EDEBİYAT VE TERBİYE

Çarşamba, 06 Şubat 2013 12:59 S.K.
E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Edebiyatın terbiye bakımından değeri ve ondan nasıl faydalanılması gerektiği üzerinde konuşmak istiyorum. Ede­biyat ve terbiye arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Ede­biyat kelimesinin kökünü teşkil eden 'edep' kelimesi de bunu açıkça gösterir. Şinasi, edebiyat ile edep arasındaki bu kök münasebetine dayanarak şöyle bir tarif yapar: 'Fenn-i edep bir marifettir ki insana hasletâmuz-ı edep olduğu için edep ve ehli edip tesmiye kılınmıştır.'

Edebi eserlerin pek büyük bir kısmı, insanlara ahlak ve terbiye vermek gayesiyle vücuda getirilmiştir. Mevlana Mesnevi'sini, Yunus Emre Risaletü'n-Nushiyye'sini, Nâbî Hayri­ye'sini, Namık Kemal piyeslerinden çoğunu, Ahmet Mithat Efendi romanlarını, Mehmet Akif Safahat'ını, Tevfik Fikret Şermin'ini ve Halûkun Defteri'ni ve daha birçok müellif eser­lerini, hep insanlara nasıl yaşanılması ve nelere inanılması lazım geldiğini öğretmek maksadıyla yazmışlardır. Bugün de edebiyatın beşeri ve içtimai bir fayda gütmesini isteyenler vardır. Dergilerimizde 'Edebiyat güdümlü mü olmalıdır, güdümsüz mü?' münakaşası yıllardan beri devam eden bir ko­nudur.

Edebiyatın terbiye, ahlak ve içtimai faydayı değil de gü­zellik gayesini takip etmesini isteyenler de oldukça büyük bir yekûn teşkil eder. Bizim Divan şairlerinden birçoğu, mesela Baki, Nedîm ve Nef'î yazdıkları gazel ve kasidelerde dinî, ahlaki veya içtimai bir gaye peşinde koşmamışlar, sanat ve edebiyatta maharetlerini göstermek suretiyle padişahların ve­ya vezirlerin hoşuna gitmeye çalışmışlardır. Nedîm, hoşa git­mek için ahlak ve terbiyeye aykırı beyitler dahi yazmıştır. Halid Ziya, Mehmet Rauf veya Cenap Şehabettin 'sanat sanat içindir' prensibini müdafaa etmişler, eserlerinde terbiyevi hiç­bir gayeye bağlı kalmamışlardır. Ahmet Haşim, edebiyatın sanat dışı bir gaye gütmesinin şiddetle aleyhindedir. Büyük hikayeci Sait Faik de yazılarında ideolojik veya terbiye ile il­gili bir maksat gütmez. Eski ahlak telakkilerine bağlı bir kim­se onun hikâyelerini bir gence okutmaya çekinir.

Görülüyor ki edebiyatı terbiye bakımından ele alınca bir­birine zıt iki cereyan karşısında kalıyoruz; bir tarafta edebiya­tın terbiyevi olmasını, öbür tarafta tamamen estetik bir gaye gütmesini isteyenler var. Acaba bir terbiyeci bunlardan han­gisini tercih etmelidir?

Hem güzel, hem de terbiyevi gayeye uygun eserler yok değildir; fakat bunların sayısı azdır. Sonra bundan çok daha mühim bir meseleyi de gözden kaçırmamak lazımdır. Eski çağlarda yazılmış eserlerin ihtiva ettiği fikirler buna uymaz. Göçebe devrinde Oğuz Kağan Destanı, Dede Korkut Kitabı gibi eserlerde telkin edilmek istenilen fikir akıncılıktır. Göçebe cemiyeti avcılık ve akıncılık ile yaşayan bir topluluk idi. Daha sonra Türkler ziraat medeniyetine geçtiler.

Hayatlarını harple değil, kendi topraklarında istihsal yap­mak suretiyle temine başladılar. Bu devrede sulh ve sükûn beşeri ve içtimai bir ideal hâline geldi. Mesela 'yetmiş iki mil­lete bir göz ile bakan' Yunus Emre, akıncılığın ve muharipli­ğin şiddetle aleyhindedir. Hatta o. ticarete, yani mal ve mülk ihtirasına da iyi bir gözle bakmaz. Fuzûlî, Leyla ile Mecnun mesnevisinde akıl aleyhtarıdır, kadercidir; aile, cemiyeti ve dünyayı terk etmeyi bir ideal olarak gösterir. Biz bugün bu eserlerin taşıdığı kıymetlerden hiçbirine bir asrın fikirlerine uygun pedagojik bir değer atfedemeyiz. Aksi taktirde tam bir

tezada düşeriz. Öyleyse bu eserleri mekteplerde neden oku­tuyoruz? Bu eserlerin manaları üzerinde düşünürsek, bilakis onların okutulmasını yasak etmemiz icap ederdi. Çünkü bu­gün bizim için ne akıncılık ne de dervişlik ideal bir kıymettir. Bugün dünyaya bağlı, maddeyi işleyen, kendine ve cemiye­te faydalı olan bir insan tipini normal telakki ediyoruz.

