Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BAKİ-KANUNİ MERSİYESİ AÇIKLAMASI 

KANUNİ MERSİYESİ

I

Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü nenk
Tâkey hevâ-yi meşgale-i dehr-i bîdirenk

 
An ol günü ki âhir olup nevbahârı ömr
Berk-i hazâna dönse gerek rû-yi lâle-renk

 
Âhir mekânın olsa gerek cür'a gibi hâk
Devrân elinden irse gerek câm-ı ayşe senk


İnsan odur ki âyineveş kalbi sâf ola
Sinende neyler âdem isen kîne-i pelenk

 
İbret gözünde niceyedek gaflet uykusu
Yetmez mi sana vakıa-i Şâh-ı şîr-cenk

 
Ol şehsüvâr-ı mülk-i saadet ki rahşına
Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdü tenk

 
Baş eğdi âb-ı tîgîne küffâr-ı Engerûs
Şemşiri gevherini pesend eyledi firenk

 
Yüz yire kodu lûlf ile gülberk-i ter gibi
Sanduka saldı hâzin-i devran güher gibi

 

4.BENT
Olsun gamında bencileyin zâr ü bî-karar
Âfâkı gezsün ağlayarak ebr-i nevbahâr

 
Tutsun cihanı nâie-i mürgân subh-dem
Güller yolunsun âh u figân eylesün hezâr

 
Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun
Dâmâne döksün eşk-i firavânı kûhsâr

 
Gül hasretinle yollara tutsun kulağını
Nergis gibi kıyamete dek çeksün intizâr

 
Deryalar etse âlemi çeşm-i güher-feşan
Gelmez vücûda sencileyin dürr-i şâhvâr

 
Ey dil bu demde sensin olan bana hem-nefes
Gel nây gibi İnleyelim bâr i zâr zâr


Âheng-i âh ü nâleleri idelüm bülend
Eshâb-ı derdi cûşa getürsün bu heft bend


Mefûlü fâilâtü mefâîlü fâilün


Metin İncelemesi:
Biçim Yönünden:
Nazım biçimi: Terkib-i bend.
Nazım birimi: Beyit.
Ölçüsü: Aruz.


Mef û lü / fâ i lâ tü / me fâ î lü / fâ i lün

Ey pâ y / bend i dâ m / ge hî kayd ı / nâm ü nenk

 

Türü: Mersiye.
Konusu: Kanuni'nin ölümü ve bu ölümden alın­ması gereken dersler anlatılıyor.

Tema: ölüm, acı, övgü.

Ana düşünce: Yaşamlarında süreli yükselmek ve daha çok şeyler elde etmek isteyen kişiler, Kanu­ni Sultan Süleyman'ın ölümünü örnek olarak almalı­dırlar. Dünya geçicidir ve kişiler dünya tutkularına gereğinden çok bağlanmamalıdırlar.

Kafiye şeması: aa/ba/ça/da/ea/fa/ga/hh.

Kafiyeli olan "nenk/bî di renk" sözcüklerinde, or­tak kafiye sesi "ENK" olup zengin kafiyedir. "Bikarar/nevbahâr" sözcüklerinde ise kafiye sesi "AR" olup tam kafiyedir.

Dil özellikleri:

a) Dil, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür, süslü anlatım esas alınmıştır.

b) Söyleyiş, Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük­lüğüne yaraşır biçimdedir, "muhteşem" bir sesin yan­kısını vermektedir.

c) Fiiller, çoğunlukla Türkçedir: Dönse, olsun, ersin, gezsin, yolunsun, döksün, tutsun, gelmez, inle­yelim, idelim, yetmez, gelirdi, eğdi, kodu, saldı.

d) Kimi sözcüklerin söylenişi günümüzde değiş­miştir: Ol (o), irse (erse), gelürdü (gelirdi), gezsün (gezsin), eylesün (eylesin), edü; (edip), ağlasun (ağ­lasın), çeksün (çeksin), idelüm(edelim), getürsün (getirsin).

e) Öztürkçe sözcüklere de yer verilmiştir: Niceyedek (nereye kadar), bencileyin (benim gibi), sencileyin (senin gibi). Sözcüklerdeki "-Leyin" eki, "gi­bi" anlamında kullanılmıştır.

f) "Ü”ler "ve" bağlacı anlamındadır.

