LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

ROMAN ÖRNEKLERİ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 82
ZayıfMükemmel 

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

(Aşk-ı Memnu, Devlet Ana, Kuyucaklı Yusuf)

AŞKI MEMNU

Hali vakti yerinde bir adam olan Adnan Bey, kırk kırk beş yaşlarında bir İstanbul beyefendisidir. Karısı bir süre önce ölmüştür. Adnan Bey, genç kızlık çağına girmek üzere olan kızı Nihal ve daha küçük yaşta bulu­nan oğlu Bülent'le birlikte, oldukça sakin bir yaşayış sürdürmektedir. Ko­naklarında bazı yardımcıları da bulunmaktadır.

Ailenin yaşayışı böyle sürüp giderken, o zamanın gözde gezinti yerle­rinden biri olan Göksu'da yaptıkları sandal Sofalarından, Firdevs Ha­nımlarla tanışırlar.

Firdevs Hanım, iki kızı ile birlikte yaşayan, adı biraz dile gelmiş, zevk ve eğlence düşkünü bir kadındır. Bu sandal karşılaşmaları, gönlü hâlâ genç olan geçkin kadında Adnan Bey'e karşı bazı ilgiler uyandırmıştır. Hele ki onun zenginliği, üstünde en çok durulacak bir konudur.

Ne var ki durum, Firdevs Hanım'ın beklediğinin tersine gelişir. Adnan Bey, kendisiyle değil, henüz pek genç kızı Bihter 'le evlenmek istemektedir. Bihter bunu öğrenince -büyük yaş farkına ve çocuklarına rağmen- isteği kabul eder. Bu yüzden anne ile kız arasında bir kavga bile geçer, ama Fir­devs Hanım ister istemez duruma razı olur.

Adnan Bey'in kızı Nihal, babasının evlenmesi, hele bu ölçüsüz evlen­mesi karşısında isyan ederse de o da ister istemez durumu kabullenir.

Bihter eve gelin gelmiş, konakta yeni bir düzen başlamıştır. Aşırı duy­gulu bir kız olan Nihal, kendisinden çok da yaşlı olmayan üvey annesiyle fazla ilgilenmemekte, daha çok mürebbiyesiyle sakin ve sessiz bir yaşayış sürdürmektedir. Bihter'e gelince, o oldukça iyi bir ev kadını olmuştur. Ad­nan Bey mutludur.

Konakta bir de Behlul adlı bir genç vardır. Behlul, Adnan Bey'in yeğe­nidir ve onlara istediği gibi gidip gelmektedir. Adnan Bey 'in niyeti kızı Nihal’ı bu yeğeni ile evlendirmektir. Durum kendisine anlatılmış, genç kız da bunu memnunlukla kabul etmiştir. Artık ikisi sözlü durumundadır.

Adnan Bey'le Bihter'in evliliklerinin üstünden bir yıldan fazla bir za­man geçmiştir. Geçen bu zaman genç kadına mutlu olmadığını ve olama­yacağını anlatmıştır. Bihter'in Nihal'le arası da git gide daha çok açıl­maktadır. Konaktan bazı eski emektarları uzaklaştıran genç kadın, Ni­hal'in gözlerinden sızan nefret ışıkları altında büsbütün bunalmakta, ken­disini büsbütün yalnız hissetmektedir. İşte bu sırada müthiş bir şeyin far­kına varır. Adnan Bey'in yeğeni, Nihal'in nişanlısı Behlul kendisine kur yapmaktadır. Bihter, bu durumu önceleri şiddetle, hatta nefretle karşılar; ancak kocasını bir türlü sevemeyişi, yalnızlığı ve hele genç, yakışıklı ada­mın manevraları karşısında yavaş yavaş ona yönelir.

Böylece ikisi arasında bir aşk-ı memnu (yasak aşk) başlamış olur.

Bu yasak aşk, büyük ve çeşitli tehlikelerle birlikte uzunca bir süre de­vam eder. Konakta durumu ilk sezinleyen Nihal olur. Nihal, belli etmeden Bihter'le Behlul'u izler ve gözetler. Nihayet bir seferinde onları gizlice konuşur ve söyleşirken yakalar. Genç kız için bu öylesine korkunç bir sah­tedir ki, bu sahnenin ağırlığına dayanamayarak oracıkta düşüp bayılır; böylelikle Bihter ve Behlul da, durumlarının onun tarafından öğrenilmiş olduğunu anlarlar.

İlk zamanlar korkak ve çekingen olan Bihter'in artık aşktan gözü dön­müştür. Behlul'u çılgınca sevmekte, onu Nihal'den kıskanmakta, evlenme­lerine bile engellemeye çalışmaktadır. Oysa genç adam, kadından nasibi­ni almış, artık ondan soğumaya başlamıştır; şimdi o yeniden Nihal'e dön­meyi ve onunla bir an önce evlenmeyi kurmaktadır.

Bayılma olayından sonra yatağa düşen Nihal'in çok sevdiği zenci kö­le Beşir, bütün bu olan bitene dayanamaz. Bir gece odasına gidip Bihter'le Behlul'ün maceralarını Adnan Bey'e olduğu gibi anlatır.

Yaşlı adam, işittikleri karşısında üzüntü ve şiddetten deli gibi olur. Olan biteni açıkça konuşmak, hesaplaşmak üzere Bihter'in odasına ko­şar. Genç kadın kapıyı kapamıştır. Adnan Bey'in açması için yaptığı tehdidi, ricayı hep reddeder. Kocası kendisini affedecek olsa bile, artık genç kadının onun yüzüne bakacak hali kalmamıştır. Ona karşı rüsvay ve suç­ludur; sevdiği genç adam da kendisini terk etmiştir. Bu durumda yapıla­cak en doğru şeyin ölmek olduğu inancına varır Adnan Bey'in yüklendiği kapının kırılmak üzere olduğunu anlayınca, elindeki tabancayı kalbine çe­virip tetiği çeker.

