LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF DİL VE ANLATIM > ŞİİR İNCELEMESİ

ŞİİR İNCELEMESİ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 
İçerik Sayfaları
ŞİİR İNCELEMESİ
DEVAMI
Tüm Sayfalar

Yitik Cennet'in Işığında" Sezai Karakoç ve "Masal" Şiiri / Ali Osman DÖNMEZ

Modern Türk şiirinin kilometre taşlarından biri olan Sezai Karakoç, aynı zamanda yaşadığı coğrafyanın problemleri üzerine düşünen ve bu problemlerin çözümüne dair önemli fikirler beyan eden değerli bir düşünce ve sanat adamıdır. Cemiyetimizin yaşadığı birçok probleme ‘medeniyet’ perspektifinden yaklaşan Karakoç, ona yüklediği mânâlar ve getirdiği orijinal yorumlarla çağdaşı birçok şair ve yazardan ayrılır. Sezai Karakoç’un medeniyet anlayışını ve onunla irtibatlı kavramları bilmeden, birçok eserini olduğu gibi, ‘Masal’ şiirini de tam olarak anlamak mümkün değildir.

Çünkü Karakoç’un yazı ve şiirlerinde çağını ve tarihî hâdiseleri yorumlarken ortaya koyduğu hemen hemen bütün kavramlar, sistemleştirmeye çalıştığı medeniyet anlayışının içinde bir mânâ ve bütünlük kazanır.1 Sezai Karakoç’a göre medeniyet; insanoğlunun asıl gayesini gerçekleştirme çalışmalarından, ona varma anlayışından, onu bulma ve kaybetmeme gayretinden, o yöndeki duygu ve düşüncelerini ifade isteğinden doğan, kaynaklanan ve beslenen niyet ve faaliyetlerin, teori ve pratiğin, tasarım ve eserlerin reel ve potansiyel güçlerin tamamını ifade eder.2 Ona göre medeniyet, ruhun bir nevi dışa yansımasıdır.3 Karakoç’a göre ‘iyi’ ve ‘kötü’ olmak üzere, özünde birbirinden tamamen farklı iki medeniyet vardır ve bu iki medeniyet insanın yaratıldığı günden beri,birbiriyle devamlı mücadele hâlindedir. Karakoç, ‘kötü’nün de bir medeniyetinin olduğunu ifade eder; çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış ve kendini haklı görmenin felsefesini düzenlemiştir. Kötünün medeniyeti; inanca karşı ‘felsefe’ adı altında ‘kara felsefe’yi, ruha karşı maddeyi, ulvîye karşı süflîyi, huzura karşı sıkıntıyı, âhenge karşı kaosu çıkarmıştır. Karakoç, gerçek medeniyetin Ortadoğu’da neşv ü nema bulduğu fikrindedir. İslâm medeniyeti, bugün bu medeniyetin tek vârisi durumundadır. Hz. Âdem aleyhisselâm’la başlayan iyinin medeniyeti ‘ak medeniyet’; bir vahiy, hakikat ve kitap medeniyetidir. İslâm medeniyeti, bu medeniyetin devamı hükmündedir. Karakoç’a göre Batı’nın; hakikatin, peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına her devirde dikilmesi, insanın yaratılmasıyla başlayan savaşın sürdüğünü göstermektedir. Sezai Karakoç, medeniyet telâkkisinin ışığında ‘millet’ mefhumuna da yeni yorum ve tarifler getirir. Ona göre din ve medeniyet, bir tarafıyla da, ‘bir millet örüştür.’ Onun düşünce dünyasındaki millet, günümüzün sosyolojik millet kavramından oldukça farklıdır.