 

Söz Sanatları:

BEND: 1

Beyit: 2- İnsan yaşamının gençlik dönemi "nev-bahâr"  (ilkbahar)'a, ölen kişinin  "Lâle-renk"  yüzü ölüm olgusuyla birlikte sarardığından "berk-i hazân" a, yani sararmış sonbahar yaprağına benzetilerek teş­bih sanatı yapılıyor. İlkbahar ile sonbahar sözcükleri bir arada kullanılarak "tezat" sanatına yer veriliyor.

Beyit: 3- Hayat, içki kadehine, ölüm kırılmış kadehe, ecel taşa benzetiliyor. "Devrân, ölüm, ecel, içki kadehi, kadehine, kırılması, taş" sözcükleri an­lamca ilgili kullanılarak "tenasüp" sanatı yapılıyor. Kişileştirme sanatı yoluyla "devran" (zaman), attığı taşla kadehi kıran bir insan gibi düşünülüyor. Mezar toprağı da kadehin dibinde kalan son yuduma benze­tilerek teşbih sanatı yapılıyor.

Beyit: 4- Kalp, temizliğinden ötürü aynaya benzetiliyor.

Beyit: 5- Kanuni Sultan Süleyman, savaşlarda­ki yiğitliğinden dolayı teşbih sanatı yoluyla arslana benzetiliyor.

Beyit: 6- Kanuni, baş süvariye benzetilerek teşbih sanatı yapılıyor.

Beyit: 7- "Mızrağın suyuna baş eğmek" ve "kı­lıcının yapıldığı madeni beğenmemek" sözlerinde me­caz sanatı vardır. Kanuni'nin üstünlüğünü Avrupalıla­rın kabul etmesi anlamında kullanılıyor sözler.

Beyit: 8- İlk dizede Kanuni, taze gül yaprağı­na; ikinci dizede elmas adı verilen mücevhere benze­tilerek teşbih sanatı yapılıyor. Zaman, kişileştirme (teşhis) sanatıyla bir hazinedara, padişahın ölüm ola­yı da hazinedarın (zamanın) kendi sandığına bir inci saklaması olarak düşünülüyor. "Sandık, hâzin, güher" sözcükleri anlamca ilgili kullanılarak "tenasüp" sana­tı yapılıyor.

 

BEND: IV

Beyit: 1 "Gam, ağlamak, zâr". sözcükleri anlam­ca ilgili kullanılarak "tenasüp" sanatı yapılıyor. Şair, kendini "ebr-i nevbahâr"a (ilkbahar bulutuna) benze­terek teşhis (kişileştirme) sanatı yapıyor.

Beyit: 2- "Kuşlar, bülbüller ve gül" Kanuni'nin ölümüne ağlayan insanlar olarak düşünüldüğünden ki­şileştirme sanatı yapılmış oluyor. "Hezâr" sözcüğü, bülbül ve binlerce anlamında kullanılarak tevriye ya­pılıyor. "Güller yolunsun" deyişi, acıyla çırpısın, yap­rakları kopsun anlamlarında gerçek ve mecazlı kulla­nılarak "kinaye" sanan yapılıyor.

Beyit: 3- Dağlar, ağlayan kadına; bulutlar, ka­dının saçlarına, sellerin dağlardaki izleri kadının çözülmüş saçlarına, gözyaşları selleri oluşturan yağmu­ra benzetilerek teşbih sanatı yapılıyor. Ayrıca saçlar, şekil ve renk yönünden sünbüle benzetiliyor.