Adnan Bey konağında birkaç yıl geçen bu acı ve karmaşık olaylar du­rulduktan sonra, baba ile kız yeniden baş başa kalırlar. Artık yaşarken de ölürken de hep birlikte olmak kararındalar.

(Şemsettin Kutlu, Başlangıçtan Günümüze Türk Romanları,İnkılâp Kitapevi, İst. 1987)

AŞKI MEMNU

-Romandan Bir Parça

-Bihter bir dehşet çığlığını tutamadı:

- Nihal!

Behlül koştu. Nihal orada, ayaklarının altında, gerilmiş sinirleriyle, kilitlenmiş çenesiyle, uzanmış kollarıyla dimdik, bir ölü sarılığıyla yatıyordu. Behlül diz çöktü, Nihal'in başını kaldırmak istedi. Bu baş, kıvrılmıyordu; Nihal'in dudakları kısılmış, bütün saçlarının dibi bol bir terle ıslanmıştı. Behlül çıldırmışçasına:

- Öldürdük, biz öldürdük, diyor, sonra Bihter'e bakarak ediyordu:

- Anlıyor musunuz? Biz, ikimiz... Bir korku buhranı içinde bağırdı:

- Koşunuz, Nihal, Nihal bayıldı...

Şimdi hep koşuyorlardı. Herkesten önce Adnan Bey, anlamayarak mer­divenlerden atılmıştı. Sonra Nihal'i orada Behlül'ün kolunda, merdivene uzanmış görünce anladı. Bütün vücudu titriyordu, eğildi; Nihal'i kucağına aldı. Boğuk bir sesle Nihal'in yüzüne eğilerek bu açılmayan gözlere rica edercesine:

- Nihal! Nihal! Bana baksana! Nihal! Diyordu. Şimdi herkes oradaydı. Peyker, Bihter'den soruyordu:

- Ne oldu? Nasıl oldu? Diyordu. Bihter merdivenin kenarına dayanmış, hareketsiz, bu ortalıkta olup biten şeylerden habersiz, donuk gözlerle bakıyordu.

Adnan Bey, Nihal'i bir çocuk hafifliğiyle kaldırdı, merdivenden çıkarıyordu. Babasının kucağında, böyle çıkarken Nihal geniş bir soluk aldı ve gözlerini açarak babasına uzun bir bakışla baktı, sonra bu bakışla anlatılmak istenen şeyler söylenerek gözleri yeniden kapandı.

Sofadan geçerken Firdevs Hanım, yerinden kımıldanamayarak telâşlı bir sesle soruyordu:

- Ne oldu, rica ederim? Nihal mi düştü?

Behlül tarladan geliyordu. Nihat Bey bir iş görmek isteyerek:

- Bir hekim bulmak gerekiyorsa?.. Diyordu. Nihal'in odasının kapısında Adnan Bey arkasından gelenlere eliyle rica etti. Kimsenin girmesine izin vermek istemedi. Kızına kendisi bakacaktı.

Nihal'in (daha önceleri) buna benzer baygınlıkları aklına geliyordu. Beş yaşına kadar iki sefer şiddetli, bir sefer hafif baygınlıklar gelmişti; ondan sonra uzun aralıklarla Nihal'de bunu andıracak sinir hâlleri eksik değildi. Bu sefer biraz şiddetli görünüyordu, ama biraz kolonya ile...

Adnan Bey, Nihal'i yatağında soyarken kendisini dinlemeyerek giren Behlül'e, Peyker'e bu açıklamayı yapıyordu. Nihal gözlerini bir kez daha açarak çevresindekilere baktı. Adnan Bey rica ederek:

- Yalnız kalsak daha iyi olacak, dedi.

Peyker çıktı, Behlül kalmak istiyordu, Adnan Bey direndi:

- Hayır, hayır, kimseyi istemem, diyordu; göreceksiniz ki yarım saat sonra Nihal yatağından kalkacak.

-Sonra Şayeste'ye de izin verdi.-Nesrin kalsın, diyordu.

Adnan Bey'in içinde bir kuşku uyanmıştı. Nihal'in o gün Ada'dan bir­denbire gelişini onun için pek normal bir çocukluk olmak üzere kabul etmişken Nihal'i Bihter'le Behlül'ün ayakları altında serilmiş görünce kendi kendisine:

- Bir şey var, demişti. Bu kuşku belirsiz ve o şeyin türü, niteliği düşünülmeksizin ortaya çıkmış bir duygudan başka bir şey değildi. Sonra, bütün kargaşalık arasında bilinemez nasıl bir sezgiyle gözleri Bihter'i aramıştı. Bihter niçin orada değildi? Neden herkesle birlikte ve herkesten çok o telâş etmiyordu?

Nihal'in bileklerini ovuştururken kendi kendisine bunu soruyordu.

Sonra, birden ellerinin içinde Nihal'in bileklerini o kadar zayıf, terden şakaklarına yapışan sarı saçlarının altında yüzünü o kadar süzgün ve sol­gun buluyordu ki, belki de bu çocuğu kendi mutluluğuna, hep kendisini düşünmesine feda etmiş olmaktan doğan bir ezinçle yüreği burkuluyordu.

Nesrinle yalnız kaldıktan sonra bir süre bir şey soramamıştı, onu burada alıkoymaktan amacı, Ada'dan nasıl olup da geri dönüşlerine ilişkin sorgularda bulunmaktı. Bir ara Nesrin'e:

Kapıyı kapar mısın?

Dedi; Sonra, kapı kapanınca, cesaret edemedi, Nihal'e bakıyordu.

Nihal şimdi baygın olmaktan çok, rahat derin bir uykuda görünüyor­du; elleri kolları gevşemişti; uzun uzun düzenli soluk alışlarla göğsü kalkıp iniyordu. Adnan Bey'i şimdi bu çocuğun yanında ağlamaya sürükleyen bir duygu almıştı. Birden bütün haksızlıkları birer birer, acımasız bir kınama anlamıyla gözlerinin önünden geçiyordu. İtiraf ediy­ordu ki bu evlenme bir hata, korkunç, belki de onarılamayacak bir hata idi. Evet, bu nasıl olunabilirdi? Bir gün belki bu hatanın kurbanı, bu mini mini Nihal, bu bir üfürüşte sönüverecek kadar çelimsiz çiçek, böyle bird­en artık bir daha başını kaldırmamak üzere düşüvermez miydi?