Tanzimat'tan sonra yazılmış olan eserler, Batı medeniye­tinin kıymetlerini aksettirdiği için bugüne daha çok uyar. Fa­kat bunlar arasında da ne kadar farklı gaye güdenler vardır! Namık Kemal Osmanlıcı, Mehmet Akif ittihad-ı İslamcı, Ziya Gökalp Turancı, Tevfik Fikret beynelmilelci fikirler taşır. Bu­günün edebiyatçıları da birbirinden çok ayrı hayat görüşleri­ne sahiptirler. Ne eski çağların, ne de son çağın, ne de bugü­nün edebiyatında, sizin veya benim terbiye ve ahlak görü­şüme tıpatıp uyan bir edebi esere rastlamak mümkündür.

Bu vakıa, edebiyatın mahiyeti ile ilgilidir. Edebiyat devir­lere, nesillere ve şahıslara göre daima değişir; hatta değişmek onun başlıca gayesini teşkil eder. Sanatta değer, eskisine ve­ya başkalarına uymayan yeni bir güzellik yaratmakla müm­kündür. Birbirine benzeyen eserler, taklid ve kopya diye hor görülür.

Edebiyatta muayyen bir ideolojiye, hayat görüşüne ve terbiye tarzına uygun eser arayanlar, onun pek büyük bir kısmını reddetmek mecburiyetinde kalırlar. Nitekim Namık Ke­mal kendi ideallerine uymadığı için Divan edebiyatını şiddet­le tenkit etmiştir. Türkçüler, sadece Divan edebiyatını değil, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatını da kötülemişler, bu­na mukabil asırlarca hakir görülen Halk edebiyatını yüceltmişlerdir. O Halk edebiyatı ki iyice tahlil edilirse, Türkçülerin ideallerine hiç de uymayan örneklerle doludur. Bir Halk ede­biyatı şaheseri olan Kerem ile Aslı'yı düşününüz: Kerem, bü­tün hayatını bir Ermeni keşişinin kızını ele geçirmek için har­car. Kerem'de ne ırk, ne din fikri vardır. Onu harekete geçi­ren tek duygu aşktır. Türklük ve Türkçülük gayesiyle yazılmış bir Halk edebiyatı mahsulü bulmak hemen hemen imkân­sızdır. Halk edebiyatı Türkçülerin duygu ve düşüncelerinden çok ayrı şeyleri ifade eder. Onları Halk edebiyatını takdire götüren amillerden en mühimi halk dilidir. Fakat halk diliyle neler anlatılmaz ki! Bugün halk diliyle solcu şiirler yazılıyor. Dil, bir vasıtadır. Türkçüler dili bir gaye ve bir ideal hâline ge­tirmişlerdir. Şimdi onların yanıldıklarını çok iyi anlıyoruz. Cumhuriyet devrinde yeni kıymetler adına, Türkçülerin de mahkûm edildiğini gördük. Her devir kendi hayat görüşünü beğeniyor. Daha öncelerden ancak kendine uygun olanları alıyor. Fakat o devrin haklı olduğu nereden belli?

