LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

AD AKTARMASI

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 27
ZayıfMükemmel 

Bir kavramı zorunlu bir ilişki ile ona bağlı başka bir kavramla anlatmaya ad aktarması denir. Baş­ka bir deyişle, ad aktarması değişmecenin bitişiklik bağıntısına dayanan türüdür. Bu anlam olayına yazında mecaz-ı mürsel adı verilir.

Mecaz-ı mürsel de sözcük değişmeceli anlamıyla kullanılır; ancak "kârineimania" denen ipucuyla, sözcüğün öteki anlamının düşünülmesi engellenir. Bu özellik, mecaz-ı mürseli benzetmeye da­yanmayan değişmece türlerinden biri olan değinmece (kinaye)'den ayırır. Değinmecede bir ipucu verilmediği için sözcük hem gerçek hem de değişmeceli anlamıyla düşünülür; ancak amaçlanan, de­ğişmeceli anlamdır. Örneğin, Bu ne kudret ki elifbayı okur ezberden " (Şâir Eşref, s. 74.) dizesinde, sözü edilen kişi, sözde övülürken, gerçekte bilisizliği nedeniyle yerilmektedir.

Deyim aktarması (eğretileme), benzeşim bağıntısına dayanıyordu. Ad aktarması ise, yukarıda be­liğimiz gibi, bitişiklik bağıntısına dayanır. Ad aktarmasında değişmeceli olarak kullanılan sözcük, anlattığı kavrama bitişiktir, o kavramla aynı bütünlükte yer alır.

Örneğin, Sait Faik' i kesinlikle okumalısın. " tümcesinde, Sait Faik'in yapıtlarından söz edilmektedir, yazarın adı, yapıtlarının yerine kullanılmıştır. Böylece, "Sait Faik", bağlam içinde değişmeceli bir anlam kazanmıştır. Bu kullanımda, yazarla yapıtları arasında bir bitişiklik bağıntısı, bir bütünlük söz konusudur; çünkü okunması istenen "yapıtlar "Sait Faik yazmıştır.

Bir örnek de istiklal Marşımızdan:

"Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!" dizesiyle, bayrağımıza seslenildiğini biliyoruz bu bilgimizin kaynağı, dizedeki "hilâl" sözcüğüdür. "Hilâl" (yeniay), bayrağımızın biçimlenmesinde yer alan bir öğedir. Ozanımız, öğe( hilâl)yi kullanarak bütünü (bayrağımızı) anlatmıştır.

Görülüyor ki, ad aktarmasını, bütün içindeki zorunlu bir ilişki ortaya çıkarmaktadır. Bu ilişki çok çeşitli olabilir: neden-sonuç, parça-bütün, nesne-köken, sanatçı-yapıt, özel-genel, iç-dış, somut-soyut... (ya da bunların tersi)

Günlük konuşma dilinde kalıplaşmış ad aktarması örneklerine çok rastlanır:

ayağını çıkarmak (ayakkabı)

bir şişe içmek (su, içki vb.)

soba yakmak (odun, kömür vb.)

güçlü bir kalem (yazar)

usta bir fırça (ressam)

gençliğin, sorunlarına sahip çıkması (gençler) Türkiye'nin ayağa kalkması (Türkiye halkı)...

 

Yazın dilinde ad aktarması örnekleri: "Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz, / Serez çarşısı kör.

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü." (Serez çarşısı halkı)

(Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri 3, s. 198.) (Bu örnek, "kişileştirme" olarak da düşünülebilir.)

 

"Kasaba yeni uyanmıştı." (kasaba halkı)

(Yusuf Ziya Bahadırlı, Güllüceyi Sel Aldı, s. 8.)

 

"Bir ruh o derin bahçede bir defa yaşarsa" (insan)

(Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, s. 122.)

 

"Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. " (insanlar)

(Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları, s. 5.)

 

"Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!" (ölüm)

(Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, s. 81.)

 

"Kadınlar son giysilerini giydiklerinde, doğurduklarından başkası göremiyormuş meğer onları, ko­cası bile olsa... " (kefen)

(Sevgi Özel, Bir Bulut Ayağıma Dolandı, s. 11.)

 

"Duvarda, işini bilir, kadidi çıkmış, tilki burunlu bir Picasso." (tablo)

(Vüs 'at O. Bener, Buzul Çağının Virüsü, s. 45.)

 

"güneşin battığı bir anda vivaldi çalıyor" (müzik)

(Ahmet Özer, Aşkın Taçyaprağı, s. 70.)

 

"Fabrika bizi akşam için bir eğlence yerine davet ediyordu." (fabrika yetkilileri) (Ahmet Haşim, Üç Eser-... /Frankfurt Seyahatnamesi, s. 189.)

Toros Dağları'nın etekleri> dağın bir parçası olan eteği söylenmiş dağın tümü kastedilmiştir (parça-bütün ilişkisi) (1. metinde)

Akdeniz'den> Akdeniz kıyıları anlamında kullanılmıştır. (1. metinde)

Mevsime> zaman anlamında kullanılmıştır. (3. metin)

MUHİTTİN BİLGİN, ANLAMDAN ANLATIMA TURKÇEMİZ, KÜLTÜR BAK. YAYINLARI, AN­KARA 2002, 39-40.