Sanki bu hatasının bağışlanması dileğiyle eğildi; Nihal'in çenesine, o biraz keçi çenesini andıran zarif sivri çenesine dudaklarını uzattı.

Odanın kapısı gıcırdadı. Giren kimdi? Belki Bihter'di. Başını kaldırıp bakmaya, onu görmeye yüreği elvermiyordu. Nihal'in sıcak, çok güneş altında kalmış bir çiçek soluğuna benzeyen kokusunu içine çekmekte uzun uzun duruyordu. Kapı yeniden açıldı, kapandı; birisinin odada bulun­duğunu anladı. Adnan Bey o zaman başını kaldırdı ve yataklığın ayakucunda Beşir'i gördü.

Beşir orada, dirilmiş büyük bir karaltı biçiminde duruyor ve kavrul­muş dudakları, titreyerek, beyazları donmuş gözlerinde vahşi bir gülüşle bütün yüzünü geren derin bir acıyla Nihal'e bakıyordu; sonra gözleri titreyerek Adnan Bey'e dikildi, bir şey söylemek isteyerek dudakları kıpırdandı; daha sonra birden döndü, odanın kapısına kadar giderek sürmeledi ve dönerek konuşmaya çağrılmasını bekleyen gözlerle baktı.

Adnan Bey sordu:

- Ne oluyorsun, Beşir? Beşir kuru bir sesle:

- Küçük hanımı öldürüyorlar, dedi. Artık hepsini söyleyeceğim. Ve yataklığın demirine dayanarak, gözleri Adnan Bey'in gözlerinden kaçınarak başladı. O hepsini biliyordu, kaç geceler soğuklarda, yağmurların altında, karanlık köşelerde gizlenerek, sofanın şehnişininde saatlerce onları bekleyerek, yorulmaz bir meraklı gözetlemeyle izlemişti.

Söylemeye, kendisini kemiren bu sırrı haber vermeye güç bulamamıştı. Beşir anlatırken bitkin dağınık bir halde bütün gördüklerini, bildiklerini böyle dökerken ikide birde:

- Size neden haber vermedim, diyor, sonra bu sorusuna karşılık veremeyerek:

- Haberiniz olsaydı belki böyle olmazdı, görüşüyle Adnan Bey'in yüzüne bakıyordu.

Adnan Bey sapsarı, hiç kımıldamaksızın tek bir söz söylemeyerek, kulaklarının içinde işittiklerini bir kargaşalık bunalımına boğan uğultularla, gözlerini Beşir'den ayırmayarak dinliyordu.

Beşir bugün Ada'dan dönüşünü anlatıyordu:

- Bülent Bey geldi, Behlül Bey İstanbul'a indi, diyordu. Sonra bildik­lerine burada bir öğreniş arası açarak son olaya atlıyordu.

O bu gün bir şeyi, bir büyük olayı bekliyordu; bu olayı, odasında, yarı giyinmiş, yatağının kenarında vaat edilmiş bir şey beklercesine bekle­mişti. Beşir bitirdikten sonra, bütün güçleri birden sönerek oraya, Nihal'in yatağının kenarına çöktü ve iki eliyle yüzünü kapayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Adnan Bey; başının üstünde bir dünya parçalanmışçasına, ezilmiş gibi hâlâ gözlerini Beşir'den ayırmayarak duruyordu; sonra birden taşan çılgın bir öfke köpürmesiyle, bir şeyler kırmak, bir şeyler öldürmek isteyen bir taşmayla kalktı.

Ne yapacağını bilmiyordu, odanın içinde dönüyordu. Bihter! Bihter! Ona Bihter gerekti; kollarından tutacak, Bihter'i kıracaktı. Aralık kapısına koştu.

Bihter bu hiç beklenmeyen olaydan sonra kollarında Nihal'i çıkaran kocasını izlemeyerek orada hiç kımıldamaksızın donmuşçasına kalmıştı. Şaşkın gözlerle çevresine bakarak kendisini oradan ayıracak bir başka olayı bekliyordu.

İşte şimdi bütün tasarlanılan sonuçlardan başka bir sonucun karşısındaydı. O kâğıt, Nihal'e her şeyi haber verecek olan o iki satır, onun elindeydi; sonra yavaşça merdivenlerden inerek burada onları işitmiş, hepsini öğrenmişti. Kuşkusuz şimdi babasına söylüyordu; babasını boynuna sarılarak, hıçkırıklar içinde:

- Baba! Sizin bana koca yapmak istediğiniz adam Bihter'in âşıkı imiş, diyecekti. O zaman Adnan Bey çıldıracak, kendisini, onların hepsini kol­larından tutarak atacaktı.

Kocasına gidip o gerçeği itiraf etmek için kendisinde güç bulan bu kadın, gerçeğin böylelikle meydana çıkmış olmasına karşı titriyordu. Demek buradan böyle, kirli bir kötü kadın aşağılanmasıyla atılacaktı ve iki gün içinde bu olay bütün halka yayılacak; bu ülkenin havasında, yanında yöresinde gülmeler serperek çalkanacaktı. O zaman, Bihter için Firdevs Hanım'ın hayatı başlayacaktı. Öteden beriden kendisine gülüm­seyerek bakmak için yetki bulan gözler açılacak, (sarı)yalının şehnişinine mektuplar atılacak ve...

Bütün vücudundan buzlar akıtan bir ürperti ile titriyordu...

Ve bunları kabul etmek gerekecekti. Bunları geri çeviremeyecekti. Hangi yetkiyle? Firdevs Hanım'ın kızı değil miydi? Kocasının evinden kovulmamış mıydı? Bu aşağılanmış yaşama boynuna dolanmış bir zincir­di ki onu boğuncaya kadar sürüklemek gerekiyordu.