Beyit: 4- "Nergis" sözcüğü ile Yunan mitolo­jisindeki "Narsis Efsanesi" anımsatılıyor, bu yolla tel­mih sanatı yapılıyor.

Beyit: 5- Kanuni, inciye benzetilerek teşbih sanatı yapılıyor, ilk dizede "dünyayı denize döndüre­cek kadar ağlamak" sözünde mübalağa (abartma) sa­natına yer veriliyor.

Beyit: 6- Şair, kendisini yanık yanık inleyen ney çalgısına benzetiyor.

 

İçerik Yönünden:

BEND: 1

•Ey şan ve şöhret düşkünlüğünün tuzağına bağlı olan kişi,

  Bu kötü dünya işleriyle uğraşın daha ne zama­na dek sürecek?

 

•O günü an ki, gün gelir ömrünün ilkbaharı son bulur,

  Lâleyi andıran kırmızı yüzlü sonbahar yaprağı­na döner.

 

•Sonunda içki kadehine zamanın telinden bir taş değer,

 Senin de yerin son içilen yudum gibi toprak olur.

 

•İnsan odur ki, kalbi ayna gibi temiz olmalıdır,

(Gerçek) insan isen göğsünde kaplan kininin ne işi var?

 

•İbretle bakan gözünde bu gaflet uykusu daha ne kadar sürecek?

Savaşların arslanı o padişahın başına gelenler yetmez mi?

 

•O saadet ülkesinin başkomutanına ve süvarisine,

Dolaşma sırasında dünya denilen arsa dar gelir­di.

 

•Kılıcının üstünlüğüne Macar kâfirleri baş eğdi,

Avrupalılar ve Fransızlar kılıcının cevherini çok beğendi.

 

•Taze gül yaprağı gibi yüzünü yere koydu,

Zaman hazinedarı onu bir mücevher gibi koynu­na koydu.

 

BEND: IV

•İlkbahar bulutu senin acınla benim gibi kararsız olsun,

Tüm ufukları ağlayarak dolaşsın, dursun.

 

•Sabah kuşlarının inlemesi tüm evreni tutsun,

Güller yolunsun, bülbüller kederle ah etsin.

 

•Dağlar, yasla sünbüle benzeyen saçlarını çözsün ağlasın,

Coşkun gözyaşlarını sel gibi eteklerine döksün.

 

•Gül, özlemle kulağını yollara, tutsun,

Nergis gibi ayrılığın acısını kıyamete dek çek­sin.

 

•İnci saçan gözyaşları dünyayı denize çevirse,

Yine de senin gibi şahlara lâyık bir inci gelmez.

 

•Ey gönül! Bu kederli anımda bana arkadaş ve dost sensin,

Gel, bari seninle ney gibi yanık yanık ağlayalım.

 

•Ah ve inleyişlerin ahengini göklere dek yüksel­telim,

Bu yedi bend dertlilerin derdine tercüman olsun.

 

Araştırmalar:

a) "Kanuni Mersiyesi’nde",  yaşamlarında sürekli yükselmek ve daha çok şeyler elde etmek isteyen in­sanlara birtakım dersler veriliyor;  hayata aşırı bir tutkuyla bağlanmanın doğru olmadığı anlatılıyor; dün­yanın, dünyada her şeyin geçici olduğu sonucuna va­rılıyor. Buna Kanuni örnek gösteriliyor. Ardından Ka­nuni Sultan Süleyman'ın ölümünden doğan büyük üzün­tü, coşkuyla dile getiriliyor.

b) Birinci bendin ilk üç beytine göre, hayat geçi­cidir. Bu nedenle insanların şan, şöhret, yükselme gi­bi tutkulardan kaçınması gerekir.

