LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

SÖYLEV ÖRNEĞİ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

    

RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN'IN BİRİNCİ TÜRK DİL KURULTAYI KAPANIRKEN VERDİĞİ SÖYLEV 

Büyük önder, aziz dinleyiciler!

İlk Dil Kurultayı bugün sonuna eriyor. Böyle büyük ve tarihî bir vazi­feyi gören kurultayı saygı ile selamlarım. Güzel İstanbul’a ne mutlu ki harf inkılâbı ilkin onda hazırlanmıştı. Dil inkılâbının ilk hızı da şimdi on­dan başlıyor.

Arkadaşlar!

On gün, her biri saatlerce süren celselerde vekil bey, âlimler, edipler, şairler, münekkitler, dilciler, gramerciler, ıstılahçılar söz aldılar, derin dü­şüncelerini söylediler. Özlü bilgilerini anlattılar. Bunları bu salondakiler dinlediği gibi havaları aşarak yurdun dört bucağına seslerinizi duyuran demir ağızlar önüne toplanmış bütün yurttaşlar da dinlediler. O yurttaş­lar ki kurultayınızı kutlamak için yolladıkları binlerce telyazıları, görece­ğiniz işi alkışlayan bir millet sesi idi.

Önümüzde daha zaman olsaydı kadın, erkek nice hatibin birbirinden değerli sözlerini dinleyecektik. Onların söylenmemiş olması, söylemek is­tedikleri şeyin duyulmayacağı demek değildir.

Umumi kâtiplik, elindeki yazdan umumi merkez heyetine verecektir. Bunlar ileride bastırılıp yayılacaktır. Böylece kurultaya yurdun dört buca­ğından getirilmiş olan hiçbir armağan sayılmadan unutulmuş, sunulma­dan saklanmış olmayacaktır.

Arkadaşlar!

Bütün hatiplerin sözleri kurultay programının yedi maddesi üzerinde toplandı. Bu program, Türk dilini üç zaman içinde düşündürüyordu. Dili­mizin dünü, bugünü, yarını. Onun için diyebilirim ki bu program, tarihî ve coğrafyası olan bir programdır. Çünkü Türk dilini zaman ve mekân için­de göz önüne koyuyordu. Gördük ki Türk dili genişlikten yana Asya'nın göbeğinden, Büyük ve Atlas Oseanların kıyılarına, Hint Oseanı'nın kıyıla­rından Finlandiya Körfezi kıyılarına kadar yayılmış bir ummandır. Derin­likten yana ise insan zekâsının en ıraklardaki belirtisine kadar gider uç­suz bucaksız bir yoldur.

Gördük ki dilimiz tarihin en ilk izlerinin de ötesine varabilen devirler­deki büyük muhaceretlerin dili olmuştur. En ilk ve eski kültürün dili ol­muştur. En büyük zaferlerin dili olmuştur. Bugünkü lengüistiğin kök diye baktığı Sanskritçe, Yunanca, Latince gibi dillerin de daha kökünde duran bir dil... Sümerce, Etice gibi ilk Ön Asya medeniyetlerinin de dili olsa ge­rek...

Bu kadar uzak benliği olan dilimiz, Fatihlerin orduları ile medeni alış­veriş yolu ile eski yeni dünyaları kaç boy dolaşmış, kendi varlığından ni­ce izler bırakmış... O, pek yakın bir geçmişte bile Afrika'nın Cezayir'inde, Sudan'ında, Avrupa'nın Nemçe sınırlarında konuşuluyordu.

Bugün bile onun coğrafyası her dilin çizemeyeceği çizgileri çok ötele­re aşmaktadır O hâlâ Balkanlardan Hint sınırlarına, Çin içerilerine, buz­lu istep derinliklerine kadar her yerde konuşuluyor. Onun her bir lehçesi bir diyarı tutmuş, bir iklimi benimsemiş, orada kendinden olmayan dille­re göğüs geriyor.

Birçok yerde mektepsiz, bakımsız kalsa da halkın bağrında bir ruh zır­hına bürünmüş olarak diri duruyor. Türkçe: buyrukların dili; yurt, yapı kuranların dili, ülkeler gibi denizleri de şanla aşmışların dili, toprağı iş­leyenlerin dili, beyinleri uyandıranların dili, sevgilerin dili; sızıların dili...

Türkçe: analarımızın dili, ana dili, diller güzeli... Yerine göre kılıçtan keskin, çelikten sert, kayadan sarp, boradan hızlı, bürümcükten ince, ke­lebekten uçucu, çiçekten renkli, kokudan tatlı, altından parlak, sudan du­ru Türkçe...

Coşkunların hızını, dertlilerin iç sızısını, delikanlıların sevgisini, inanını, güler yüzlü kızların kıvraklığını, babaların öğütlerini, anaların yumu­şak yürekliliğini, kızgınların öfkesini, kırgınların iniltisini, şenlerin şaka­sını, göklerin ıraklığını, suların canlılığım, ay ışıklarının oynaklığım, gü­neş parıltısının keskinliğini iç yaşayışlarımızı da dış yaşayışımız gibi her dilden duygulu anlatan Türkçe! Bize hayatı anlatan, hayatı kendisi ile an­ladığımız Türkçe...

