun tasavvufî yetkinliğinin en önemli göstergesi, toplumun her kesminden birçok kimsenin kendisine teveccüh etmesi ve kurmuş olduğu Eşrefiyye’nin Anadolu’ya yayılarak varlığını yüzyıllarca devam ettirmesidir.

Mehmed Ali Aynî, Eşrefoğlu Rûmî’yi “Türk ahlakçılarının başına Eşrefoğlu’nu koyacak olursam doğru bir iş yapmış olacağımı zannediyorum, çünkü bu zât bundan beş yüz sene kadar evvel bütün Türklerin kolayca anlayabilecekleri bir şekilde ve kendi özünü, içini nasıl ve ne yollarla temizleyebileceğini anlatmıştı” diyerek değerlendirmektedir.

Yine H. Ziya Ülken onun İslâm düşüncesinin artık tamamı ile halka indiği bir devirde tasavvufî ahlakın halklaşması hususunda önemli bir rolü olduğunu söylerken Sabri F. Ülgener onu “XV. yüzyılın şöhretli ahlakçısı” olarak tavsif etmektedir.
Eşrefoğlu, Bayramî halifesi olarak geçirdiği dönemde ve Kâdirî hilafeti alarak Hama’dan döndüğü ilk yıllarda münzevi bir derviş olarak karşımıza çıkmaktadır. Halktan kaçarak Tirse Dağları’nda inzivaya çekilen Eşrefoğlu’nun bu durumu bir süre sonra değişmiş, tekkesini kurarak irşad faaliyetine başlamıştır. Eşrefoğlu’nun İrşad faaliyeti yalnızca tekkesi ile sınırlı kalmamış, yazmış olduğu eserleri ile de halkın tasavvufa olan muhabbetinin artmasına hizmet etmiştir. Özellikle Müzekkî’n-nüfûs adlı eseri sade bir Türkçe ile yazıldığından Osmanlı toplumunda en çok okunan eserler arasına girmiştir.
Vahdet-i vücud düşüncesini benimseyen Eşrefoğlu’nun özellikle divanında coşkun bir rûh hali ile yazılmış şiirler mevcuttur. Tarîkatnâme ve Müzekki’n-nüfûs’ta vahdet-i vücûd düşüncesinin en kuvvetli temsilcisi olarak kabul edilen Muhyiddîn İbn Arabî’den alıntılara yer vermiş, Hâllâc-ı Mansûr’un ermiş olduğu makamı “fenâfillâh” olarak değerlendirmiştir.
Tasavvufî düşüncesini sevgi ve aşk üzerine bina eden ve Allah’a ulaşmanın yolunu ona duyulan muhabbette arayan Eşrefoğlu’nun Tarikat anlayışına göre bu yolun ilk kapısı şeriattır. Şeriatı tam anlamıyla bilmeyenin Tarikatte ilerlemesi ve hakîkate ulaşması mümkün değildir.

Eşrefoğlu, Sünniliği “evlâ mezheb” olarak değerlendirmekte Hâricî ve Rafizîler gibi bâtıl mezheb mensublarını kâfirlerden daha tehlikeli olarak nitelemektedir. Dört hak mezhep tasnifini de kullanan Eşrefoğlu, bir dervişin bu dört mezhebi de eşit tutup öğrenmesi gerektiğini, bir tanesine bağlanıp kalmasının doğru olmadığını, hangisinde takvaya daha uygun bir hüküm görse onu alması gerektiğini belirtmektedir.

Eşrefoğlu, Hz. Ali sevgisini eserlerinde sıkça dile getirmekte ve Hulefâ-i Raşidîn içerisinde sevilmeye en fazla layık olanın Hz. Ali olduğunu belirterek en evlâ makâmı O’na hasretmektedir. Ehl-i beyt’i yani, Hz. Peygamberin çocukları, on iki imam ve onların soyundan gelenleri sevmenin vâcib olduğunu söylemektedir. Tarîkatnâme’de “Alevî” kelimesini “seyyid” kelimesi ile aynı anlamda kullanmaktadır. Seyyidlere hürmet konusuna örnek olarak İmam Şâfi’i’nin, seyyid olan küçük bir çocuğa ayağa kalkarak hürmet etmesini gösterir, onlara hürmet etmenin Hz. Muhammed’e ve Hz. Ali’ye hürmet etmek anlamına geldiğini söyler. Ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlı, aşk ve cezbe ehli bir mutasavvıf olarak karşımıza çıkan Eşrefoğlu, aynı zamanda tasavvufî ahlakın toplumda yerleşmesi için çaba sarfeden bir muhabbet eridir.