Sezai Karakoç’un ‘millet’i; bir ırk ve dilin toplayıcılığından değil, bir idealden ve inanç etrafında örgütlenişten doğar. Ona göre millet; tarih, inanç ve şuurun ışığında geleceği hedef alan bir örgütleniş iradesinin müşahhaslaşmasıdır. Millet, hakikat uygarlığını gerçekleştirme hedefini yegâne gayesi yapmış bir ideal toplumudur. Karakoç, İslâm milletini meydana getiren ırkların, dinin birleştiriciliği altında millet kardeşliğine yükseldiğini ifade eder. Karakoç’un millet telâkkisinin temelinde, dinin ikliminde doğup gelişen bir medeniyet vardır ve onun tarif ettiği millet, bu medeniyetin kaideleri üzerinde yükselir. Karakoç’un ‘devlet’ düşüncesi de, ‘medeniyet’ ve ‘millet’te olduğu gibi vahiyle münasebetlidir. Devleti, “İlâhî Kudret’in en çok göründüğü beşerî müessese” olarak tarif eden Karakoç, insanların yitirilmiş Cennet’e kendi teşkilâtlanmalarıyla varmak için ‘devlet’ten geçtiklerini belirtir.6 Ona göre, medeniyetin temelinde din, milletin temelinde medeniyet olduğu gibi, devletin temelinde de millet vardır. Devletin milletin iradesi doğrultusunda şekillenmesi gerektiğini düşünen Karakoç, bu teziyle devlet-millet farklılığından kaynaklanan problemlere de önemli bir çözüm teklifi getirir. Sezai Karakoç’un medeniyet, millet ve devlet hakkındaki fikirlerini ihtiva eden bu ön bilgilerden sonra “Masal” şiirini yorumlamaya geçebiliriz. “Doğuda bir baba vardı Batı gelmeden önce Onun oğulları batıya vardı”.

Karakoç, siyasî sistem, kavram ve ideolojilerle hesaplaşırken Doğu ve Batı’yı medeniyet ekseninde ele alır; problemlerin, hastalıkların, güzelliklerin, çözüm arayışlarının, pratik modellemelerin tarihî ve felsefî temellerine inmeye çalışır. Ona göre her medeniyet, kendi mefhumlarıyla tanımlanır ve onların tarihî ve felsefî arka plânına yaslanarak yeni bir dünya görüşü inşa eder. Karakoç, medeniyet tarif ve yorumlamalarında Doğu ve Batı’yı coğrafî birer terim olarak değil, ruhun mânevî doğusu ve batısı olarak kullandığını özellikle belirtir. Ona göre gerçek medeniyet âdeta ortada doğmuş; fakat doğu ve batıya doğru sapmalar sebebiyle sahte ve düşman medeniyetlere dönüşmüştür. Sezai Karakoç’un düşünce dünyasında ‘ak’ ve ‘kara’, ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘bal’ ve ‘zehir’, ‘tuba’ ve ‘zakkum’ kadar birbirinden farklı olan ‘Doğu’ ve ‘Batı’; tarih boyunca birbirleriyle devamlı mücadele hâlinde olmuştur. “Masal” şiirinde, dayandıkları temeller itibariyle farklı olan bu iki medeniyetin birbiriyle münasebeti ve mücadelesi resmedilmektedir. Şiirin ilk kelimesi olan ‘Doğu’yu coğrafî tedâileriyle birlikte vahyin ışığında doğup gelişen İslâm medeniyeti olarak düşünebiliriz. Doğu’da ‘baba’ otoriteyi, yani bir nevi devleti temsil eder. Buradan hareketle, “Doğu’da bir baba vardı” mısraındaki ‘baba’, İslâmî hassasiyetleri nazar-ı dikkate alan bir devlet olarak yorumlanabilir. “Batı gelmeden önce/Onun oğulları batıya vardı” mısraı bir münasebetin başlangıcına işaret etmektedir. Demek ki, ilk aksiyonDoğulu babanın oğullarından gelmiştir; çeşitli fikirlerin sevkiyle önce onlar Batı’ya gitmişler, sonra da, Batılılar Doğu’ya gelmişlerdir. Hâdiseye tarih penceresinden bakıldığında, şiirin genelinde anlatılanlarla Osmanlı’nın son dönemleri arasında bir paralellik kurulabilir.