Bizi birbirimizle anlaştıran, dünya milletleri içinde bize de şanlı ve belli bir varlık veren Türkçe...

İşte bu kurultayda on gündür onun başından geçenleri, onun uğradığı bakımsızlıkları, onun kendisinde gizli kalan zenginliğini, onun ileride ala­cağı gürbüzlüğü düşündük.

 Onu ilk defadır ki bu kadar toplu, bu kadar sürekli, bu kadar candan düşünüyoruz. Yarına bir abide yüceliğinde geçecek bir vesika, bir kitap bıraktık. Yeni bir Turfan Abide'si.

Tarih en büyük düşünce hareketlerinin belirti noktalan diye Perikles Devrinden, Augustos Devrinden, Rönesans'tan, on dördüncü Louis Dev­rinden, büyük Frederik Devrinden bahseder. Bunlar çok beğenilecek şey­lerdir. Bunlara adını verenlerin bunlarla ne kadar uğraştıkları ise çok bel­li değildir. Fakat bu devirlere eş bir devir de biz yaşıyoruz. Mustafa Ke­mal devrinin düşünce hamleleri bizim için onlardan çok uyarıcı ve başa­rıcıdır.

...Bu program Mustafa Kemal'in bir meseleyi nasıl düşündüğünün grafiğinden başka nedir? Bir davayı bütün gerçekliği ile göz önüne getir­mek, onu zaman ve mekân içindeki yerine, sırasına koymak; beyin labo­ratuarında inceden inceye elenip dokunmuş bir işin nasıl bir iş olduğunu görmek, göstermek, düşünceleri o iş etrafında bir araya toplamak, o iş­ten çıkan neticeleri ilerisi için hedef edinmek: İşte Mustafa Kemalce dü­şünüş bu demektir.

Bu kurultayın programı da bu cemiyetin kurulması gibi o biçim bir dü­şünüşün bir örneğidir. Mustafa Kemalce düşünmek demek: Tahlil ve ter­kip etmek, şuurlaştırmak, nizamlandırmak, sistem hâline koymak demektir. Bu usul Çanakkale'den Dil Kurultayına kadar aynı hızı ve sırayı gösterir.

Yaptığı işlerin hiçbiri kolay değildi. Onun ve hepimizin bu sarayda oturması için önce onun yıkılmış Türkiye'ye, verilmiş İstanbul'u kurtar­ması gerekti. Onun da bizim de İstanbul'da oturabilmemiz için yeni Tür­kiye'nin kurulması gerekti! Her biri tarihte bir büyüğe sonsuz şan olacak bu dev işlerinin her birinden sonra o: "Artık yeter!" deyip dinlenseydi hangimiz ona: "Yoruldu!" diyecektik! Fakat o, bizi kamaştıran her büyük işi kendinin bir gün işi gibi görüyor. Vazifesini bitmiş saymıyor. Bu dün­yada hangi işi görmeye geldiğini yalnız o biliyor. Onun için bir ömrün çizgileri içine bir milletin asırlarını sığdırıyor! Çağlayan akıyor. Ondan bütün tarlalarımıza bolluk, bütün karanlıklarımıza ışık, bütün makinelerimize hareket almak bizim borcumuzdur. Bizim yurdumuzda onun gibi bir kuvvetimiz bulunması, bizim bahtımızdır.

Bugüne kadar dağınık dilekler, geçici özleyişler, büyük emeller şura­dan buradan beliren birer sızıntı idi. O, işi eline aldığı günden beri ise umumi bir şuur oldu, bir nizam bir sistem oldu; milletleşti, devletleşti, ye­ni ve engin bir hız aldı!

Ey bizden daha genç olanlar! Bu emekler, bu dilekler sizler içindir! Bu dille sizler, ne mutlu, bizlerden çok ve güzel konuşacaksınız!-. Hele ana­ların kucağında ilk sözleri öğrenen Türk çocukları! Ah sizin konuşacağı­nız, sizin yazacağınız Türkçeyi duysaydım! Sizin ve sizin çocuklarınızın ağzında Türkçe kim bilir ne güzel ne duru bir varlık olacaktır! Onu yarın­ki dâhi sanatkârlar kim bilir daha ne imrenilecek yeniliğe ve güzelliğe yükseltecektir. Onlar da unutmasınlar ki bu yolu onlara ilkin Mustafa Ke­mal açtı.

Böyle bir yolun başında bulunmuş olduğunuz için bahtlısınız arkadaş­lar, hem de Mustafa Kemali görerek, reylerinizle açtığınız yolun güzelli­ğini görerek...

 

 Ruşen Eşref Onaydın    

İlgili yazılar

Cuma, 30 Aralık 2011 08:03 tarihinde güncellendi