Edebî Şahsiyeti

Eserlerini sade ve güzel bir Türkçe ile yazan Eşrefoğlu, Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunmuş ve bu üslubu sayesinde çok geniş bir zümre tarafından sevilip sayılmıştır. Eşrefoğlu, Anadolu sahasında Oğuzların konuşup yazdığı dili koruyan, Anadolu insanına ve Türkçeye hizmet eden Ahmed Yesevî (ö. 550/1156), Yunus Emre (ö. 720/1321), Âşık Paşa (ö. 733/1333), Hacı Bayram-ı Velî gibi sufî ve şairler zincirinin bir halkasıdır. Bu zatlar aynı zihin dünyasının insanlarıdır ve beslendikleri irfan kaynağı ortaktır. Durum böyle olunca kullanılan dil, üslup ve ögeler de benzer olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Eşrefoğlu’nun şiiri, seleflerinin şiirlerinin izdüşümünü görmek bakımından da iyi bir numunedir.

Eşrefoğlu’nun metinlerinde öz Türkçe kelime sayısı oldukça fazladır ve bu kelimeler, halkın konuşma dilinde kullandığı türdendir. Kullanmış olduğu Arapça ve Farsça tamlamalar ise halk tarafından bilinen ve kolayca anlaşılabilen kelimelerden seçilmiştir. İfadeyi kuvvetlendirmek amacıyla şiirlerinde ayet ve hadislere, çeşitli halk tabirlerine, atasözü ve deyimlere sıkça yer vermiştir.

Şekil olarak hem aruz hem hece vezniyle şiir yazan Eşrefoğlu’nun eserleri sanat kaygısından uzaktır. Duygu ve düşüncelerini tam bir serbestlik içinde söylemiştir. Kullandığı kafiyeler, genellikle fiillerin değişik çekimleriyle vücuda getirilmiş yarım kafiyelerdir.

Eşrefoğlu, eserlerini öğretici bir anlayış ile kaleme almıştır. Okuyucuya bilgiler sohbet havası içinde verildiğinden konulara ilgi çekici bir kıvam kazandırılmış ve akıcılık sağlanmıştır. Şiirlerinde diğer tekke şairleri tarafından da çokça kullanılan tekrir, seci, mecaz gibi unsurları kullanmıştır.

Sonraki devirlerde onun yolundan giden ve şiirlerine nazireler hatta bizzat şahsına şiirler yazan şâirlerin sayısı çoktur. Bunlardan biri XVII. yüzyılda yaşayan Kütahyalı Gaybî Sun’ullah (ö. 1073/1663)’tır. Bu zat, Eşrefoğlu Rûmî’den sonra Yunus Emre’nin Anadolu’daki en önemli takipçilerinden birisidir. “Aynı okulun öğrencileri” olarak niteleyebileceğimiz Gaybî Sun’ullah ve Eşrefoğlu’nun şiirleri bir birine oldukça benzemektedir.

XIX. yüzyıl mutasavvıflarından Murad Molla Tekkesi Şeyhi Mehmed Murad Efendi’nin Divan’ında “ Der-medhi Hazret-i Sultânü’l-Ârifîn Eşrefzâde Rûmî” başlığı altında şu şiiri yer almaktadır:

Bülbül-i gül âr-ı cennet Şeyh Eşrefzâdedir
Sünbül-i bâğ-ı hakikat Şeyh Eşrefzâdedir
Sahib-i lütf u fütüvvet Şeyh Eşrefzâdedir
Mâ’den-i cûd-i semâhat Şeyh Eşrefzâdedir
İns ü cinne mahz-ı ni’met Şeyh Eşrefzâdedir

Oldu derya yı dili hem menbâ-i âb-i ulûm
Serfuru etti ana hep zümre-i ehl-i rüsum
Ehl-i ilmin olmadı yanında cehliyle melûm
Âsumân-ı ilimde parlardı mânendi nücûm
Âlim-i ilmi şeriat Şeyh Eşrefzâdedir.