Türkler İslâm’la müşerref olduktan sonra Batı’ya doğru sürekli bir aksiyon içinde olmuşlardır. Fakat tarih içinde İlâ-yı Kelimetullah mefkûresinin sevk ve idare ettiği, kendini daha çok coğrafî olarak gösteren Batı’ya bu akış, Tanzimat’la birlikte fikrî plâna kaymaya başlar. Yani tarih içinde aksiyona mânâ kazandıran iman ve fikir, Tanzimat’la birlikte yavaş yavaş değişir. Bu tarihten itibaren hayatı şekillendiren, aksiyonlara yön veren fikirler genel itibariyle Batı menşelidir. Bu durum ilerleyen zamanlarda cemiyet hayatında tarihî bir kırılmaya yol açar. Birçok hususun mânâsının değişmesine sebep olan bu kırılma, büyük bir kriz meydana getirir. Cemiyeti saran kolektif bir ruh buhranı da diyebileceğimiz bu kriz, müessese ve nesilleri büyük nispette tesiri altına alır. İşte “Masal” bu kırılmanın, ruh buhranının ve ‘Doğu’ adına tekrar ayağa kalkma gayretinin şiiridir. Türk tarihinde önemli bir kırılma noktası olan fikrî plânda Batı’ya kayma hâdisesi, Karakoç’un şiir ve yazılarında orijinal sembollerle anlatılır. Nitekim Karakoç, peygamberler tarihini farklı pencerelerden değerlendirdiği “Yitik Cennet” isimli eserinin ilk cümlesinde, Batı’nın tesirine girmeden önceki hayatımızı Hz. Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havva Validemizin Cennet’te yaşadıkları hayata benzetir.9 Fakat üzerimize düşen ilk Batı soluğunun dış sebeplerden mi, yoksa bir ‘iç çağrı’dan mı kaynaklandığı hususunda tereddütlüdür. Karakoç bunu yine Hz. Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havva’nın Cennet’te şeytanla ilk karşılaştıkları ân sembolüyle izah eder: “Şeytan içerden mi gelmişti, dışardan mı? Bence daha önemlisi dışardan gelen şeytanın çağrısını dinleyen bir kulağın hemen içerde hazır oluşuydu… Eğer bir iç çağrımız olmasaydı şeytan ne yapacaktı? İçimize girebilecek miydi? Şeytan bütün gücünü bizden alıyor.”10 Şiirden hareketle söylersek, Batı, Doğu’daki iç çağrıyı çok iyi kullanmış ve ilk şüphe tohumunu ‘Doğu’lu babanın oğullarının ruhuna düşürmüştür: “Birinci oğul batı kapılarında Büyük törenlerle karşılandı Sonra onuruna büyük şölen verdiler Söylevler söylediler babanın onuruna Gece olup kuş tüyü yastıklar arasında Oğul yarınki masmavi şafağın rüyasında Bir karaltı yavaşça tüy gibi daldı içeri Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediği bir yere Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı Öcünü alsın diye kardeşini yolladı” İç kulağa yapılan bir çağrıya karşılık veren birinci oğul, Batı kapılarında oldukça şaşaalı şekilde karşılanır. Adına şölen verilir, babasını öven konuşmalar yapılır. Bütün bunlar aslında bir plânın adım adım uygulanışından başka bir şey değildir. Bütün mesele bunlara kanmamaktır. Şölenlere, törenlere, nutuklara ve ziyafetlere kanıldığı vakit, kursağa buğday düştü demektir. Karakoç’a göre buğday, iç hürriyeti yok eden gizli bir güçtür; insanı içten yakalayan zincirdir. Şölenler, törenler, güzel sözler ve kuş tüyü yastıklar gerçek yüzü saklayan birer maskedir. Karakoç, insanın Cennet’ten yeryüzüne indirilme sebeplerinden biri olan şeytanı, “Yitik Cennet”te, “Eski Ahit”ten ilhamla Cennet’in kapısında bekleyen, pırıl pırıl pullarına, alev gözlerine rağmen hakikatte küçük bir cehennem olan ‘yılan’ şeklinde tasvir eder. Bu yılan, insan kalbine bir parça şüphe atmak için fırsat kollamaktadır. Eski