Kollarını uzatarak boğazını sıkmak üzere uzanan bu zinciri atmak iste­di. Her şeye, her şeye üstelik ölüme katlanacaktı, yalnız buna değil... Merdivenlerden birisi iniyordu. Titredi. Belki kocasıydı. Hayır, bu Behlül'dü ve onun karşısında durdu. Ona perişan, delirmiş gözlerle bakıyordu. Birden boğuk bir sesle:

- Ben gidiyorum, dedi. (Behlül)

Tehlikeyi ancak Nihal'ın odasından çıkarıldıktan sonra sezinledi. Bu olayla her şeyin meydana çıkacağını ancak o zaman anlayarak birden karar vermişti. Buradan kaçmak!..Bihter, kitlenmiş dişlerinin arasından:

- Alçak, dedi.

Behlül ona yaklaştı, gözlerini gözlerine sokarak:

- Niçin? Siz, yanız siz sebepsiniz, diyordu. Her şeyin pek güzel bitmek mümkün iken...

Tamamlayamadı. Bihter, bir adım geri atmıştı, Behlül'ün yüzüne bir şey düştü. Bu o kadar ansızındı ki Behlül birden anlamadı; sonra bir atılışta bu kadının üstüne atılmak, onun kollarını kırmak isteğiyle çıldırdı ama hemen elde ettiği bir soğukkanlılıkla geri döndü ve odasına uğramaya gerek görmeyerek Bihter'e son bir kudurmuş bakışla merdi­venlerden atıldı.

İşte o da gidiyordu. Bihter ne yapacaktı? Beşir 'in koridordan çıktığını, merdivenleri yavaş yavaş tırmandığını gördü. Öyle sandı ki geçerken derin ve vahşi bir lezzetle kendisine bakıyor. Artık herkeste bu bakışı bula­caktı. Üstelik annesinde üstelik kız kardeşinde üstelik eniştesinde, özellik­le bu her vakit onun gözlerini indirmek zorunda bırakan gözlerinde bu bakış ne çirkin anlamlar kazanacaktı...

Yaşamak; böyle bu bakışların altında yaşamak! Lakin ne için yaşaya­caktı? O zaman ölümü düşündü. Evet, ölecekti. Birden aklına bir şey geldi. Kocasının odasında, karyolanın yanında, küçük dolabın çekme­cesinde, sedef kaplı kabzasıyla bir zarif oyuncağa benzeyen bir şey vardı ki onun küçücük ağzını şuraya, işte yüreğinin elemli bir yarayla sızlayan şu noktasına koysa ve ancak bir saniyelik bir güç harcayarak, yalnız küçücük bir basışla dokunsa her şey, her şey bitecekti. Ve o zaman, yaşayan aşağılık bir yaratık için esirgenen acıma, bir ölü için esirgen­meyecektir...

Bu düşünce ona bütün güçlerini yeniden kazandırmış oldu. Yürüdü, merdiveni çıktı. Sofada, köşede, Firdevs Hanım'ın çevresinde eniştesiyle Peyker'i gördü. Onu görünce başlarını kaldırarak baktılar; durakla­madan geçti.

Koridorun önünde Emma halının üstüne oturmuş, Feridun 'a kibritler­le bir oyun yapıyordu. Çocuk kollarını uzatarak;

Teyze!..Dedi...

Nihal ancak üç gün odasında hasta kalmıştı ama üç aydan beri iyileşme hâli sürüyordu.

Hekimler Babasına:

- Burada kalmayınız; kızınıza Ada'nın bol güneşleri, sık çamları altında uzun gezintiler yaptırınız, demişlerdi ve üç aydan beri Ada'da yaşlı halanın tek atlı arabasında baba kıza rastlanıyordu.

Biri daha yaşlanmış, öteki daha çocuklaşmış gibiydiler; onların pek az konuşarak ama birbirine pek çok sokularak arabada yan yana bir duruşları, çamlıkta biri ötekinin koluna asılarak bir yürüyüşleri vardı ki onlara birbirinden iyileşme bulan iki hasta hâlini verirdi.

Baba ile kız arasında ne Behlül'e ne Bihter'e ilişkin bir küçük söz edilmemiştir. O uğursuz anıdan kaçıyorlardı, geçmişten son yılları unutmuş gibiydiler; gelecek için seyrek dakikalarda bir iki sözle hülya kuruyorlar­dı.

Adnan Bey yaşlı mürebbiyeye uzun bir mektup yazmış ve ondan kısa bir karşılık almıştı: Mile de Courton (Matmazel dö Kurton), kış başlangıcında gelecekti, Şakire Hanım'la kocası, cemilelerini gelin ettik­ten sonra artık o iki taze güvercini yuvalarında rahat bırakarak hayat­larının son yıllarını yalıda tamamlayacaklardı, Bülent okulda geceleri kalmayacaktı. Gene bahçede uzun koşuşlar olacak, o küçük mutfağın par­lak takımları arasında, kitaplarda bulunmuş yemek tarifleriyle tatlılar yapılacaktı. Hayat gene onlar için sonsuzluğa değin bir bayram olacaktı, mademki artık baba kızına, kız babasına dönmüşlerdi.

Yalnız Beşir eksikti.

Nihal:

- Oh!.. Zavallı Beşir, der, sonra bu acıklı anıda durmak istemeyerek eklerdi:

- Değil mi, baba? Ne kadar güleceğiz, hani ya önceleri nasıl gülerdik...

Ve mutlu zamanının mutlu kahkahalarından birini bulmaya çalışarak kesik, kuru, içinde bir acılık hıçkırığı ağlayan bir kahkaha ile kollarını babasının boynuna dolar, dudaklarım uzatır, ta çenesinin altından o kılsız noktadan öperdi.

