LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 12. SINIF DİL VE ANLATIM > GEZİ YAZISI ÖRNEKLERİ_BİZİM AKDENİZ

GEZİ YAZISI ÖRNEKLERİ_BİZİM AKDENİZ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfMükemmel 

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

BİZİM AKDENİZ

 

Antalya, Nisan 1941

Bir akşamüstü Erenkuş 'a doğru yürüyünüz ve elektrik santralinin taraçasına inerek iki yanınızda gür çağlayanlar, Körfez'i ve Akdağ'ı seyre­diniz. Fransız seyyahı diyor ki: "Bu dağların arkasına inen güneşi Antalya yakasında görmek kadar haşmetli bir şey akla gelemez." Kumsaldan en yükseği 3450 metreye çıkan bu dağ, tepe, sırt ve geçit yığınlarının ılık bir ekim ikindisinde aydın ve koyu, sönüp yanan renklerine bakıyorum. Toroslar, Antalya Körfezi'nden bu dalgalarla Akdeniz'e kavuşuyor. Sıfır­dan üç bin metre, şehir ve liman üstünde ezici, boğucu ve bunaltıcı bir ufuksuzluk hatıra getirebilir. Yatık kıydı, dar limanlı ve yakın yüksek dağ­lı İskenderun'da da hâl böyledir. Antalya'nın arkası ve bir yanı alabildi­ğine açıktır. Körfezi çeviren dağlar ise hem millerce uzaktadır hem de al­çaktı yüksekli tepeler, yaylalar, girinti ve çıkıntılarla yüceliğini kaybetme­yen fakat ağırlığı da duyulmayan eşsiz bir değişkenlik gösterir. Günün he­men hiçbir saatinde ışın-kara resim oyunlarının eksildiği görülmez. Ora­lardan pınarlar gibi saf Türk isimleri akıyor: Akdağ, Beydağ, Çanakyaran, Deliktaş, Yanartaş, Kızûcadağ... Türklerin bu yalçın kayalar üstüne ne zaman konduğu pek bilinmez.

  

Çağlayan sesleri ile gönül oyalayıp renklerine, resimlerine doyamadı­ğımız bu şeyin adına tabiat diyoruz. Burada tabiatın her türlüsü var: Lüb­nan çamları yetişen yaylaları ile dağ ve orman tabiatı, denize yukarıdan bakan ve çağlayan döken sonra uzaklarda alçala alçala geniş ve derin bir kumsalda eriyen yalısı ile eşsiz bir kıyılar tabiatı, sağa döndüğünüzde gözlerinizi görünmez çizgileri ile dinlendiren sola baktığınızda hayalinizi enginler rüyası içinde sallayan deniz tabiatı iki taraça ile Toros etekleri­ne doğru geniş, düz avlık ve seyranlık ova tabiatı, hepsi, her çeşidi var. İsviçre'deki dağ karşınızda, Riviyera'daki kıyılar önünüzde Macaristan'da­ki ova arkanızdadır.

  

Kaleleri, sarayları ve mezarları ile oyma kayadan, kapılarında İsken­der'i durduran Termesus, işte şu tepenin üstündedir. Atina'ya kadar gül yağı ve balsam yollayan Phaselis (Faselis), karşı kumsalın biraz yukarısındadır. Eski Olbiya, ağaçlarını gördüğünüz çiftliğin yanlarında idi. Siz, kendiniz, şimdi Bergama Kralı II. Attalus'un kurduğu 2099 yıllık Attalia (Atalya)'nın içindesiniz. Yirmi yirmi beş kilometrede bir jimnazları ile ti­yatroları ve stadyumları ile surları ve sütunları ile bir site yıkılarına rast­lıyorsunuz. Bu tarihtir. Onun da devir devir, bin türlüsü, bin hatıralısı var.

  

Tabiat, tarih ve sanat; iç içe, koyun koyuna katran çamı bir saray sü­tununa gölge vererek bir hisar, Akdeniz parçalarının en tatlısı üstüne ak­sini sunarak çağlayanların burçlardan sesi gelerek her şey bir aradadır.