Ahit’te tasvir edilen Cennet kapısındaki yılan gibi, “insan ruhunun, insanlık ruhunun yılanları vardır; uygarlıkların çökmesi için bekler dururlar sınırlarda. İki uygarlık bir araya geldi mi, hemen yılanlar köprü durumunu alırlar. Âdeta iki uygarlığın bir araya gelişindeki ilk sıkıntıdan doğarlar. Bu yılanın göz ve pullarındaki mıknatıs birçok saf ruhu çeker ve dışarı çevirir; bu yalancı pırlanta ışıkları dış uygarlığa vurur ve orayı bir yakut sağanağı şeklinde gösterir. Yılanın uzaklarda beliren böyle eleğim sağmaları vardır; gözlerin yılanı eleğim sağmalar.”12 Birinci oğul, Batı’nın bu tür pullarla süslenmiş sahte yüzüne kanar ve yaşadıklarının tesiriyle yelken açtığı hülyalarının orta yerinde Batılılarca öldürülür. Bu, gerçek bir ölüm olduğu gibi, mecazî ölüme, yani ‘düşüş’e de yorumlanabilir. Karakoç, ‘düşüşü’ ‘diriliş’le birlikte düşünür ve ona dirilişin penceresinden bakarak farklı mânâlar yükler; ibret alındığında düşüşün, yaşantıya metafizik bir mânâ kazandıracağını belirtir. Karakoç’a göre medeniyetler eninde sonunda düşmeye mahkûmdur; önemli olan, dâimî bir ölüme dönüşmeden düşüşten doğrulmasını bilmektir. “Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmediğibir yere” mısraında, Batı adına bir korkunun yansıması söz konusudur. Batı, hileyle öldürdüğü insanın cesedinden dahi korkmaktadır. Onun hayali bile onların tedirgin olmasına yetmektedir. “Baba bunu havanın ansızın kabaran gözyaşından anladı” mısraı, Doğu medeniyetine has önemli bir hususiyetin altını çizer: irfan. Kâinat kitabını okumasını bilen güngörmüş bilge baba, irfanıyla oğlunun hazin akıbetinden haberdar olmuştur. Bu ‘haberdar oluş’, Karakoç’un düşünce dünyasında bazı önemli hususların karşılığı olarak düşünülebilir. ‘Baba’nın Doğu’da otoriteyi, yani devleti sembolize ettiğini belirtmiştik. Karakoç’a göre hakikat devletinin, nasıl gizlenirse gizlensin, yalan, yanlış ve çirkini yakalayacak bir gözü mutlaka mevcuttur.15 Sezai Karakoç, hakikat medeniyetinin ‘ideal devlet’ formuna ilk olarak Hz. Süleyman aleyhisselâmla ulaştığını belirtir. Hüdhüd haber, karınca öğüt vericidir bu ideal devlette. Cinler, yer ve gök, halife olarak yaratılan insanın emrindedir. Bu hakikatler üzerine bina edilmiş olan devlette, baba oğlunun akıbetini hisseder ve birinci oğlunun intikamını alsın diye ikinci oğlunu gönderir: “İkinci oğul Batı ülkesinde Gezerken bir ırmak kıyısında Bir kıza rastladı dağların tazeliğinde Bal arılarının taşıdığı tozlardan Ayna hamurundan ay yankısından Samanyolu aydınlığından inci korkusundan Gül tütününden doğmuş sanki Anne doğurmamış da gök doğurmuş onu Saçlarını güneş destelemiş Yıllarca peşinde koştu onun Kavuşamadı ama ona Batı bir uçurum gibi girdi aralarına Sonra bir kış günü soğuk bir rüzgâr Alıp götürdü onu Ve ikinci oğulu Sivri uçurumların ucunda Buldular onulmaz çılgınlıkların avucunda Baba yağmurlardan anladı bunu Yağmur suları acı ve buruktu İşin künhüne varsın diye Yolladı üçüncü oğlunu” İnsanların imtihanları farklı farklıdır veya yılan (diğer bir ifadeyle şeytan) hedefine koyduğu kişilerin karşısına değişik tuzaklarla çıkmaktadır. Birinci oğulun kayma noktası itibardı. İkinci oğulun imtihanı veya kayma noktası da bir kadındır. Yukarıda onu tasvir eden mısralarda da görüldüğü gibi, sadece fizikî vasıfları anlatılan kadın, âdeta