Ağustos sonunun bir akşamıydı, baba kız yine gezintilerine çıkmışlardı; artık döneceklerdi, birden Nihal terbiyelerini babasının elin­den aldı:

- Rica ederim, biraz daha baba, dedi. Sonra babasına donuk beyaz bir yüz gibi ayı göstererek ekledi:

- Bakınız, bize fener çekiyorlar.

Bunu söylerken dudaklarında bir gülümseme vardı, sonra bu gülümseme elemli bir iç kırıklığıyla anlamıyla dudaklarının üstünde kaldı. Başı biraz öne eğik, gözleri süzgün, artık esmerleşen yolun üstünde bir anının uçan hayalini izleyerek daldı. İşte onlar, mutlu nişanlılar, tek atlı arabalarının hafif gezintisiyle uçarak mutlu, yürekleri aşklarıyla dolu, başlarının üstünde sevişenler için çekilen bir fenerle koşuyorlar, koşuyor­lardı.

Nihal kamçısıyla atın karnını okşayarak bu belirsiz mutluluk hayaline yetişmek, kendisinden kaçan bu şeyi yakalamak istiyordu. Sonra birden­bire silkinerek artık umudunu yitirmişçesine durdu:

- Burada biraz inelim mi, dedi.

Onunla birlikte burada yarım saatlik bir dalınç içinde neler duymuştu!.. Gene deniz uzak bir fısıltı ile gizli ezgiler söylüyor, gene ay beyaz ışıklarıyla ortalığa baygın bir gelip genişleme gülücüğü yayıyordu ama... Nihal düşünmemek için, görmemek için yüreğinde acı bir düğümle babasının koluna asılıyor, onun omzuna başını koyuyor. Ve kendi kendi­sine:

- Artık hep böyle... diyordu.

- Evet, hep böyle ve bununla mutlu olacağına yemin ediyordu. Gözlerini kapayarak o mutluluk anısını aziz-değerli bir ölünün anısı gibi ta yüreğinin derinliklerine gömecek ve babasının koluna asılarak, başını omzuna koyarak mutlu olmak için çalışacaktı.

Bunu düşünürken babasını yavaş yavaş çekerek götürüyordu; çekti, çekti, bir de çamlığa, o yeşil sevda yuvasına, o bir zümrüdün içinde oyul­muş düşe dönmek istiyordu; sonra çamlığın ta kenarında durdu, iler­lemekten onu sanki engelleyen bir el vardı.

Orada durarak bakıyordu, belki onlar içeride idiler, o mutlu nişanlılar: Behlül'le Nihal... Acı bir gülümseyişle dudakları titriyordu, birden bunu düşünmemek için benliğini zorlardı, kafasından geçen bu şeyin babasını hüzünlendirmesinden korkuyordu. Artık bundan sonra hayatını babasına borçlu değil miydi? Yalnız ona?

Şimdi bu baba kız yaşamak için birbirine bağlı, muhtaçtılar. Bunu yinelerken kafasından bir şimşek hızıyla bir korku geçiriyordu: Ya ikisin­den biri yalnız kalırsa? Sonra bu korkudan kaçmak için babasını çekiyor:

- Artık kaçalım, diyordu ve gözlerini kapayarak yürekten bir dua ile o korkuya cevap veriyordu:

- Birlikte, hep birlikte, yaşarken ve ölürken...

Halit Ziya UŞAKLIGİL Aşk-ı Memnu, İnkılâp Kitabevi

 

 


 

DEVLET ANA

 

"Devlet Ana" Anadolu'nun Türkleşmesinin yoğunlaştığı, Osmanoğullarının tarih alanına çıkıp gelişmeye başladıkları bir dönemin hikâye­sidir. Bir yandan Bizans devleti, öte yandan Bizans'a bağlı ve yarı bağlı bulunan birçok tekfurlar ve Hıristiyan şövalyeler, Osmanoğullarının ge­lişmesini önlemek, Anadolu'nun Türkleşmesini durdurma çabasındadır­lar.

 

Osmanoğullarının başında -sonraları 1. Osman diye anılacak olan-Kara Osman bulunmaktadır. Kara Osman'ın azılı düşmanlarından biri de Şövalye Notus Gladyüs'tür. Notus Gladyüs, Osmanlı beyi ile bazen açık­tan, çok zaman da sinsice bir çekişme yürütmektedir. Bir gece bu şöval­ye, Marvo'nun hanında Keşiş Benito ile buluşur. İki arkadaş Kara Os­man 'ın atlarını çalmak için bir plân hazırlamaktadırlar. Bu işi başarırlarsa bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar; hem değerli atlar kazanacaklar, hem de düşmanlarını süvari gücünden yoksun bırakmış olacaklardır.

Hancı Marvo'nun Liya adlı bir kız kardeşi vardır. Bu kız, Osman Bey'in gözde yiğitlerinden Demircan'la sevişmektedir. Demircan, Osman Bey'in atlarının koruyucusu, bir çeşit süvari kumandanıdır.

Şövalye Notus Gladyüs Keşiş Benito'nun yardımı ile bataklığı geçer, gafil avladığı Demircan'ı arkadan okla vurup öldürür. Bu sırada, gencin yanında bulunan Liya da tecavüze uğramış ve öldürülmüştür.

Demircan 'ın Kerim adında bir kardeşi bulunmaktadır. Kerim savaştan hazmetmemekte, okumayı sevmekte ve molla olmayı düşünmektedir. Fakat büyük oğlunun öldürülüşünün öcünü almak isteyen annesi Bacıbey, onu zorla silâhlandırır ve öç için ona çocuğu gibi bakmaya başlar.

Osman Bey'in babası Ertuğrul Bey, artık çok yaşlı ve hastadır. Günü gelip ölünce Söğüt halkı, kardeşi Dündar Alp yerine Kara Osman'ı "Bey" seçerler. Dündar Alp, bu duruma üzülür; fakat yapacak bir şey bulamaz.

Bacıbey, Kerim'i ve Marvo'yu alarak Kamgan adlı bir dervişe gidip Demircan'la Liya'nın katillerinin kimler olduğunu kesinlikle öğrenir.