Terbiye bakımından edebiyatın değeri, insana çok çeşit­li duyma, düşünme ve hareket etme örnekleri vermesidir. Bir insan ancak böyle bir geniş manzara içinde kendisine en uy­gun olan yolu seçme hürriyetini kazanır. Tek bir romanı oku­mak bile bize insanların karakter yapısı, içtimai durum, duy­gu ve düşünce bakımından ne kadar farklı olduklarını göster­meye yeter. İyi bir romanda her insan kendi şahsiyetine göre hareket eder. Bundan herkesin alacağı bir ders vardır. Eğer inanılıyorsa kendi yolundan ayrılmamak; fakat başkalarını da hareket tarzları, duygulan ve düşünceleri bizimkinden ayrı ol­duğu için mahkûm etmemek, hem şahsiyet olmak, hem de başkalarının şahsiyetine karşı saygı göstermek, her insan için lüzumlu ve hayati bir prensiptir. Zira insanları en çok bedbaht eden şey, başkalarının tazyiki karşısında kendi benliğinden feda etmek, yahut başkalarına tahakküme kalkmaktır. Hürri­yet ve şahsiyet fikrine sahip olan bir kimse, ne benliğini baş­kalarına köle yapar ne de başkalarını köle yapmaya kalkar. İnsanlığın her asırda muzdarip olduğu tahakküm ve istibdat, insanların ayrı birer şahsiyet olduğunu düşünememekten ve­ya bu gerçeğe uymamaktan ileri gelir. İnsanların çoğu, sade­ce kendi duygularının ve düşüncelerinin doğru ve haklı oldu­ğuna inanırlar. Bundan dolayı başkalarını ithama kalkarlar. Başka şartlarda bulunan ve başka duygu ve düşüncelere sa­hip olan kimselerin, kendilerinden ayrı düşünmelerinin zaruri olduğunu, onların da ancak kendilerine göre yaşamak ve ha­reket etmek suretiyle mesut olabileceklerini bir türlü kabul et­mezler. Bu, onların bir tek fikre esir olduklarını ispat eder. Ta­assup ve tahakküm, dar düşünüşün, yani kültürsüzlüğün bir neticesidir. Edebiyat insana, yeryüzünde ne kadar insan var­sa o kadar ayrı mizaç ve irade olduğunu gösterir.

İnsanların çağlar ve memleketler boyunca ayrı tarzda duyduklarını, düşündüklerini ve hareket ettiklerini bilmek kâ­fi değildir. Tarih de bize aynı hakikati öğretir. Mühim olan ay­rılmak değil, birleşmektir. Fakat zorla değil, anlayış ve duygu ile. Objektif bilgi, bize sadece anlaşılmaz ayrılıkları gösterir ve ancak bir müsamaha fikri verir. Hâlbuki sevgi, kaynaşma im­kânları yaratır. Edebiyatın ilimden farkı, sadece kafaya değil, kalbe tesir etmesi, insandan insana duyguları nakletmesidir. Biz kuvvetli edebi eserler sayesinde, bizden çok önce yaşamış insanlara karşı bir sevgi duyabildiğimiz gibi, bizden çok uzak­larda yaşayan insanlarla da görüşmeden anlaşabiliriz. Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Köroğlu, Karacaoğlan, Mevlânâ, Ba­kî, Fuzûlî, Namık Kemal, zaman zaman bize en yakın akra­bamızdan, tanıdıklarımızdan daha çok yakın görünürler. On­ları etrafımızda bulunanlardan daha çok severiz. Onların duygu ve düşünceleri, bize yanı başımızda oturan insanların-kinden daha munis gelir. Onların eserlerini okuyunca, kendi dar çerçevemizi aşar, çağlarla birleşmiş gibi oluruz. Bir Ame­rikan, bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir Rus edibinin duy­gu ve düşünceleri de bizi heyecanlandırır, neşelendirir veya kederlendirir. Edebi eser, zaman ve mekân engellerini aşarak ruhlar arasında bir birlik kurar. Birbirinden ayrı, şahsiyetleri­ni muhafaza eden insanlar arasındaki bu duygu ve düşünce iştiraki aşk kadar derin ve kuvvetlidir. Edebi eser, bu tesiri an­cak estetik değeri haiz olduğu takdirde yapabilir. Güzel olma- yan eserler, ne kadar iyi ve doğru fikirler ihtiva ederlerse et­sinler, ruhlar üzerinde müessir olmaz. Bunu tecrübe etmek kolaydır: Aynı sınıfta Ziya Gökalp'in kuru ve didaktik şiirleri­ni, bir de Yahya Kemal'in lirik şiirlerini okuyunuz ve talebele­re hangilerinin daha kuvvetli olduğunu sorunuz. İkincilerini göstereceklerdir. Böyle bir tecrübe bize terbiye bakımından hangi cins şiirleri seçmemiz gerektiği hususunda bir rehber olabilir. Kalbe tesir eden, duyguları değiştiren estetik kuvvet olduğuna göre, hiç şüphesiz bu kuvveti haiz olan eserleri ter­cih etmek lazımdır. Ruh üzerinde en küçük bir esinti bile ya­ratmayan eserleri sınıfa sokmak boşuna bir zahmettir. Çünkü bu suretle edebiyatla elde olunmak istenen neticeye ulaşıla­maz. Edebiyat dersi talebeye, insanoğlunun duyabileceği duy­guyu duyurmalı, insanoğlunun yaşadığı her tecrübeyi canlı olarak nakledebilmelidir.