Mürşid olmuştu ozâta Hacı Bayram-ı Velî
Bundan evvel hem Emir Sultan’dan almış eli
Sultan Abdülkâdir’de buldu rûhani yolu
Dendi Mevlana gibi bu zâte Rûmî beli
Ârif-i esrar-ı vahdet Şeyh Eşrefzâde’dir.

Günümüz şâirlerinden Hilmi Yavuz’un da Eşrefoğlu’na özel bir ilgisi vardır. O, “Eşrefoğlu Rûmî’ye Şiirler” başlığıyla biz dizi şiir de yazmıştır.
Bu şiirlerinden biri şöyledir:

yürüdün, sen eşrefoğlu
geldin, bahçelerden özge
ve güzden yaya...
çıkar bulutu kalbinden;
göle çiniyi, kendini aya işle!
emir sultan’dı dizlerin ah,
hiç bitmesindi yüzün
hacı bayram’dın, velî!..
baştan ayağa...
eşrefoğlu, al haberi!

Yavuz’un bu ilgisi, Eşrefoğlu’nun çağdaş Türk edebiyatı üzerinde de etkili olduğunun göstergesidir.
Eşrefoğlu’nun edebî kişiliği tasavvufî inançları doğrultusunda gelişmiştir. Bu sebeple şiirlerinde büyük ölçüde tasavvufî remizlere yer vermiştir. Onun için şiir, bir amaç değil, inandığı değerleri aktarma konusunda bir araç olmuştur. Kendisinden sonra birçok Eşrefiyye meşâyihinin şairliği ile temayüz etmesi onun bu metodunun takipçileri tarafından benimsendiğini göstermektedir.

ESERLERİ

Eşrefoğlu, tasavvufî görüşleri ile tarikat adab ve erkânını anlattığı nazım ve nesir türünden eserler telif etmiştir. Kaynaklarda ona isnat edilen eserlerin sayısı farklılık arz etmektedir. Hediyyetü’l-ârifîn’de şu eserler yer almaktadır: Müezekki’n-nüfûs, Tarîkatnâme, Divan, Esrâru’t-tâlibîn, Elest-nâme, Hayretnâme, Delâilü’n-nübüvve, Şerh-i kasâid-i Şeyh Safî, İbretnâme, Fütüvvetnâme, Münacaatnâme, Nasihatnâme, Vird-i kebîr, Hediyyetü’l-fukarâ.

Yâdigâr-ı Şemsî ve Sefîne-i evliyâ’da ise yukarıdaki eserlerden Şerh-i kasâid-i Şeyh Safî hariç diğerleri aynen zikredilmiştir. Asaf Halet Çelebi de, Eşrefoğlu Divanı neşrinde Yâdigâr-ı Şemsî ve Sefîne-i evliyâ’daki listeyi aynen vermiş, bunlara şahsi kütüphanesinde mevcut olan Tarîkatnâme’nin arkasına ilave edilmiş Tâcnâme’yi eklemiştir. Ancak bu eserin ona aidiyetinin kesin olmadığını da söylemiştir.

Mehmed Veliyyüddin Bursevî’nin Menâkıb-ı Eşrefzâde’sini yayınlayan Abdullah Uçman ve Önder Akıncı, Eşrefoğlu’na Cinânü’l-cenân adlı bir eser nispet etmişler, ancak, “tarikat adabına ait küçük bir risale” açıklamasının dışında esere dair ayrıntılı bilgi vermemişlerdir. Uçman, bizzat kendisinin hazırlamış olduğu Menâkıb-ı Eşrefzâde neşrinde ise bu eserden hiç bahsetmemiştir.