Kara Osman, zamanın ünlü dervişlerinden Şeyh Edebali'ni kızı Bali Hatun'u sevmektedir. Yakınlarından Alişar Bey'i şeyhe dünür olarak yollar. Fakat çapkın olan Alişar Bey, kızı kendisi beğendiği için, Osman Bey'e şeyhten menfi haber getirir. Hâlbuki Şeyh Edebali, kızını Osman Bey'e vermek istemektedir. Durum meydana çıkınca hakarete uğrayan Alişar Bey, artık Osman Bey'in yanında kalamaz, şövalye Notus Gladyüs'ün tarafına geçer; onunla birlikte Osman Bey'i yıkmaya çalışır. Bu arada Şeyh Edebali, kızını Söğüt beyine vermeye razı olmuştur.

Alişar Bey, Şövalye Notus Gladyüs ve başkaları ile birlikte, bir sefe­rinde Osman Bey üstüne güçlü bir baskın yapar. Fakat bu baskın büyük başarısızlıkla sonuçlanır. Baskıncılar, kayıplar vererek, canlarını zor kur­tarırlar. Notus Gladyüs, bizzat Marvo'nun attığı bir okla ağırca yaralanır.

Osman Bey, bundan sonra çevredeki hüküm ve nüfuzunu gittikçe geniş­letir. Bu arada toprakları da gün günden genişlemekte, beyliği bir devlet haline gelmektedir. Bir seferinde Konya sultanlığına gönderdiği ulağın, gelişinde anlattıkları, Osman Bey'i daha hareketli ve enerjik olmaya zor­lar. Bu ulağın anlattıklarına göre Konya'da artık gerçek bir devlet kalma­mıştır. Moğol baskısının da etkisiyle Selçuklu devleti artık son günlerini yaşamaktadır.

Türk Beyi, topraklarını genişletmek hususunda artık sistemli hareket­lerde bulunmakta; kendisine oğlu Orhan, kayınbabası Şeyh Edebali ve Akçakoca gibi güngörmüş büyükler türlü konularda yardımcı olmaktadır.

Bir seferinde Bilecik tekfuru, Yarhisar tekfurunun güzel kızı Lotus 'u is­temiş, baba kızını vermek istemeyince işi cebre dökmüştür. Bilecek tekfu­ru, cebren aldığı kızla olan düğününe komşusu Osman Bey'i çağırır. As­lında bu bir tuzaktır. Tekfur, düğün şenliğine Türk beyinin esirliğini de ka­tarak mutluluğunu iki kata çıkaracaktır. Osman Bey tuzağa başka bir tu­zakla karşılık verir. Kadın kılığına soktuğu yiğitleri ile -ki içlerinde Bacı-bey gibi gerçek kadınlar da vardır- yaptığı baskında, Bilecik tekfurunu bozguna uğratıp, beyliğine son verir, şehri kendi sınırları içine katar, ada­mın almaya hazırlandığı Lotus'u oğlu Orhan'la evlendirir. Lotus, Müslü­man olup Nilüfer Hatun adını alır. Bilecik fethini Osman Bey'in öteki ve çeşitli fetihleri, zaferleri izler. Bütün bunlar olurken -birisi ağabeyisinin, birisi ablasının öçlerini almak için çırpınan -Kerim Çan'la Marvo daima Osman Bey'in çevresinde ve yardımındadırlar. Orhan Bey de onlara des­tek olmaktadır. Sonunda iki genç nihayet muratlarına ererler. Önce bir mağaraya sıkıştırdıkları Keşiş Benito'yu, daha sonra da bir bataklığa sü­rükledikleri Notus Gladyüs 'u öldürürler.

Osmanlı beyliği hızla gelişip yükselmeye devam ededursun, artık öcünü almış bulunan Kerim Can, yeniden silâhlarım bırakır ve yeniden çok sevdiği kitaplarına döner. Bu arada Bacıbey onu, Aslıhan adlı iyi bir kız­la da evlendir mistir.

DEVLET ANA

 

-Romandan Bir Parça-

(Konya'dan dönen Kaplan Çavuş, Kara Osman Bye'e o dolaylardaki başıboşluğu perişanlığı anlatır. Bu durum Türk beyinde, artık kendi başı­na harekete geçmek düşüncesini uyandırır.)

