Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BAKİ - BEYİTLER ve AÇIKLAMALARI

(Kanuni için yazlan bir kasideden)

1. Tîgin adem diyânna râșen tarîkdir
    A'dâ-yi dîni durma kiliętan geçir hemân

2. Deryâ-misâl askerin içrę alemlerin
    Feth zafer sefinesine açtı bâdbân

Vezni: Mef’ûlü Fâilâtü Mef’ûlü Fâiltün

1. Senin kılıcın ölüm ülkesine giden parlak, aydınlık bir yoldur; din düşmanlarını, durma, hemen kılıçtan geçir
2. Deniz gibi uçsuz bucaksız askerinin ortasında dalgalanan bayrakların, fetih ve zafer gemisine yelken açtı.

İZAHLAR

1.Âdâ-i din: (f. is. t.) Din düşmanları.
Tarîkdir kelimesinin rîk hecesi, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatılarak okunacaktır.

2.Deryâ-misâl: (f. St.) Denizi andıran; deniz gibi.
Birinci mısradaki misâl kelimesinin “sâl” hecesi ile ikinci mısradaki bâdban kelimesinin “bâd” hecesini, vezinde birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okum lâzımdır.

 

******


1. Açık bağın gül nesrîni 0l ruhsârı görsünler
    Sahn serv sanavber șîve-i reftârı görsünler

Vezni: Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün

 1. Ey sevgili! Yüzünü aç (açıl, saçıl) da, behçenin gülü ve yabani gülü o yanağı görsünler; salına salına gez, dolaş ta selvi ve çam ağaçları yürüyüş edâsının nasıl ölduğunu görsünler.

İzah

1. Şîve-i reftâr: (f. is. t.) Yürüyüş tarzı; yürüyüşteki eda.

 

*****


1. Purhayâl-i ruh-i ma'șâka iken dîde-i Kays
    Neye kim kilsa nazar sâret-i Leylî görünür

Vezni: Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün Fa’lün
1. Kaysın gözü, sevgilinin yanağının hayaliyle dolu olduğü için, neye baksa, ondo Leylâ’nın yüzü görünür.

İzah

Pürhayâl; hayal ile dolu, hülyalı demektir,
Ruh-i ma'şûka: (f. is. t.) Sevgilininy anağı.
Pürhayâl-i ruh-i ma'şûka (Zincirlemef. is. t.) Sevgilinin mnağının hayâli ile dolu.
Dîde-i Kays: (f. is. t.) Kaysin (Mecnunun)g özü
Nazar kılmak, bakmakd emektir.
Suret-i Leyli(f. is. t.) Leylânın yüzu.
Kays’in gözünün Leylâ’nın yanağının hayaliyle dolu olmasında, sevgilisinin hasretiyle daima kanlı yaş dökmesi manası da vardır. Çünkü kırmızı yanağın gözdeki hayali de kırmızı olur; Gözdeki bu kırmızılık d kanlı yaş dökmekten mütevellittir.


*****


1. Çeksün livâ-yi saltanat-i hüsnü kadd- i yâr
    Ol kâmeti ne serv ü sanavber ne ban çeker

2. Hakkâ bu kim berât-i hümâyûn-i hüsnüne
    Ebrû-yi dil-firîbi ne garrâ nişan çeker

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Sevgilinin boyu, güzellik saltanatının bayrağını çeksin. Ne selvi, ne çam, ne de sorgun ağacı böyle boy çekip uzayabilir
2. Doğrusu ya, güzelliğinin şahane fermanına gönüller aldatan kaşı ne parlak bir tura çeker!


İzah
1. Saltanat-i hüsn: (f, is. t.) Güzelliks altanatı;
Livâ-yi saltanat-i hüsn: (Zincirleme f . is. t.) Güzellik saltanatının bayrağı.
Kadd-i yâr: (f.i s. t.) Sevgilinin boyu.
Bu beytin manasını iyice anlamak için, evvelâ, bayrağın bir devletin varlık ve istiklâl alâmeti olduğunu düşünmek lâzımdır. Şair burada sevgilisinin güzel boyunu, güzellik saltanatının bayrağı yaptıktan sonra, çekmek kelimesinin iki manasıyle oynayarak, yani tevriye yaparak hem boylarının düzgünlüğü ile anılan selvi, çam ve sorgun ağaçlarının o kadar boy çekemeyeceklerini, yani uzıyamayacaklannı; hem de bu ağaçların sevgilinin boyunu çekemeyeceklerini yani kıskanacaklarını söylüyor.