Müzekki’n-nüfûs, Tarîkatnâme ve Divan, bu güne kadar Eşrefoğlu’ndan bahseden çalışmaların tamamında ona ait eserler olarak yer almıştır. Bu üç eserin dışındakilerin aidiyeti ise henüz kesinleşmemiştir. Bu sebeple çalışmamızda Eşrefoğlu’nun eserlerini “aidiyeti kesin olanlar” ve “nispet edilenler” şeklinde sınıflandırarak değerlendireceğiz.

Eşrefoğlu’na Aidiyeti Kesin Olan Eserler
Divan

Kütüphane kayıtlarında Divan’ın bizzat Eşrefoğlu veya müridleri tarafından yazılmış her hangi bir nüshası mevcut değildir. Revnakoğlu, İznik’te bulunan Eşrefzâde âsitanesinin kütüphanesinde bizzat Eşrefoğlu’nun el yazısı ile meydana getirilmiş bir divanın mevcudiyetini son dönem Rûmî âsitânesi meşâyihinden İsmail Gavsî’den öğrendiğini söylemektedir. Bu nüsha ne yazık ki Yunan işgalinde dergâhın yağmalandığı sırada ortadan kaybolmuştur.

Türkiye kütüphanelerinde birçok nüshası bulunan Divan defalarca basılmıştır. İlk baskısı 1286/1869’da Hintli tüccar Hasan Efendi’nin katkılarıyla yapılmıştır. Eser bu baskıdan sonra yine aynı nühadan istinsah edilerek 1301/1883’de yeniden basılmıştır. Bu baskılarda oldukça fazla hata vardır. Divan, 1944 yılında Asaf Halet Çelebi tarafından üç yazma nüshası esas alınarak neşredilmiştir.

Eşrefoğlu Divan’ı ile ilgili olarak Adile Yılmaz tarafından Eşrefoğlu Divanı (İnceleme) adıyla yüksek lisans çalışması, Mustafa Güneş tarafında ise Eşrefoğlu Rûmî ve Divanı adlıyla doktora tezi hazırlanmıştır. Güneş, eserin 22 adet nüshasını tespit etmiş ve 5 nüshasını esas alarak edisyon kritikli bir metin ortaya çıkarmıştır.
…..
Eşrefoğlu Divanı aruz ve hece vezniyle yazılmış şiirlerden oluşmakta olup eserin fikrî temelleri ahlak ve tasavvuf prensipleri üzerine bina edilmiştir. Eşrefoğlu’nun hece ve aruzu birlikte kullanması, halk edebiyatı ile klasik edebiyat arasındaki yakınlaşmanın bir işareti olarak değerlendirilebilir. Tekke edebiyatının önemli bir özelliği hem halk şiirinin hem de klasik şiirin cazibesine bağlı iki taraflı bir hüviyete sahip oluşudur. Bu yüzden tekke edebiyatında manzumeler aruz ve hece vezinleriyle yazılır. Eşrefoğlu Rûmî de aruza hâkimdir ancak hitap ettiği esas kitleye istediği telkini verebilmek amacıyla aruz kadar hece veznine de önem vermiştir.

Divan’ın muhtevasını serbest devriyeler, bir şeyhe bağlanmanın lüzumu hakkında nasihatler, aşk ve irfan konulu öğütler oluşturmaktadır.

Müzekki’n-nüfûs

Eşrefoğlu’nun Türkçe ve mensûr olarak kaleme aldığı Müzekki’n-nüfûs’un çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadır. Çalışmamızda da kullandığımız Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya Bölümü, 2070 numarada bulunan nüsha 974 /1566-67 tarihinde Mustafa b. Ahmed tarafından istinsah edilmiş olup mevcut nüshalardan en muahhar olanıdır.

Eserin ilk baskısı 1263/1847’de İstanbul Darü’t-Tıbaat’ül-âmire Matbaası’nda taşbasım olarak gerçekleştirilmiştir. Bu ilk baskıdan sonra sırasıyla 1281/1864’te Karahisarî el-Hac Ali Efendi Taş Destgâhı’nda, 1291/1874’te Bolulu İbrahim Efendi Matbaası’nda, 1301/1884 tarihinde Şirket-i Sahafiye el-Hac Hüseyin Efendi marifetiyle, 1321/1904 tarihinde Mahmud Bey Matbaası’nda basılmıştır.