yılan derisinden oluşmuş sahte bir eleğimsağmanın renkleriyle donanmıştır. “Bir kadını al onu yont yont anne olsun/ Her kadın acıma anıtı bir anne olsun” mısralarıyla kadının ruhuna ve en önemli fonksiyonuna dikkatleri çeken Karakoç, eserlerinde kadını ait olduğu medeniyetin değerleri içinde ele alır. Yukarıda fizikî hususiyetleri sayılan fakat ruhî vasıflarından hiç bahsedilmeyen kadın, şairin düşüncesindeki Batı medeniyetinin kadına bakışının bir yansıması olarak kabul edilebilir. “Masal”da vasıfları sayılan kadın, Kur’ân’da ideal kadının sembolü olarak anlatılan Hz Meryem’e de taban tabana zıttır. Buradaki kadın, Karakoç’un: “Çocukluktan çıkarken, cennetten olan ve Havva ile yeniden dünyayı aşıp cennete ulaşacak Âdemdir insan.”16 şeklindeki ‘insan’ tanımına da tezat oluşturmaktadır. Bütün bunların sebebi her iki tarafın da yaratılış gayelerinden uzaklaşmış olmalarıdır.

Cennet kapısındaki yılanın sahte renkleriyle süslenen bu kadına kanan ikinci oğulun da kursağına iç hürriyeti bitiren buğday girmiştir. Arzusuna kavuşamaz, kendini heder eder, nihayetinde onu bir uçurumun başında bulurlar. Bilge baba ikinci oğlunun akıbetini yağmurlardan öğrenir. İşin sırrını öğrenmesi için üçüncü oğlunu gönderir: “Üçüncü oğul batıda Çok aç kaldı ezildi yıkıldı Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı Fakat batının büyüsü ağır bastı İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı Sonra büsbütün unuttu onları Şef oldu buyruğunda birçok kişi Kravat bağlamasını öğrendi geceleri Gün geldi mağazası oldu onu parmakla gösterdiler Patron oldu ama hâlâ uşaktı Ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü Bir gün bir hemşehrisi onu tanıdı bir gazinoda Ondan hesap sordu o da Sırf utançtan babasına Bir çek gönderdi onunla Baba bu kâğıdın neye yarayacağını bilemedi Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı Bu yüklü çeki İyice yaşlanmıştı ama Vazgeçmedi koyduğundan kafasına Dördüncü oğlunu gönderdi batıya” Yukarıdaki mısralarda da ifade edildiği üzere üçüncü oğulu da, Batı medeniyetinin dayandığı önemli direklerden biri olan meta tuzağına düşürmüştür.

Öyle anlaşılıyor ki, üçüncü oğulun hayattaki duruşunda, fikir ve aksiyonlarında maddiyat mühim bir yer tutmaktadır. Hedefe ulaşmada bir mânâ ifade eden maddî unsurlar, hedefin kendisi olmaya başlayınca her şey ters yüz olmuştur. Maddiyat, üçüncü oğulun kursağına da bir buğday olarak girmiştir. O da kanmıştır yılanın renkli pullarına. Büyük iş adamı ve işinde parmakla gösterilen biri olsa da, o asıl gâyesini unutmuş, ruhunu kaybetmiştir. Yeni edindiği ‘değerler’, onu uşak mizaçlı biri hâline getirmiştir. Her şeyi maddeden ibaret gördüğünden bir gün gazinoda karşılaştığı bir hemşehrisinin hatırlatması üzerine sırf utancından dolayı babasına yüklü bir çek gönderir. Baba, bu çeki yırtar ve oynasınlar diye köpek yavrularına atar. “Baba bu kâğıdın neye yarayacağını bilemedi /Yırttı ve oynasınlar diye köpek yavrularına attı” mısralarında bir ironi sezilmektedir. Kâinat kitabını okumasını bilen ve hadiselerin söylediklerini anlayan bilge babanın bu çekin ne ifade ettiğini bilmemesi mümkün değildir. Doğulu babanın gözünde, asıl gayeyi unutturan, hedefe ulaştırmayan veya hedefe ulaşmayı engelleyen unsurların hiçbirinin -bu yüklü bir çek bile olsa- zerre kadar değeri yoktur. “Dördüncü oğul