c) Şair, birinci bendin dördüncü beytinde insanlar­da kinden uzak gönül temizliği niteliğini görmek is­tediğini belirtiyor. Diğer bir deyişle insanların iyi, duygulu, kin ve garazdan arınmış varlıklar olmasını istiyor. Dolaylı olarak Kanuni'nin bu tür kişilerden olduğunu anlatmak istiyor.

d) Birinci bendin beşinci beytinde, insanlara gör­düklerinden ders almaları öğütleniyor. Şair, ölüm ol­gusunun genç-yaşlı, küçük-büyük, ünlü-ünsüz, zengin-yoksul tüm kişilerin başına geleceğini belirtiyor, ölü­mün insanlar arasındaki eşitliğini dile getiriyor. Ka­nuni Sultan Süleyman'ın ölümünü ders (ibret)t alına­cak bir olay olarak görüyor.

e) "Ab-ı tîğ" tamlaması, "kılıcın suyu" anlamına gelir. Kılıç, bilindiği gibi çelikten yapılan bir savaş aracıdır. Onun sert olması, nitelikli bir hale gelmesi, özel bir yöntemle ona su verilmesine bağlıdır. Tam­lamanın bu anlamından yararlanan şair, Osmanlı or­dusunun Kanuni Sultan Süleyman döneminde en iyi savaş araçlarıyla donatıldığını belirtmek istiyor. Tüm düşmanların da Kanuni'nin üstünlüğünü, güçlü ordu ve silâh gücü sayesinde tanımak zorunda kaldığını belir­tiyor.

f) Şair, ikinci bentte, tüm doğa varlıklarının ken­di üzüntüsüne katılmasını istiyor. Bunlar, ilkbahar bulutu, kuşlar, bülbüller, dağlar ve nergistir. Onların bu ölüm karşısında ağlamaları, yollara kulak verme­leri, bir bekleyiş içine girmeleri, dövünmeleri insan­lara özgü niteliklerdir. Bu nedenle, varlıkların böyle düşünülmesi teşhis (kişileştirme) sanatıdır.

g) Şair, Kanuni'yi birinci bendin beşinci, altıncı ve yedinci beyitlerinde övmektedir. Şaire göre Kanuni, Savaşların arslanıdır. Ülkesinin en iyi yöneticisidir, tüm Avrupa'yı dize getiren bir fatihtir. Görüldüğü gibi, Kanuni'nin savaşçılığı, devlet adamlığı, fatih ol­duğu dile getirilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu, Kanuni Sultan Süleyman döneminde en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Ülke, yöne­tim, kültür, ekonomi bakımından tarihinin altın devrini yaşıyordu. Bu durumun gerçekleşmesinde Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdar olarak payı büyüktü. Bu yüzden, şiirde onunla ilgili yapılan övgüler, tarih­sel gerçeklere uymaktadır.

 