2. Hakkâ, doğrusu ve “hakkâ bu kim”; doğrusu bu ki, doğrusu ya demektir.
Berât-i hümâyûn: (f, s. t.) Padişahlara mahsus ferman; şahane ferman.
Berât-i hümâyûn-i hüsn: (f. is. t.) Güzelliğin şahane fermanı.
Dil-firîb: (f. St.) Gönül aldatan; cazibeli; alımlı.
Ebrû-yi dil-firîb: (f. s. t.) Cazip, güzel kaş.
Nişân; tura (tuğrâ), yani padişahların, isimlerini havi olarak, fermanlara resmettirdikleri yazı şekli demektir. Fermanlara ve beratlara bu turaları yapmağa memur olanlara ve nişancı denirdi. Nişan çekmek de, tura resmetmektir.
Şair, sevgilisinin yüzünü, güzellik sultanının fermanına, güzelliğin imtiyaz beratına ve kaşını da o fermanın turasına benzetiyor:


****


1. Sular çağlar tuyûr âvâzesinden kûhsâr, inler
    Bahâr eyyâmıdır şimden gerû sıyt u sadâ artar

Vezni: Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün

1. Sular çağlar, kuşların ötüşünden dağlar inler; bahar çağı, bahar günleridir; bundan sonra ses, sada artar.

İzah
Tuyûr, kuşlar demektir;t ekili “tayr”dır.
Kûhsâr kelimesinin “kûh” hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak lâzımdır.
Eyyam da, yevmin çoğulu olup günler demektir.
Bu beyitteki sıyt ü sadâyı, bahara mahsus sesler, nağmeler, ahenkler diye anlamalıdır.


*****


1. Âsîb-i rûzgân gülistân-i dehrde
    Sen serv-i gül-izâra hevâ-dâr olan bilür

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Dünya gülistanında, zamanın belâsını, senin gibi bır gül yanaklı selvi boyluya âşık olan bilir

1. Âsîb-i rûzgâr: (f. is. t.) Zamanın belâsı.
Gülistân-i dehr: (f, is. t.) Dünya gülistanı; bir gülistana benziyen dünya.
Gül-izâr: (f. st.) Gül yanaklı.
Serv-i gül-izâr: (f. s. t.) Gül yanaklı selvi, Serv kelimesi, bir istiâre olarak, uzun boylu güzel yerine kullanılmış olduğuna göre, bu sıfat terkibinin manası da gül yanaklı, selvi boylu güzel olur.
Hevâ-dâr: (f. St.) Hevesli; âşık.
Bu beyit tenasüp san'atinin en zengin ve güzel misallerinden birini teşkil eder. Şair. dünyayı bir gülistana benzetip sevgilisini gül yanaklı, selvi boylu güzel diye tavsif ettikten sonra “zaman” için rûzgâr kelimesini kullanıyor. Rûzgâr kelimesi, zaman, devran manasından başka, bildiğimiz yel manasıyla, gülistan sevr, gül kelimelerinin mana topluluğu içene giriyor. Nihayet, âşık manasına gelen hevâdâr kelimesi de, bildiğimiz diğer taraftan, rüzgâr ile dehr de yekdiğeriyle münasebetlidir
Birinci mısradaki rûzgâr kelimesinin “rûz” hecesiyle dehrde kelimesinin “dehr” hecesini, vezinde, birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak tarzda okumağa dikkat etmek lâzımdır.


*****


1. Ma'mâre-i derânu harâb etti gam veli
    Mahrâse-i muhabbetin âbâd olup gider

2. Biz tâlib-i teveccăh-i ikbâl-i râzgâr
    Gulberk-i bâg-i ömr ise berbâd olup gider

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Gönül şehrini gam yakıp yıktı; fakat senin sevginin ülkesi şenlenip gidiyor.
2. Biz, talihin bize yüz göstermesini istiyoruz; ömür bahçesinin gül yaprağı ise rüzgârın önüne katılmış, savrulup gidiyor.

İzah
1.Ma'mûre-i derûn: '(f. is. t.) Gönül mamuresi; gönül şehri.
Mahrûge-i muhabbet: (f. is. t.) Muhabbet şehri; sevgi ülkesi.