okudu bilgin oldu Kendi oymak ve ülkesini Kendi görenek ve ülküsünü Günü geçmiş bir uygarlığa yordu Kendisi bulmuştu gerçek uygarlığı Batı bilginleri bunu kutladı O da silindi gitti binlercesi gibi Baba bunu da öğrendi sihirli tabiat diliyle Kara bir süt akmıştı bir gün evin kutlu koyunundan” Kendi değerlerini günü geçmiş köhne bir medeniyetin parçaları olarak gören dördüncü oğlun köleleştirici buğdayı da bilgi yoluyla girmiştir kursağına. Fakat buradaki bilgi İslâm’ın teşvik ettiği, insanın bu dünyadaki gaye ve vazifelerini idrak etmesine vesile olan bilgiden oldukça farklıdır. Bu bilgi, İlahî olanı reddetme üzerine bina edilen pozitivizm olarak düşünülebilir. Dördüncü oğulun bu durumu, Batılı “bilginlerce” kutlanır. “O da silindi gitti binlercesi gibi” mısraından da anlaşılacağı gibi, şiirde oğullar sembolik birer mânâ taşır. Her oğul, belki de kaybolan, kaybedilen nesillerin birer temsilcisidir. Derken baba, tabiat diliyle dördüncü oğulun da akıbetini öğrenir. Babanın bir şey demesine gerek kalmadan önce beşinci, ardından da altıncı oğul Batı kapılarına dayanır: “Beşinci oğul bir şairdi Babanın git demesine gerek kalmadan Geldi ve batının ruhunu sezdi Büyük şiirler tasarladı trajik ve ağır Batının uçarılığına ve doğunun kaderine dair Topladı tomarlarını geri dönmek istedi Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini Kum gibi eridi gitti yollarda Sıra altıncı oğulda O da daha batı kapılarında görünür görünmez Alıştırdılar tatlı zehirli sulara İçkiler içti Kaldırım taşlarını saymaya kalktı Ev sokak ayırmadı Geceyi gündüzle karıştırdı Kendisi de bir gün karıştı karanlıklara” Beşinci ve altıncı oğul da zaaflarının kurbanı olmuştur; bohem hayatı ve içkinin girdabına kaptırırlar kendilerini. Şiirde her bir oğulla bir kayma noktası işaretleniyor. İnsanın zayıf yanları, Batı’nın, Doğu insanının ruhuna sızma yolları gösteriliyor. Şiirde dikkati çeken en önemli şey, kendine has değerlerden uzaklaşan bütün oğulların kaymayla karşı karşıya kalmalarıdır. Buradan anlaşılıyor ki, Karakoç’a göre, Batı karşısında ayakta kalmanın en temel şartlarından biri, kendi değerlerinden kopmamak ve onlara sıkı sıkıya bağlı kalmaktır. “Baba ölmüştü acısından bu ara Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda Bir de o talihini denemek istedi Bir şafak vakti batıya erdi En büyük batı kentinin en büyük meydanında Durdu ve tanrıya yakardı önce Kendisini değiştiremesinler diye Sonra ansızın ona bir ilham geldi Ve başladı oymaya olduğu yeri Başına toplandı ve baktılar batılılar O aldırmadı bakışlara Kazdı durmadan kazdı Sonra yarı beline kadar girdi çukura Kalabalık büyümüş çok büyümüştü O zaman dönüp konuştu: Batılılar! Bilmeden Altı oğlunu yuttuğunuz Bir babanın yedinci oğluyum ben Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden Babam öldü acılarından kardeşlerimin Ruhunu üzmek istemem babamın Gömün beni değiştirmeden Doğulu olarak ölmek istiyorum ben Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var: Karşınızdakini değiştirmek Beni öldürseniz de çıkmam buradan Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki Fakat değişmeyecek ruhum Onu kandırmak için boşuna çok dil döktüler.
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı.



 
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF DİL VE ANLATIM > ŞİİR İNCELEMESİ