  

Birini bulanı bahtiyardır. Fakat sizi Antalya'da nereye davet edeyim? Otel bulamayacaksınız. Katran çamlarının gölgesine kavuşabilmek için katır sırtı arayacaksınız. Aspendos Tiyatrosu'na gitmek için kuru hava bekleyeceksiniz ve orada küçük bir kulübe çatısı altına sığınamazsınız- İn­sanların yapamayacağı, yaratamayacağı, erişemeyeceği her şey var. Sizi bunların hazzına doyurabilmek, bunların koynunda avutmak için fakir, zengin herkesin yapabileceği şey eksik!

Alanya

"Gök, onun katında yer gibi görünür ve dağ, onun eteğinde tepecik gi­bi görünür ve denizden hendeği, mermer taşından hisarı var." Uğurlu sal­tanatı ile halka dirlik, ülkeye düzen veren Alaaddin Keykubat, Alanya'nın methini emirlerin ağzından böyle duymuştu. O zamanki adı ile Galonorus, Mısır üzerine ağır baç ve haraç yükleyen bir Bizans kalesi idi.

 

— Öyle bir payitaht cihan padişahından gayri kimseye yaraşmaz. Göklerle öpüşen o kaleyi biz kullanırız, kementlerimizin bağı ile çekelim ve ülke denizinin o incisini de ötekilerin sırasına dizelim.

 

Harp iki ay sürdü. Yorgun ve umutsuz asker bozulup dağılmak üzere idi. Tam bu sırada kale kumandanının yüreğine korku düşüyor: "Biz sul­tanın elinden kurtulamayız. Gerçi hisarımız yıldızlarla diz dize, kartallar­la yan yanadır. Fakat kaderin hükmünden kaçamayız. Padişah ile düş­manlığı dostluğa çevirelim."

 

Elçi, şöyle bir mektupla Selçukluların karargâhına geldi: "Cihan pa­dişahı duymuşlardır ki Dara Huşenk, İskender ve Kayser devrinden beri düşmana daima gıpta veren bu yalçın kale, baba ve dedelerimin yurdu ve benim mülkümdür. Şimdiye kadar hiçbir padişah onu almak için dövüşe kalkmamışlar. İçindeki yiyecek ve malzeme kıyamete kadar yeter. Fakat uzaktan cetlerinize baktıkça kendi kendime bu savaş, dağı yerinden oy­natmak, bez üstüne yumruk indirmek, başını rüzgâra vermek gibi fayda­sız olacaktı, dedim.

 

Padişah ülkesinde kendime sığınacak ve gizlenecek bir yer aramayı daha doğru buldum. Eğer bana canımdan aman, şu saltanat ülkesinde ge­çinecek bir yer verirseniz büyük lütufta bulunursunuz."

 

Sultan, cetir ve sancağı ile kaleye girdi. Kale halkı altın ve gümüş pa­ralar saçarak karşılamaya geldiler.

 

Dağ sırtlarını deniz tarafından ve yüksekten dolaşan yoldan Alanya Kalesi 'ni bir görüp bir kaybediyoruz. Sağımızda alabildiğine Akdeniz, ak­şam karartısı içinde sönüyor.

 

Bu yalçın yamaçlardan kaleyi ve Alanya kıyılarını seyretmek kadar hiçbir şey Akdeniz korsanlık destanlarını gözde canlandırmaz. Adacıkları, koyları, yakın dağları ve mağaraları ile bütün Antalya kıyıları tarihte kor­sanların ve esir kaçakçılarının yatağı idi. Deniz kenarları, talan eşyasını saklamak için hisarlarla donanmıştı. Alanya Hisarı da bunlardan biridir.

 

Denizle yaşayan Roma bir zamanlar bu korsanlardan o kadar yıldı ki Pompe'yi beş yüz gemi, yüz yirmi bin yaya, binlerce süvari ile buralarda büyük bir sefere çıkardı. Pompe, binden fazla gemi yaktı ve otuz binden fazla korsan yakaladı. Bununla beraber ne yağmalar ne kaçakçılık ne baskınlar durdu.

 

Side (Eski Antalya), Koraksior (Alanya) ve Phaselis (Tekirova)lilerin başlıca şöhreti korsanlık ve esir alım satımı idi. Korsanların pek güzel, burnu yaldızlı, kürekleri gümüşlü, küpeştesi erguvan halılarla süslü gemi­leri vardı. Kaçırdıkları esirlerden biri Romalı olduğunu söylerse karşısın­da saygı ile eğilir, diz çöker, bizi affediniz, derler; gene bir yanlışlığa uğ­ramaması için arkasına bir toga giydirirler, sonra denize bir merdiven ku­rarak: "Vatanınıza teşrif buyurunuz." derlerdi. Romalı denize inmek iste­mezse bir tafya tekmesi ile yuvarlanıp giderdi. Benim şimdi gördüğüm ufuklar henüz korsanlık ederken Barbaros'un da tekneleri ile sık sık ka­rarmıştır.