5. BENT
1. Gün doğdı Şâh-ı 'âlem uyanmaz mı hâbdan
    Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn-cenâbdan

2. Yollarda kaldı gözlerümüz gelmedi haber
    Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-me'âbdan

3. Reng-i 'izârı gitdi yatur kendü huşk-leb
    Şol gül gibi ki ayru düşüpdür gül-âbdan

4. Gâhî hicâb-ı ebre girür husrevâ felek
   Yâd eyledükçe lütfum terler hicâbdan

5. Tıfl-ı sirişki yirlere girsün du'âm odur
    Her kim gamımdan ağlamaya şeyh u şâbdan

6. Yansun yakılsun âteş-i hecrünle âfitâb
    Derdünle kara çullara girsün sehâbdan

7. Yâd eylesün hünerlerüni kanlar ağlasun
    Tîğun boyunca karaya batsun kırâbdan

8. Derd ü gamunla çâk-i girîbân idüp kalem
    Pîrâhenini pârelesün gussadan 'alem

Beşinci Bend
1. Gün doğdu, cihan pdişahı uykudan uyanmayacak mı? Çevresi gökyüzü kadar geniş olan çadırından yüzünü göstermeyecek mi?
2. Gözlerimiz yollarda kaldı; devletin sığındığı yüce eşiğinin toprağından hâlâ haber gelmedi.
3. Kendisi, gül suyundan ayrı düşmüş gül gibi, dudakları kurumuş ve yanağının rengi solmuş bir halde yatmaktadır.
4. Ey ulu padişah! Gök, bazan bulut perdesine girer, utanır, senin lûtfunu hatırladıkça da utancındant erler.
5. Bedduam, şudur ki: genç, ihtiyar, kim olursa okun, senin gamınla ağlamazsa, gözyaşlarının çocuğu mezara girsin!
6. Güneş senin ayrılığının acısıyla yanıp yakılsın ve derdinle buluttan kara çullara girsin.
7. Kılıcın senin hünerlerini anarak kanlar ağlasın ve kınına girerek boydan boya karaya batsın.
8. Kalem senin dert ve gamınla yakasını yırtsın, bayrak kederden gömleğini parçalasın.

6.BENT
1. Tîğun içtirdi düşmene zahm-ı zebânları
    Bahs itmez oldı kimse kesildi lisânları

2. Gördi nihâl-i serv-i ser-efrâz-ı nîzeni
   Ser-keşlik adın anmadı bir dahı banları

3. Her kanda bassa pây semendün nisâr içün
   Hânlar yolunda cümle revân itdi cânları

4. Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayup konar
   Tîğun Hudâ yolında sebîl itdi kanları

5. Şemşîr gibi rûy-ı zemîne taraf taraf
    Saldun demür kuşaklu cihân pehlevânları

6. Aldım hezâr büt-gedeyi mescîd eyledün
   Nâkûs yirlerinde okutdun ezânları

7. Âhır çalındı kûs-ı rahîl itdün irtihâl
   Evvel konağın oldı cinân bûstânları

8. Minnet Hudâya iki cihânda kılup sa'id
    Nâm-ı şerîfün eyledi hem gâzî hem şehîd

Vezin Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâili

Altıncı Bend
1. Senin kılıcın, düşmana onulmaz yaralar açardı; kimse ağız açıp söz söyliyemez seninle iddialaşamaz oldu, dilleri kesildi.
2. Düşman beyleri, senin başı yüksek, mağrur bir selvi fidanını andıran mızrağını görüp, asilik lâfını anmaz, başkaldıramaz oldular,
3. Senin atının ayağı nereye bassa, hanlann hepsi, "saçı" olarak senin yolunda kanlar akıttılar,
4. Fanilik çölünde (savaş meydanında) kartal gibi havada uzun zaman kalabilen leş yiyen) hava kuşları, senin kılıcının, Allah yolunda öldürdüğü binlerce insanın cesetleri üzerinde, (onları yiyebilmek için) durmadan dönerler
5. Yeryüzüne, taraf taraf demir kuşaklı cihan pehlivanlarını (güçlü kahramanları) kılıç gibi saldın.
6. Binlerce kiliseyi alıp mescit yaptın; çan yerlerinde ezanları okuttun.
7. Nihayet, göç davulu çalındı ve öldün; ilk konağın cennet bahçeleri oldu.
8. Allah’a şükür okun ki, dünyada ve ahrette seni mesut edip, mübarek adını hem gazi, hem şehit yaptı.