Yeni harfler ile de birçok kez basılan Müzekki’n-nüfûs’un çoğu baskısında orjinaline sadık kalınmadığı ve sadeleştirmeler veya ilaveler yapıldığı görülmektedir. Abdullah Uçman tarafından İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, 6300 numarada bulunan nüshası esas alınarak yeni harflerle ve aslına sadık kalınarak sadeleştirmeden yayınlanmıştır. Eser ile ilgili olarak Nihat Dalgın tarafından Eşrefoğlu Rûmî ve Müzekki’n-nüfûs’unda Bulunan Merfu Hadislerin Tahrici (İstanbul 1990) ismiyle bir de yüksek lisans çalışması yapılmıştır.
Bizzat Eşrefoğlu tarafından İstanbul’un fethinden beş yıl önce (1448) yazıldığı söylenen Müzekki’n-nüfûs, Muhammediye, Envar’ül-âşıkîn ve Mevlid gibi halk tarafından benimsenmiş, yüzyıllar boyunca Osmanlı toplumunu aydınlatmış eserlerden biridir.

Sade bir Türkçeyle yazılmış olan eser, tasavvufî ahlakın halka sunulmasında büyük rol oynamıştır. Eşrefoğlu bu eserinde, kendi devrindeki dini ve sosyal durumdan şikâyetçi olarak dervişlerin, ilim adamlarının, yöneticilerin ve bir kısım meslek erbabının din ve dünya dengesini kaybederek dünya muhabbetini esas aldıklarını, dünya menfaatleri için âhiretlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduklarını söylemiş ve bu durumun olumlu yönde değişebilmesine katkı sağlamak amacıyla eserini telif ettiğini belirtmiştir. Ayrıca eserin geniş kitlelere ulaşabilmesi, halk tarafından anlaşılabilmesi ve faydasının tam olabilmesi için Türkçe olarak kaleme aldığını da özellikle ifade etmiştir.

“Kim bu kitabı okur, içindeki nasihatleri kabul eder ve bunlarla amel ederse, nefsi emmarelikten kurtulur ve mutmainne nefse kavuşarak nefsini temizlemiş olur” diyen Eşrefoğlu, bu sebeple eserinin ismini “nefisleri temizleyen” anlamında Müzekki’n-nüfûs koyduğunu söylemiştir.

Müzekki’n-nüfûs halk tarafından büyük teveccüh görmekle birlikte sırf halk için yazılmış bir eser değildir. Eşrefoğlu eserinin vahdet denizinden inciler taşıdığını, bazı sözlerin rumuzla söylendiğini ve herkesin bu manaları anlayamayacağını bildirmektedir. Kitabını idrak eden kimselerin yüce makamlara vasıl olacağını söyleyen Eşrefoğlu, eserindeki tüm bilgilerin itikatla ilgili olduğunu ve inkârı halinde kişiyi küfre düşüreceğini de söylemektedir. Eser incelendiğinde, “Bil sen imdi ey azîz, ey azîz, imdi gör” vb. genel hitapların yanında, “Ey Hak yoluna giren sâlik, İmdi bilgil ey aziz kardaş çünki mürşid katına meşgul oldun” gibi hitaplar da görülmektedir. Bu hitaplar hedef kitleyi göstermesi açısından önemlidir.

Eşrefoğlu eserini kendisinin de ifade ettiği üzere iki bölüm olarak tertip etmiştir. Birinci bölümde dünya muhabbetinin ne olduğu ve bu muhabbete nelerin sebep olduğu, dünyayı sevmenin zararları, terk etmenin faydaları, nefs-i emmâre ve sıfatları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde ise nefs-i emmârenin ne şekilde terbiye edileceği, mürid ve mürşidin vasıfları ve edepleri, çile, halvet ve Allah’a vasıl olmanın yollarından bahsedilmiştir.