"... Girdik Konya'ya, sarayı doğruladık. Onu gördüm ki çeri kılıklı dört asılacak, on iki yaşında bir oğlan kapmışlar, ayaklarını yere değdirmeden götürmekteler. Oğlan bağırdıkça doğmaktalar. "Yahune'eder?" diyecek oldum. İçlerinden biri, "Yoluna git, çıfıt oğlanıdır. Okulumuz değmiş avımızdır," dedi. Beriden oğlancağız bağırmakta ki, "Medet Ağam, ben Müs­lüman oğlu Müslüman'ım! Bunlara bir ilintim yoktur. Lailaheillallah!" diyerek gümbür gümbür şahadet getirmekte... Can başıma sıçradı. "Du­run bakalım ağalar bir yanlışlık olmasın?" derim sandım. Herif kılıcı çe­kip domuzlanıp, "Yoluna, kötü Türkmen, alırım akılsız başını" demez mi? "Ben sizi doğrayınca ne lazım gelir? Davran Kedigözü." diyerek atı tepiklememle, reziller oğlanı meydanda koyup mahalle aralığına karışıverdiler. Çevremizi Konyalı sardı. Aksakalı göbeğe indirmiş kocalar ki, bırak­sam üzengiyi öpecekler. Biri gelip geçip dizgine yapışıp elini göğe açıp in­ledi: "Bismillah ey zamanın sahibi! Yettin yetiştin mi? Kötülük ortaya sa­çıldı ve de zulüm baştan aştı ve de dayanılacağı kalmadı. Kılıcı başının üstünde çevirerekten ve de kargını göklere atıp tutarak şunlara bir Aba-müslim satırı çalmaz mısın?" diyerek ağlamaya başladı. Şeyh kardasınız bunu dakkasında duymuş... "Yerin cennet ola" diyerek sırtımı sıvazladı. "Konya'nın bu ıssızlığı nedendir ve de nasıl bir belâdır?" dediğimde, ba­şını büküp derinden soluyarak, kentlinin Moğoldan kaçtığım, köyde kasa­bada can kalmayıp insanın tüm dağıldığını, çünkü ele geçenin "Malını çı­kar" diyerek sopadan geçirildiğini, etlerinin yarılıp kayatuzu ve de acı bi­ber basıldığını, bu yüzden reayanın yılan çıyan durağı ve de incitici cana­varlar yatağı dağların mağaralarına ve de ağaç koğuklarına sığınıp meşe palamutu ve de ot kökleri yiyerekten Mehdi gözlediklerini söyledi. Dedi­ğine göre derbentleri, geçitleri, amansız belleri v de subaşlarını birtakım gözü kara zorbalar tutup "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" diyen kapısız bacasız kalmış levende tayfasını çevresine toplayıp geleni gideni soymakta, çobanlar bile sopalarına birer çaput çekip reayayı ünleyip "Bölük tür" demesiyle, köylü düzen çıkıp koşan koşana olup doğruluk ve de çalışma çabalama çizgisinde adam kalmayıp haramiliğe soyunup böylece bir köy­den öbürüne, bir mahalleden ötekine gidip gelmek kesilip tarla taban, bahçe bostan yüzüstü kalmakta imiş... "Halkta paranın görüntüsü unutu­lup mal adına hiçbir kırıntı kalmamıştır. İnsan giyeceği dökülüp cavlağa dönüp birbirine düşüp vuruşup kaçıp koğalaşıp yetişen yetiştiğini basıp bozup kesip biçim âdem eti yemek derecelerine gelmiştir," buyurdu. Kon­ya'daki Şeyh Kardasınız! Dediğine göre Şehim, sultan kaç para, İlham'ın fermanını dinleyen kalmamış... Vazife umanlar, bir boy sürüp Tebriz'e va­rıp zorlu Moğol beylerinden birine yanaşıp rüşveti sunup arka peydahla­yıp şuranın kadılığı, buranın sancak beyliğini ya da berinin subaşı lığını kapıp savuşmaktaymış... Şeyh kardasınız dedi ki, "Şimdi mansap rezildir, Rupsi elinde zidedir," dedi. Rüşvetle vazifeye konanlar önce rüşveti çı­karmaya bakıp verginin kat arttığını toplayıp uygun kadarını kaplan­dığı Moğol beyine salıp sürdürdüğü kadar sürdürüp savuşup, yerine ge­len alınmış vergiyi yeniden arayıp bulamayınca yazıp çeri isteyip zora bindirip gelen çeri de kendini bedava besletip fazladan bulduğunu kapıp alıp bulamadığını sopa gücüyle çıkartmaya çabalayan İlhanlığa bir kuruş göndermeyip, masraf diye sultanı ıhtırıp sıkıştırıp altındaki seccadeyi sat­tırıp cebe indirip kışlağına giderken de yol boyu kap kaçak, tüten ocak komayıp ülkeyi batırıp, reaya fıkarasının kütükte, ev başına, yüz ölçek buğ­day, elli köçek şarap, iki torba pirinç, üç torba çeltik, şu kadar kulak ye­ni urgan bir tek demir temrenli ok, bir tek nal, davarda yirmi birde bir, bir ak gümüş ve de yirmi kızıl akça vergisi görünüp katiyen ödenmemiş sayı­lıp, vermeyenin kızını, oğlanını, yoksa körpe gelini esir götürmekte imiş­ler, Şeyh kardaşınıza "Argıın İlhanın kırk bin kişiyle İznik'ten gelin alma­ya gelip gelmeyeceğini" sormuşsunuz. Güldü ki ne kadar... "Bre Kaplan Çavuş" bugün sürdün geldin, yolların halini gördün, konaklayıp at değiş­tirdin, yemledin, yedin dedi. "Kırk bin kişi bırak, kırk bin kişiyi taşıyacak yol, barındıracak konağı, geçtim, gölgesinde soluklanacak ağaç kalmış mı yol boylarında? Dolusunu bırak boş ambar, damı göçmemiş ahır gördün mü? Savuracak çeşme, körlememiş kuyu, geçilir köprü var mı? Kışın taş­kınını batağını, yazın kurağını çorağını nasıl gelin almaklığa gidecek ve de alıp dönebilecekmiş bu kırk bin kişi?" dedi. Doğrudur şeyhim, yollarda yolluk, kervansaraylarda kervansaraylık kalmamıştır. Köyleri geç, adi belli kasaba yazarlarında bir tutam ota, bir avuç arya, yumruk kadar ek­meğe ağırlığınca altın versen bulunmaz. Kira hayvanı göğe çekilmiştir, değme Arap atlarını beyler, ağalar, sözüm buradan dışarı, eşek bulamaz olmuştur. Eğer bizim dünya durdukça durası Ahi zaviyelerimiz desteklemese, Konya'ya bir ayda varılacağı şüphelidir ve de gerisin geri, sağ-esen, gelinebileceğinde kuşkum vardır. Kısası Şehir, Konya'nın Selçuk sultanlığını öldü bilmeli, kendi gücümden gayrisine hiç güvenmemeli, İl­han fermanı, Sultan buyrultusu, vezir emri, kadı hükmü kalmamıştır. Tu­tulacak işler hesapça tutulmalıdır...

Kaplan Çavuş susup derin derin soludu. Boğazı kurumuştu. Zorla yut­kunuyordu.

Osman Beyle Şeyh Edebali, son gücünü harcayıp direnmeye çabaladı­ğını anladılar. Osman Bey dalgın dalgın gülümsedi:

- Yorgunsun Çavuş! Git soluklan, rahatla! Soracağın olursa, yarın ko­nuşuruz.

Fıkara Kaplan, beyin bu sözünü ikiletmedi, el öpüp, diz büküp kıçın kı­çın çıktı, savuştu.