 

Beşinci bent
1. Şâh-i âlem : (f. is. t.) Âlemin şahı; cihan padişahı.
Cilve kılmak, görünmek demektir.
Gerdûn-cenâb : (f. St.) Felek avlulu; avlusu gökyüzü kadar geniş olan.
Hayme-i gerdûn-cenab : (f. s. t.) Gökyüzük adar geniş bir meydana kurulmuş olan çadır. Bu terkip, Kanûnînin kudretini ve nekadar geniş ülkelere hükmettiğini gösteriyor.
Bu beyitte güzel bir tecâhülü ârif vardır: Bâkî, padişahın öldüğünü bildiği halde bilmez ve bu işin olduğuna inanmaz görünerek ifadesinin tesirini arttırıyor.
Bu bendin kafiyeleri olan “hâbdan, cenâbdan, meâbdan, gülâbdan„.” kelimelerınin âb diye biten hecelerini, vezinde birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak surette uzatarak okumak lâzımdırin,

2.Devlet-meâb Devletin, saadet ve ihtişamına sığınacağı yer. Devletmeap, şevketmeap, haşmetmeap gibi tabirler eskiden hükümdarlar için, hürmet bildirmek üzere kullanılırdı.
Südde-i devlet-meâb (f is. f.) Devletlinin, padişahın kapısı
Cenab-ı südde-i devlet-meâb (Zincirleme f. is. t.) Padişahın kapısının avlusu.
Avlu, evin etrafı manasına gelen Arapça cenâb kelimesi, hürmet bildiren bir tabir olarak da kullanılır: Cenab-ı Hak, sefir cenapları gibi.
Hâk-i cenâb-i südde-i devlet-meâb (Zincirleme üçüzlü f. İs t) Padişahın kapısının önündeki avlunun toprağı. Padişahtan haber gelmedi diye kısaca ifade edilebilecek olan mananın böyle zincirleme izafetlerle anlatılması, eski telâkkiye ve dil an'anesine göre tazim ve hürmet bildimek içindir.

3. Reng-i izâr: (f. is. t.) Yanağın rengi.
Huşk-leb: (f. St.) Dudağı kurumuş, kuru dudaklı. Bu sıfat takımındaki huşk hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda okumak lâzımdır.
Düşüptür, düşünmüştür demektir.

4. Hicâb-i ebr: (f. is. t.) Bulut perdesi.
Husreyâ, ey husrev, ey ulu hünkâr demektir.
Kanuni’nin lûtfunun büyüklüğünü göstermek için yazılmış olan bu beyitte muvaffakıyetli bir hüsnü tâlil vardır: malûm olduğu üzere, hava bulutlarla örtülü olduğu zaman yağmur yağar. Burada “terlemek” kelimesi, bir istiare olarak, yağmur yağması yerinde kullanılmıştır. Tabiî bir hadise olan yağmur şair, Kanuni’nin lûtuflarını görüp mahcup ve minnetdar olan göğün terlemesi şeklinde gösteriyor.
Bu münasebetle, buraya almamış olduğumuz ikinci bendin sonunda geçen muvaffakıyetli bir hüsnü tâlîli daha zikredelim:

Hurşîde baksa gözleri halkın dola gelür
Zîrâ görünce hâtıra ol meh-likâ gelür

Beytin manası şudur: Güneşe baksa halkın gözleri dolar; çünkü, güneşi görünce hatıra o ay yüzlü padişah gelir.
Güneşe bakınca gözlerin kamaşıp yaşarması tabiî bir şeydir. Fakat, şair buna, ölen padişahın hatırlanmasını sebep olarak gösteriyor.
Bu beyit baze nüshalarda şu şekildedir:

Gâhî hicâb-i ebre girer husrev-i felek
Yâdeyledikçe lûtfunu terler hicâbdan

Bu takdirde gökyüzünün hükümdarı manasına gelen husrev-i felek şeklindeki Farsça isim tamlamasıyla güneş kastedilmiş olur.

5. Tıfl-i sirişk: (fÂs. t.) Gözyaşı çocuğu. Gözyaşlarının çocuğa benzetilmesi ağlamanın ve dökülen yaşların kıymetini atmak içindir.
Bâkî: "Herkes senin gamınla ağlasın.” diye ifade edilebileceki olan bir fikri, çocuk, genç, ihtiyar kelimeleri arasındaki münasebetten ve evlât kaybetmenin acısından istifade ederek: "Her kim senin gamınla ağlamazsa öz çocukları toprağa gömülsün diye beddua ediyorum.” tarzında söylüyor.