Gerçekten kuvvetli olan eserler, insana güneş çarpması gibi derhâl tesir eder. Hiçbir çocuk güzel bir masalı sonuna kadar dinlemekten kendini alıkoyamaz. Gençler, hoşlarına giden bir romanı, uykularını feda ederek, hatta yasak edilse bile gizli okumaktan geri kalmazlar. Yaşlı bir insan da çekici bir kitabı, elinden bırakamaz. Şüphesiz her yaşın, her mizacın hoşlanmadığı kıymetli eserler de vardır. Atalar sözü, 'Zorla güzellik olmaz.' der. Bence bu söz, edebiyat tedrisatına reh­ber olacak bir kıymet taşır. En nefis yemeğin yenebilmesi için bile insanın iştihası olması lazımdır. İştahsız yenen yemek güç hazmolunur ve nefret uyandırır. Kültür mevzuunda da iştiha yani istek mühim bir rol oynar. Edebiyat tedrisatında, en mü­him şey, çocuğa veya gence yaşına ve mizacına uygun eser­ler okutmak suretiyle onda kuvvetli bir istek uyandırmaktır. Çoklar, kitap zevkini, polis romanları okuyarak kazanmışlar­dır. Müfredatı aynen tatbik etme sistemi, edebiyat (derslerini bir hayli sıkıcı yapmakta ve bu dersten beklenen gayeye ay­kırı düşmektedir. Gerçi maharetli bir hoca bu sistem ile de gençlere okuma zevki, edebiyat merakı aşılayabilir. Fakat serbest bir sistem, bizi esas gayeye götürür. Ben şahsen içinde, okuma merakı uyanan bir insanın, düşe kalka kendi mizacına en uygun eserleri bulabileceğine inanıyorum. Böyleleri kültürlerinden emin oldukları kimselere hangi kitapları tavsiye ettiklerini sorarlar ve bunları alıp okurlar. Okudukça gerçek değerlerin neler olduğunu bizzat keşfederler. İstisnasız her insana kitap merakını, okuma zevkini aşılayacak eserler vardır; fakat bunları itina ile seçmek lazımdır. Bizde eğer, her sene pek çok mezun vermemize rağmen kitap zevki uyandırmıyorsa, bunun sebebini mektep kitaplarında müfredatı harfi harfine tatbik etme endişesinde ve edebiyatı tedris tarzında aramalıdır,

Mektep kitaplarında, çocukların ve gençlerin üzerinde kuvvetli bir tesir yaratacak pek az parça vardır. Bunlar umumiye iyi seçilmemiştir. Metin seçilirken, estetik kıymetten ziyade asırlar ve şahsiyetler nazarı itibara alınıyor. Gaye, edebi zevk ve duygu terbiyesi değil, tarihi bilgi vermektir. Tarihi bilgiyi esas aldık mı, bir güzel sanat olan edebiyatı bırakıyor, edebiyat dışı bir prensibe bağlanmış oluyoruz. Hangi asırda hangi şahıslar yetiştiğini ve bunların hangi eserleri yazdığını bilmek suretiyle bir talebe sınıf geçebilir ama okuma zevkini ve duygu terbiyesini almış olur mu? Hiç zannetmiyorum

Edebi eserde nelerin kıymetli olduğu da memleketimizde maalesef vazıh şekilde anlaşılmış değildir. Hâlâ Orta Çağ'dan kalma, batılıların çoktan bıraktığı, bedi ve beyan yeni isimlerle devam edip gidiyor. Bizde bir talebenin bilmesi lazım gelen şeyler şöyle hülasa olunabilir: Bahis mevzuu olan metin hangi asırda, kim tarafından yazılmıştır? Şiir ise vezni ve şekli nedir? Nesir ise nevi nedir? İçinde geçen yabancı kelimeler ne manaya gelir? Daha derine gidilmek istenirse üslup, diye yazarın hangi edebî sanatları kullandığı araştırılır. Şair veya muharrir, eserini sanki bu vasıtaları kınanmak maksadıyla yazmıştır. Edebî eserin bir yaşayış tarzının, bir duyma ve düşün­me tarzının ifadesi olduğu tamamıyla unutuluyor vasıtaya bir gaye nazarıyla bakılıyor. Kanaatime göre, bu tedris tarzını, bu zihniyeti tamamıyla bırakmak lazımdır. Çünkü bu suretle edebiyat can sıkıcı, ölü bir ders hâline getiriliyor.