 

 

Falih Rıfkı Atay -Gezerek Gördüklerim  

 

 

TAÇ MAHAL

 

Hint yolculuğuna çıkarken okuyarak veya dolaşarak bu memleketi ta­nıyan herkesten aynı hasretli sözü duyarsınız:

                     Demek Taç Mahal'i göreceksiniz. Ve arkasından şu tavsiye: 

                    Fakat oraya hele ay ışığında gitmelisiniz. Hindistan'a vardığınız zaman sizi gezdirecek olanlardan biri şu müjdeyi verir: 

                   Talihiniz varmış, programda Ağra, tam mehtaba düşüyor...

  ... Taç Mahal, eşsiz bir anıt kadar bir aşk hikâyesini de hatıra getirir. Bir gönül ateşinde ısınan bu mermerler, asırlardan beri soğumamıştır. Neresine dokunsanız, bir kalp çırpıntısı duyacak gibi olursunuz.

 

Türbe, selatin camiler gibi geniş bir bahçe avlu ortasındadır. Avluya, her biri ayrı bir anıt kadar güzel ve ihtişamlı, yerine göre bir iki veya dört kapıdan girersiniz. Kapılar birbirine duvarla bağlanmıştır. Ve bazen bu duvarların iç tarafı medreseler veya buna benzer tesislerle kaplanmıştır. Türbeler, minarelidirler. Hindistan Türk mimarisinde minare, yalnız ezan okumaya değil aynı zamanda bu türlü anıtları süslemeye de yarar.

 

Dış kapının kemeri altından Taç Mahave bakıyoruz. Servili bir su ka­nalının sonunda onun klasik olduğu kadar esrarlı güzelliği ve bilhassa ha­tırası, bizi kendine doğru çekiyor. Geniş bir mermer taraça ortasında bü­yük bir kubbe ve yanında daha küçük kubbeler... Nispetlerinde o kadar ahenk var ki uzaktan ezmeyici hafifliği, yaklaştıkça bir ihtişam manasına bürünür. Kapı eşiğinde ise ulu ve baş döndürücü heybet alır.

 

Bütün içi akikler, somakiler, daha birçok kıymetli sert taşlarla âdeta dokunmuştur. Her tarafta aynı kakma ve kabartmalardan çelenkler, nakış­lar ve oymalar görürsünüz. Bununla beraber büyük bir sadelik ahengi hissini hiç kaybetmezsiniz. Bir sanatçı diyor ki: "Mimariye alınan süsle­me üsluplarının en güzel ve en değerlisi budur. Hele kakma taştan çiçek­lerle işlenen bir kaide üstündeki zarif sandukalarla bunların etrafındaki kafes mermer çevirmenin ihtişam içindeki ruh asilliği ve zenginlik fikrini öldüren sanat sükûnu hemen gönlü kavrar."

 

Mümtaz-Mahal'in sandukası kubbenin tam altındadır. Yanındaki san­duka, iğreti gibi durur, Şah-ı Cihan, Cumna Irmağı'nın öbür kıyısında kendisi için de kara mermerden böyle bir türbe daha yaptırmak ve ikisini birbirine gümüş köprü ile bağlamak fikrinde idi. Birbirinden ayrılmayan bu iki şahane ruh, belki nisan şafaklarında, bu gümüş köprü üstünde bu­luşacaklar ve Cumna'nın sularına aksedeceklerdi. Fakat babasının ısrar­larından bıkan ve fakair gibi yaşayan mutaassıp Evrenk-Zeyb, Şah-ı Cihan't getirdi, bir sığıntı gibi karısının yanına gömdü.

 

Falih Rıfkı Atay

Cuma, 28 Ekim 2011 20:18 tarihinde güncellendi  
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 12. SINIF DİL VE ANLATIM > GEZİ YAZISI ÖRNEKLERİ_BİZİM AKDENİZ