6. Âteş-i hicr: (f. is. t.) Ayrılık ateşi.
“Kara”nın matem rengi olduğu ve yakınlarından birini kaybedenlerin karalar giyindiği malûmdur. Bâkî de bu beyitte güneşi kara bulutlara sararak ona bu suretle matem çulu (elbisesi) giydiriyor.

7. Bâkî bu beyitte de, Kânûnî’nin kudretli elinden düşen kılıca, siyah kınından, boylu boyunca bir matem elbisesi giydiriyor.
Türkçemizin “kara” kelimesi, gerek bu beyitte, gerek bundan evvelki beyitte, yabancı kelimelerin ahengine uydurularak, “kâre” şeklinde kullanılmıştır. Bunda eski yazılış şeklinin de tesiri vardır.

8. Çâk-i giribân: (f, is, İ.) Yakanın yırtılması, yırtığı. Çâk-i girîbân etmek, yakayı yırtmak demektir.
Saçını başını yolmak gibi, yakayı yırtmak da kederle döğünüp ağlamanın bir alameti, bir neticesidir.
Kânûnî, harp meydanlarında zaferler kazanmış olduğu gibi, Muhibbî mahlâsıyla yazdığı şiirleriyle de tanındığından, Bâkî onun arkasından hem kaleme, hem de bayrağa yas tutturuyor. Kâlemin yakasının yırtığı, kamış kalemin ucundaki çatlağıdır. Bayrağın gömleği ise, üzerine geçirilen kılıfıdır. Artık onu harp meydanlarında şerefle dalgalandıran padişah ölmüş olduğu için, bir ıstırap ve hasretle bayarağa kılıfını yırttırıyor.
Pârelemek; paralamak, parçalamak demektir.

Altıncı bent
1. Zahm-i zebân: (f. İs. t.) Dil yarası. "Kılıç yarası onulur, dil yarası onulmaz." diye gerek kendi dilimizde, gerek Arapçada mevcut atalar sözü hatırlanarak bu beyit ki Zahm-i zeban terkibinin de onulmaz yara manasıyla anlaşılması lâzımdır.

2.Ser-efrâz: (f. St.) Başını yükselten: başını kaldıran.
Serv-i ser-efrâz: (f. s. t.) Başı yüksek selvi; baş çeken selvi.
Nihâl-i serv-i ger-efrâz: (f. is. t.) Başı yüksek selvi fidanı.
Nihâl-i serv-i ger-efrâz-i nîze: (Zincirlemef . is. t.) Bu zincirlemet erkipte “nihâl-i serv-i ser-efrâz” terkibi tamlanan ve nîze de tamlayan olarak benzeyiş alâkasıyle bağlanmışlardır. Terkibin manası başı yüksek bir selvi fidanına benziyen mızraktır.
Âdın, -“a” hecesi imâleli olarak- adını demektir; sonunda bulunması lâzım gelen nesne eki kullanılmamıştır.
Ban, Macar beylerine ve alelûmum Tuna boyu beylerine verilen unvandır. Bu beyitte tamlanan halinde olan banların tamlayanı, üst beyitteki “düşmen”dir.
Ban, Arapçada boynun uzunluğu ile tanınan sorgun ağacı manasına da geldiği için, beyitte servin de bulunması bu kelimenin tevriyeli olarak kullanılmış olduğunu gösteriyor.

3. Kande, nerde demektir.
Pâ-yi semend: (f. is. t.) Atın ayağı.
Nisâr:(a) Başa veya ayağa saçılan para gibi şeyler; saçı.  

Bir harp açıldığı zaman, Osmanlı imparatorluğuna tâbi hanlar, meselâ Kırım hanları, ordularıyla gelerek imparatorun ordusuna katılırlardı. Bundan dolayı, hanların Kanuni’nin yolunda kanlarını akıttıkları söyleniyor.

