NEŞELİ, PERVASIZ, UMUT DOLU - ABDULLAH HARMANCI

Minibüste konuşan iki genç. Memuriyete yeni atanmışlar. Bir şeyleri elde etmenin sevinci. Erinci. Mutluluğu. Bir şeyler başarılmış. “Korkulan” olmamış. Ele güne muhtaç olunmamış. Bundan sonrası artık kolaymış. Zor olan... savuşturulmuş.

Fakülte kantini. Kahkahalar. Ne söylense gülünüyor. Aralarında gizli bir dil oluşmuş. Şifreli sözcükler... Kıkırtılar, kikirtiler, fısıltılar... Öylesine eminler ki. Öylesine umutlu. Öylesine neşeli. Öylesine pervasız. Umursamaz. Önemsemez. Biz asık suratlılara ilişince bakışları, ancak o vakit bir çiçeğin soluverişini anımsıyoruz gözlerinin içinde. Sonra yeniden dertsiz, kaygısız gülüşmeler, eyleşmeler...

Belki de yeni evli ve mutlu bir çift. Belki de üniversiteye henüz başlamış gençler. Belki de ilk şiiri ancak yayınlanmış bir on sekizlik!

Hepsine birden içimde gizli bir kin birikiyor! Öfke! Sakınmadan söyleyeyim, tiksintiye yakın bir çirkinlik kabarıyor ruhumda! Mutlular ve yaşamın her insana mutlaka ödettiği o bedeli henüz ödememişler. Böyle olacak sanıyorlar. Böyle devam edecek. Farklı olduklarını düşünüyorlar. Farklı bir zaman, farklı bir nesil...

Ölüm’ün gözüktüğü o an’ı yaşamamışlar daha. Evet, ölüm her insana gözükür. Gençliğin son gecesidir o gece. Sen kendinin de bir fani olduğunu düşündüğün değil, hissettiğin o karanlık gece yokuşu inmeye başlarsın artık... O uğursuz geceden haberleri yok. Yaşamamışlar henüz. Göz bebekleri ışıltısız... değil henüz.

Benim yaşayıp bitirdiklerim, sona erdirdiklerim, diploma, evlilik, kitap, çocuk, ödül, alkış... Ha ha ha-aa... Yaşadım ve bitirdim(!)... Sizse yaşamadınız ve bitirmediniz. Çömez ve acemi ve şaşkın ve çaylak ve sinir bozucu... buluyorum sizi! Hey! duyuyor musunuz?!

Ve ama senin de yaşamadıkların var, diyor kalbim. Senin de yaşayacakların, öğreneceklerin var. Sen de o çaylaklardan birisin sadece. Yaşayıp öğrenenlere göre... Ve bu tiksinti, senin varacağın duraklardan biridir sadece. Sadece bir menzildir yolunda. Hoş görmeyi öğreneceksin. Görmemeyi öğreneceksin. Bu halin de bir hal, hallerden bir hal olduğunu öğreneceksin. Ölüm onlara da gözükecek. Onlar da durulacaklar. Onlar da anlayacaklar. Onların da bakışlarında bir öfke azaplanacak. Ve belki o zaman bu yazıyı okuyacaklar... diyor kalbim.

Dinle, diyor, sabret.

Bu hal de hallerden biridir elbet.

Aaa evet, dedi aralarında en genç olanı. Hatırlamaz olur muyum, biz çocukken dedemin bir koyunu ayaklarından bağladığını sonra iri bıçaklarla hayvanı boğazladığını hatırlıyorum. Bunu niçin yaptığını da söylemişti galiba. Hayır hayır ziyafetle bir alakası yok.
Benim de böyle bir anım var, dedi ondan daha az genç olanı. Ama kesilen koyun değil inekti. Hatta klonlanmış olup olmadığı konusunda uzun bir tartışma çıkmıştı kesenler arasında. Kimlerdi, onu da bilmiyorum. Uzay istasyonunda çalışan işçiler miydi? Biz İstanbul’dan yedinci koloniye uçacaktık. Hayatımda ilkti o. İlk kez kendi gözlerimle gerçek bir inek görüyordum, tabii eğer gerçekse. Dur bakayım, ona bir şey deniyor.
Kurban, diye yardım etti. Şakakları kırlaşmamıştı ama yaşlıca gözüküyordu, sohbetin üçüncü konuğuydu. Çok eski insanlarda kurban etme geleneği varmış. Hayır sadece hayvanları canım. Ben hiç görmedim böyle merasim. Ancak bir makale okumuştum bu “kurban” konusunda. Annem de anlatırdı bana. Onun çocukluğunda, yani işte 2820’ler filan oluyor, hâlâ, inek, koyun, keçi kesen insanlar varmış. Hatta annem derdi ki, kesilen bu hayvanlardan başkalarına da vermek gerekirmiş.

Gerekmek mi,
dedi bu yazının en başında konuşan genç, neye göre gerekmek, tam anlamadım...
Sanırım Tanrı’nın emri olarak, yani Tanrı’ya karşı bir görev...

Hadi yaa! dedi, bu yazının ikinci konuşan insanı, 2820’lerde hâlâ böylesi inançlar var mıymış? Allah Allah!

Şimdi bile var, dedi şakakları kırlaşmayan ama yaşlıca gözüken insan; kaşları pembeden kızıla geçiyordu. Şimdi bile dünyanın, ayın, hatta tüm uzayın kimi bölgelerinde çeşitli dua sesleri duyuluyor.

Dua mı dedin?

Yani işte Tanrı’ya sesleniyorlar filan... 7. Uzay Savaşı sırasında CNC silahları kullanılmasaydı bütün o özel tv arşivleri yok olmayacak, biz de böyle sorular sormayacaktık. Dua evet, Tanrı’yı ululayan, ona yakaran kelimeler...

Bir örnek verebilir misin? dedi ikinci konuşan genç. Gözleri yeşilden elaya bozuyordu. Yani ne gibi oluyor...

“Allahuekber! Allahuekber!” Dünya’nın oralardan geliyordu ses. “Allahuekber! Allahuekber!”

Şimdi üçü de büyülenmiş gibi Dünya’ya doğru bakıyor, hayatlarında ilk kez duydukları bu garip seslenişin anlamını kavrayıvermek üzereymişlercesine Dünya’ya doğru bakıyor, sonsuza kadar öyle kalmak istiyormuşçasına Dünya’ya doğru bakıyordular. Asya’nın batısından sabah ışıkları yükseliyordu.

Üye Girişi