Edebiyat dersinde talebe, her şeyden önce, sinemaya git­tiği ve güzel bir film seyrettiği zaman duymuş olduğu heyecanı duyabilmelidir. Çünkü edebiyat, sinemadan daha basit bir sa­nat değildir. Bilakis ondan daha asil ve daha yüksektir. Fakat bir edebi metnin mana ve güzelliğini talebeye duyurmak için hocanın hemen hemen bir aktör rolünü oynaması lazımdır. Bizi yanıltan şey, metin karşısında pasif bir seyirci tavrı takınmamızdır. Hâlbuki metin, bir piyes gibi oynanmak icap eden bir şeydir. Duygu ve düşüncenin meydana çıkması için bizim ve talebenin ona bütün varlığımızla iştirak etmemiz gerekir. Talebe bunu tek başına beceremez. Hazırlıklı olmayan bir ho­ca da bu işi başaramaz. İsteksiz ve acemi bir okuyuş, bir şark­lıyı nasıl bozarsa bir şiiri, bir hikâyeyi de öyle bozar.

Bugünkü psikoloji ve felsefe, dış dünyayı bizim kendi duygu ve düşüncemize göre tefsir ettiğimiz ve manalandırdığımızı ortaya koyuyor. Kâinatı eğer kötü ve karanlık görüyor­sak, bunun sebebini kâinattan çok kendimizde aramalıyız. Edebî eserin mana ve değerinin de bizim anlayışımıza göre de­ğiştiğini, aynı eser üzerinde yazılmış çeşitli tetkikler arasında­ki farktan anlamak mümkündür. Şimdiye kadar Goethe'nin Faust'unu tahlil eden belki birkaç yüz kitap yazılmıştır. Bun­ların birbirinin aynı olmadığı muhakkaktır. Müfredatın ve hat­ta kitabın müşterek olmasına rağmen, edebiyat hocalarının onları tatbik ve anlayış tarzları arasında derin farklar bulun­ması da bunu gösterir. Zengin bir kültüre delalet eden ayrı anlayışlardan korkmak değil, bilakis sevinmek lazımdır. Çün­kü her yeni tefsir, edebi eseri, derinleştirir.

İnsan kâinatın en zengin muhtevalı varlığıdır. Şimdiye ka­dar hiçbir ilim onun manasını tüketememiştir. insanoğlunun en iyi ifadesi olan sanat eseri de insan gibi karışık, derin, an­laşılması güç unsurlarla doludur. Edebî bir tahlil bu zenginliği gösterebildiği nispette değerlidir. Metodun, kıymetleri teşhis hususunda büyük rolü vardır. Mikropların mevcudiyeti ancak mikroskop icad olunduktan sonra keşfolunmuştur. Yeni görüşler, edebî eserlerde şimdiye kadar farkına varılmadık kıymetleri ortaya çıkarırlar. Bir edebiyat hocasının bunları bilmesi çok faydalıdır. Bugün Avrupa'da edebiyata eski tarih bedii ve beyan, retorik metodunun yerine, estetik, sosyolojik psikolojik ve stilistik zaviyelerden bakılıyor Ve bilindiği sanılan metinlerde yepyeni manalar keşfolunuyor. Burada misal olmak üzere, bunlardan sadece birisini Freud psikolojisini zikretmeme müsaade ediniz. Freud psikolojisi, insan anlayışını ve onunla birlikte medeniyet ve sanat anlayışını tamamen değiştirmiştir. Edebi araştırmalara da bu görüş, yepyeni bir istikamet vermiştir. Şimdiye kadar dikkat edilmeyen veya manasız telakki edilen unsurlar, birdenbire yeni bir ehemmiyet kazanmıştır. Acaba, bizim edebî eserlerimize aynı zaviyeden bakılırsa neler göreceğiz?

....

Edebiyat hocası, talebeye edebî eserin taşıdığı tarihi içtimai, ruhi, dini, bedii Kıymetleri teşhis etmeyi öğretmelidir Bu zaviyeden bakmasını öğrendiği takdirde talebe, edebi metinleri millî ve beşeri kültürün gizli bulunduğu bir hazine, olarak görmeye başlar ve dikkati uyanır.

Böyle bir davranış tarzı, her şeyden önce hocanın canlı, neşeli, hayat sıkıntılarından kurtulmuş, bol vakti olan ve kültürünü durmadan artıran bir insan olmasını icap ettirir.

Mehmet Kaplan Nesillerin Ruhu; Dergah Yayınları