4. Deşt-i fenâ: (f. is. t.) Fanilik çölü, yani, dünya.
Mürg-i hevâ: (f, is. t.) Arzu, heves, ihtiras kuşu; uzun zaman havada kalabilen kuş.
Sebîl etmek; dağıtmak, sevabına dağıtmak demektir.
Orta çağda, müslümanların zihniyetince gazâ, yani din düşmanlarına karşı harbetmek dinî bir borçtu. Bu borcu ödeyenler en büyük sevaba girerlerdi. O zaman, cemiyetleri sevk ve idare eden din zihniyeti olduğu için müslümanlarca gazâ da, din uğrunda, Allah için yapılırdı. İşte bu beyitte de Bâkî, Kanûnî’nin Allah yolunda o kadar düşman canına kıydığını, onları sevabına yok ettiğini söylüyor.

5. Şemşîr kelimesinin şîr hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak surette uzatarak okumak lâzımdır.
Rû-yi zemîn: (f. is. t.) Yeryüzü; dünya.

6. Birinci mısradaki hezâr kelimesinin zâr hecesiyle ikinci mısradaki nâküs kelimesinin küs hecesini, vezinde birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak tarzda okumak icap eder.

7. Kûs-i rahîl: (f. is. t) Göç davulu. Eskiden bir kervan yola çıkacağı zaman, toplanma ve hareket işareti olarak davul çalınırmış. İşte asıl kûs-i rahîl budur. Fakat bu beyitteki “rahîl”den ölüm manası anlaşıldığına göre kûs-i rahîl de ölüm davulu, ecelin daveti demek olur.
Bûstân kelimesinin “bûs” hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak lâzımdır.

8. İki cihan, dünya ve ahret demektir.
Nâm-i şerîf: (f. s. t.) Şerefli isim; mübarek ad.
Kanûnî Süleyman, Macaristandaki Zigetvar kalesinin kuşatılması esnasında öldüğü için şehit sayılmıştır. Bundan dolayı Bâkî, Kanûnî’ye hitaben "Senin mubarek adın hem gazi, hem şehit oldu." diyor.
Gazâ eden demek olan Arapça gâzî kelimesinin “zî” hecesi burada zihâflıdır, yani aslında uzun iken vezin icabı olarak “i” sadalısı uzatılmadan okunmak icap etmektedir.
Osmanlı imparatorluğunun en parlak fütuhat devrinin hükümdarı olan Kanûnî’nin himayesini gören Bâkî’nin, hem padişaha karşı duyduğu hürmet ve bağlılığı gösterir surette samimî, hem de o devrim hareketlerine yakışır tarzda azametli bir ifade ve ahenkle yazdığı bu mersiye Divan Edebiyatının şaheserlerinden ve Bâkî'nin şöhretinin temel taşlarından biridir.
Bu mersiyenin yedinci bendi, "Kral öldü. Yaşasın kıral!" manasında, Kanûnî’den sonra tahta geçen oğlu II’nci Selim’i medhetmek ona hoş görünmek için yazılmıştır, Bundan dolayı, bu güzel ve samimî eserin sonunda bir yama gibi durmaktadır, Bundan başka, sekizinci bir bent daha vardır ki o da sadrazam Sokullu’nun methine tahsis olunmuştur. Bâkî, mersiyesi için heft bend (yedi bent) tabirini kullanmış olduğuna göre, bu sekizinci bendin sonradan ve devrin ikinci bir hükümdarı gibi nüfuz ve kudret sahibi olan Sokullu’nun teveccühünü kazanmak maksadiyla yazılmış olduğu anlaşılmaktadır.

5 VE 6.BENT N.H.ONAN İZAHLI DİVAN ŞİİR ANTOLOJİSİ

Üye Girişi