2.İkbâl-i rûzgâr: (f. is. t.) Zamamn ikbali, saadeti, talihi.
Teveccüh-i ikbâlsi rûzgâr: (Zincirlemef . is. t.) Zamanın ikbalinin yüz göstermesi.
Tâlib-i teveccüh-i ikbâl-i rûzgâr: (Üçüzlü zincirleme f . is. t.) Zamanın ikbalinin yüz göstermesini isteyen.
Rûzgâr kelimesinin rûz hecesi uzatılacaktır.
Gülberk; gül yaprağı. Farsça bir birleşik isimdir.
Bâğ-i ömr: (f. is. t.) Omür bağı; hayat bahçesi.
Gülberk-i bâğ-i ömr: (Zincirleme f. is. t.) Omür bahçesinin gülünün yaprağı.
Berbâd olmak; harap ve perişan olmak demektir. Berbâd kelimesi rüzgâr manasına gelen bâd ile üzere, üstünde demek olan “ber” adatından meydana gelmiştir. Bu itibarlâ bu beyitte de, bir tenasüp vardır: Rûzgâr, gülberk, bâğ, berbâd.


*****


1. Zinhâr eline âyine virmen o kâfirin
    Zîrâ görünce sâretini but-perest olur

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Sakın o imansızın eline ayna vermeyin. Çünkü, kendi yüzünü görünce putperest olur.

İzah

1. Virmen, vermeyin demektir.
Büt-perest: (f. St.) Puta tapan. Farsça büt kelimesinin asıl lûgat manası “güzel”dir. Eski kavimler mabutlarını insan şeklinde yaptıkları için onlara putperest denilmiştir. İsa’nın gerildiği çarmıhın timsali olan Hıristiyan’ların salibine put denilmesi bundan galattır.
Bu beyitteki büt-perest kelimesinin kullanılışından o güzelin aynada güzelliğini görerek kendine âşık olması ve dolayısıyla dinden, imandan çıkıp puta tapar olması manası anlaşılıyor.


****


1. Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
    Bâki kalan bu kubbede bir hoș sadâ imiș

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Sesini bu âleme Davut gibi sal. Bu kubbede kalan, hıç kaybolmıyan ancak güzel bir sada imiş

İzah

1. Dâvûd, sesinin güzelliğiyle tanınmış bir peygamberdir. Dâvûdî ses de onunki gibi güzel ve biraz kalınca sese denir.
Davûd kelimesinin “vûd” hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak lâzımdır.
Bu beytin bilhassa ikinci mısraı, güzel bir fikrin güzeli bir ifadesi olarak, darbımesel halinde baki kalmıştır


****


1. Kadrini sengi musallada bilüp ey Baki
    Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf


Vezni: Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün

1. Ey Bâkî! Dostların senin kıymetini musalla taşında bilip, karşında el bağlayarak saf saf dursunlar.

İzah

1.Seng-i musallâ: (f. is. t) Musalla taşı; cenazen amazı üzere tabutun konulduğu taş.
Bu beyitte hüsnü tâlil vardır: namaz kılanlar saflar teşkil cenazeye karınları üstünde bağlarlar; cenaze namazı da kendi karşı kılınır. Bâkî de bu tabiî vaziyeti, dostlarının kıymetini ölümünden sonra bileceklerine delil gibi gösteriliyor
Baki’nin bu beyti, onun cenaze namazım kıldıran şeyhülislam Sun’ullah Efendi tarafından, tabutunun karşısında tekrarlanmıştır.


*****


1. Giydin boyunca nâz ü letâfet libâsını
    Öptür doyunca dâmenini bînevâlara

Vezni: Mef’ûlü Failâtü Mefâîlü Fâilün

1. Naz ve güzellik elbiseni boyunca giydin; gel, düşkünlerine de eteğini doyuncaya kadar öptür…

İzah

1. Bînevâ; nasipsiz, mahrum, zavallı, düşkün demektir.
Bu beytin birinci mısraındaki “boyunca” kelimesi yerine, basma divanda bu gice (bu gece) vardır. Yukarıya yazdığıımz şekle bir yazmada rasgelinmiştir.