Tarîkatnâme

Eşrefoğlu bu eserinde tasavvuf anlayışını ortaya koymuş ve özellikle de kurmuş olduğu Eşrefiyye tarikatının âdab ve erkânından bahsetmiştir. Çeşitli kütüphanelerde tespit edebildiğimiz 13 adet nüshası mevcuttur.
……..
Tarîkatnâme ile ilgili olarak Esra Keskinkılıç tarafından Eşrefoğlu Rûmî/Tarîkatnâme ve Güner Oymak tarafından Eşrefoğlu Abdullah, Tarîkatnâme (İnceleme, Karşılaştırmalı Metin) adlı yülsek lisans tezleri yapılmıştır. Keskinkılıç, çalışmasında metnin orijinalini ve günümüz harflerine aktarılmış metnini bir arada vermiştir. Oymak ise eseri dil yönünü incelenmiştir.

Menâkıb-ı Eşrefzâde’de Eşrefoğlu’nun Tarîkatnâme’yi Hama dönüşünde yaşamış olduğu yedi yıllık riyâzet hayatı sonunda yazdığı bildirilmektedir.

Yirmi dört fasıldan oluşan eserde; pergambere ve ulu’l-emre itaat, gerçek ulu’lemrin peygamber varisi velîler olduğu, iman çeşitleri, kâmil şeyhin alametleri, hilafet, Hz. Ali ve ehl-i beytin üstünlükleri, şeriat-tarikat-hakikat ilişkisi, ricâl-i gayb, insanın yaratılışı ve özü, ruh, biat ve tevbe, dervişlik, sûfilik, zikrullah ve zikir çeşitleri, tâc ve hırka giymenin usulleri ve hikmetleri işlenmiştir.

Tarîkatnâme’nin dili sâde, ancak muhteva bakımından anlaşılması güçtür. Eserin ilim, irfan ve fazilet kaynağı olduğunu vurgulayan Eşrefoğlu, konuları işlerken tarikat sırlarından bazılarını üstü kapalı olarak vermiş ve “setr ahsendir; keşf müşkildür” diyerek, bu üstü kapalı bilgilerin ancak erbabı tarafından anlaşılabileceğini ifade etmiştir. Ona göre; “ârif olana hemân bir söz yiter kim onun ucından ma’rifet biter. Câhile hod eser kılmaz kelâm. Âkil isen kaç bunlardan vesselâm. Câhil anlamaz olur kendi özünden, nite anlayısar ayrugun sırrından”.

Tarîkatnâme’nin en dikkat çekici yönü, Hz. Ali ve Ehl-i beyti sevmenin önemine yapılan vurgu yoğunluğudur.

Eşrefoğlu’na Nispet Edilen Eserler
• Risâle-i rûhiyâ
• Şerh-i kasîde-i sırr-ı tâhâ
• Vird-i kebir
• Risâle-i nasâyih
• Delâ’ilü’n-nübüvve (Risâle-i şerîf)

ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TEMEL İSLÂM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
DOKTORA TEZİ

Tövbeye Gel

Ey hevâsına tapan
Tövbeye gel tövbeye
Hakk’a tap haktan utan
Tövbeye gel tövbeye

Nice nefse uyasın
Nice dünyâ kovasın
Vakt ola usanasın
Tövbeye gel tövbeye

Nice beslersin teni
Yılan çıyan yer anı
Ko teni besle cânı
Tövbeye gel tövbeye

Sen dünyâ-perest oldun
Nefsün ile dost oldun
Sanma dirisin, öldün
Tövbeye gel tövbeye

Sen teni, sandın seni
Bilmedin senden teni
Odlara yaktın cânı
Tövbeye gel tövbeye

Gör bu müvekkilleri
Yazarlar hayr u şerri
Günahtan gel sen berü
Tövbeye gel tövbeye

Ey miskin Âdemoğlı
Usan tutma âlemi
Esmeden ölüm yeli
Tövbeye gel tövbeye

Göçer bu dünyâ kalmaz
Ömür pâyidâr olmaz
Son pişman assı kılmaz
Tövbeye gel tövbeye

Tövbe suyıyla arın
Dime gel bugün yarın
Göresin hak dîdârın
Tövbeye gel tövbeye

Eşrefoğlu Rûmî sen
Tövbe kıl erken uyan
Olma yolunda yayan
Tövbeye gel tövbeye

Üye Girişi