****


1. Zerger-i kâmilidir san’nat-i şi’rin Bâki
    Niceolur gel beru seyreyle kalemkârlığı

Vezni: Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün

1. Bâkî şiir san'atının usta bir kuyumcusudur; ince kalem işi oymacılık ve nakış yapmak nasıl olurmuş, gel de bak!

İzah

1. Zerger-i kâmil: (f. s. t.) Usta kuyumcu Nicolur; nice olur, nasıl olur demektir.
Beru; beri, buraya demektir, Kalemkâr, madenler üzerine resim, yazı, v.s. işliyen san'atkâra denir. Kalem, yazı yazmak için kullandığımız aletten başka, kuyumcuların madenler üzerine şekil ve yazı kazmak, elmas yontmak için kullandıkları çelik alet manasına da gelir. Bu sebeple Bâkî de kendisini bir kuyumcuya, şiirlerini ise dikkat ve ustalıkla işlenmiş birer mücevhere benzeterek kalemkârlığa, hem mücevher, hem de kâğıt üstünde kalem kullanmak manasını veriyor.
Beytin kafiyesi olan kalemkârlığı kelimesinin kâr hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak surette uzatarak okumak lâzımdır.

 

****


1. Bu devr içinde benim pâdişah-i mülk-i sühan
    Bana sunuldu kagîde bana verildi gazel

Vezni: Mefâilûn Feilâtün Mefâilün Feilün Fa'lûn


1. Bu devirde, söz ülkesinin padişahı benim; kaside bana sunuldu, gazel bana verildi

İzah

1. Mülk-i Sühan: (f. is. t.) Söz ülkesi; şiir diyarı,
Pâdişâh-i mülk-i sühan: (Zincirleme f . is. t.) Söz ülkesinin şiir mülkünün padişahı.
Bu beyit; zamanında meliküşşuarâ (şairlerin sultanı) unvanını alan Bâkî’nin, zevkimizi incitmeyen, bilâkis hoşumuza giden öğünmelerinden birini ihtiva ediyor.
Eski şairler padişahların gözlerine girmek için onlara kaside yazıp sunarlar, gazel verirlerdi. Bâkî de kendini şiir sultanı yaptıktan sonra "Kaside bana sunuldu, gazel bana verildi." demekle güzel kaside ve gazel yazmanın kendisine vergi olduğunu da anlatmış oluyor,

****


1. Tabi-i sâhir-pîşene Bâkî gönüller meyleder
    Sükker-i şi'r-j dilzâvizin meğer efsunludur

2. Derme çatma giydirir eller libâs! şi'rine
    Hil'at-i nazm-i cihan-gîrin senin altunludur

Vezni: Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

1. Ey Baki! Senin sihirbazlığı iş edinen yaradılışına gönüller meftundur; galiba gönül asan, gönül çeken şiirinin şekerinde, tadında bır büyü var!
2. Başkaları şiirlerine derme çatma elbise giydirirler, senin dünyayı tutan nazmının kaftanı ise sırma işlemelidir.

İzah

1. Sâhir-pîşe: (f. St.) Sihirbaz huylu; sihirbazlığı iş edinmiş olan.
Tab'-i sâhir-pîşe: (f. s. t.) Sihirbazlığı iş edinmiş olan yaradılış.
Dil-âvîz: (f. st.)Gönle asılan, gönül çeken; cazip; güzel.
Şi'r-i dil-âviz: (f. s. t.) Gönül asan, çeken, güzel şiir..
Sükker-i şi'r-i dil-âvîz: (f. is. t.) Güzel şiirin şekeri, tadı.
Şiir, lezzetinden dolayı şekere benzetilmiştir.
Şekerin efsunlu olması, okunmuş olması dolayısıyla insanı uyutup büyülemesi demektir. Bâkî de güzelliğiyle herkesi mest eden şiirini böyle bir şekere benzetiyor

2. Cihân-gîr: (f. St.) Cihanı tutan; dünyayı eline geçiren.
Nazm-i cihân-gîr: (f. s. t.) Cihanı tutan nazım; dünyaya yayılan şiir.
Hil'at-i nazm-i cihân-gîr: (f. is. t.) Cihanı tutan nazmın kaftanı.
Anlaşılacağı üzere, şair burada şiirin libâsı üslûbunu, edasını, söyleyiş tarzını kastediyor. Başkalarımn derme çatma elbiseli, yani muvaffakiyetsiz şiirlerine mukabil, kendininkilerin sırma kaftanlı oluşu, bittabi parlak ve üstatçasına yazılmış olmalarına delâlet etmektedir.

İZAHLI ŞİİR DİVAN ANTOLOJİSİ, N.HALİL ONAN

Üye Girişi