 

Osman Bey, Kaplan Çavuşun Konya için anlattıklarını, yollarının du­rumunu bildiğinden, Argun İlhanın ölümünden berisini dinlememiş, baş­ka düşüncelere dalmıştı. Kayınbabasının "Ne dersin Moğolun ölmesine oğlum?" sorusuna döndü, gülümseyerek dalgınlıktan kurtulmaya çalıştı:

- Karacahisar üstüne... Yürürsek gerektir Şeyh baba... Fatihasını çek­seniz gerektir.

- Ne zaman?

- Duanız gücüyle bu gece yola çıkarız, koca tanrının izniyle bahtımızı deneriz.

Şeyh Edebali, damadının yüzüne araştıran bakışlarla bir zaman baktı:

- Kostantin yapısı çetin hisardır. Filatyos zorlu kâfirdir. Bunaltıp ama­na düşürecek araçlarınız yok...

- Konya'dan umut olmadığını bildiğimden, her yanını ölçtüm biçtim. İl­hanın ölümü yaman fırsat... Duyulmaması daha yaman fırsat... İlhan kor­kusuyla depreşmediğimizi Filatyos bilir. Ölüm haberini duymadıkça ken­dini güvende sayar. Korkmaz savaşçıdır, gayet öfkelidir. Huyu suyu bilinir düşmanı aldatmak güç değil... Tasarladığım savaş düzeni aksamadan uy­gulanırsa, gaflette basıp şaşırtıp hisarını kavrayıp kapacağıma güvenli­yim. Bunca bekledik, çok şükür bahtımızı deneyecek kerteyi tuttuk. Geçir­diğimiz korkunçtu günlerin daha kötüsü olmaz. Fırsatı koca tanrı verdi, kaçırmak günahtır. Filatyos, Frenk töresine özenmiş, köylüsüne zulmetmiştir. Karacahisar pazarı bozulalı, halk ekmeğe bunalmıştır. Irzı, canı, malı ayakaltındadır. Tekfurunu savunmaz. Çoktan haber salmıştım. Eski­şehir'deki nakibinize, "Ölüm haberi gelirse, yayılmadan bana ulaştırma­nın kolayı," demiştim.

- Bir de Akça Koca'ya danışsak, Söğüt ulularına...

- Korkuludur şeyhim, düşman şuncacık sezinlese perişanlık olur.

Osman Bey, fatihanın bitmesini, gözleri yerde, sabırsız bekledi. "Amin " der demez fırladı kalktı. Yıllardır güçsüzlük, yoksulluk içinde bek­lediği fırsatın gelmesi yüzünü değiştirmiş, bakışlarına ürkütücü bir kes­kinlik vermişti. Kayınbabasının elini öptüm:

- Destur verirseniz toplayalım savaşçıları... Yola çıkalım hemen!"

 

(Şemsettin Kutlu, Başlangıçtan Günümüze Türk Romanları,İnkılâp Kitapevi, İst. 1987)

 

KUYUCAKLI YUSUF

Yusuf, Anadolu'nun sayısını Allahın bileceği, ortada kalmış çocukla­rından biridir. Doğduğu yerden ötürü adına bir de "Kuyucaklı" sıfatı ek­lenmiş, böylelikle -ne kadar mümkünse o kadar- bir unvana soyluluğa ulaştırılmıştır.

Yusuf'un kötü kaderi, daha dünyanın ne olduğunu bilip öğrenmeden önce başlamıştır: Bir gün köylerim basan haydutlar ana, baba kavim kar­deş gibi bir arada büyümeğe başlarlar. Okul çağı gelince kaymakam Yu­suf'u kızı ile birlikte okula yazdırır. Küçük çocuk hiç de aptal değildir; hatta cin gibi zekidir. Fakat türlü ruh çalkantılarının ve dış etkilerinin al­tında garip, vahşi bir ruh yapısına ulaşmıştır. Bu yüzden okulu sevmez ve okuyamaz.

Kaymakam ve Muazzez Yusuf'u ne kadar sevmekte iseler, kaymakamın eşi Şahende Hanım da bu çocuktan öylesine nefret etmekte, her fırsatta hırpalamaktadır. Böylece yıllar geçer. Yusuf gelişip serpilir. Şimdi onun dünyada tek üstüne titrediği varlık, tam çözümleyemediği duygularla bağ­lı olduğu Muazzez'dir. Her şeyi iyiye yoran kaymakamın her şeyi kötüye yoran Şahende Hanımın tutumlarına güvenemediği için, Yusuf Muazzez'in üstüne kol kanat germektedir.

Bir gün Yusuf, kardeşliği ile birlikte bir bayram yerindedir. Burada es­ki arkadaşlarından, şimdi kasabada külhanbeyliği ile tanınmış Şakir'e rastlar. Şakir, Yusuf'un gözü önünde Muazzez'e laf atar, hatta daha da ile­ri gider. Gözü dönen delikanlı onu epeyce hırpalar.

Ne var ki, Şakir güçlü ve varlıklıdır. Ne pahasına olursa olsun Muaz­zez'i evine atacaktır. Bir gün bir düzen hazırlar; babasıyla birlikte kayma­kamı kumara oturtup, altından kalkamayacağı bir borca sokarlar. Şa­kir'in babası, bu borca karşılık Muazzez'i oğluna ister; kaymakam çare­siz razı olur. Ama Yusuf işe karışır, yakın dostu olan bir bakkaldan para alıp kaymakamın borcunu öder. Şimdi Muazzez bu bakkalla evlenecektir.

Şakir, Yusuf kadar, bakkala da düşman olmuştur. Düğünde, kaza süsü vererek, güveyi öldürür; yolunu yordamını bularak cezadan da kurtulur. El altında hâlâ Muazzez'i istemekte, baskı ve tehditlere başvurmaktadır.

Bu sırada Muazzez bir gün Yusuf'a açılır: Kimseyi istemediğini, sade­ce kendisini sevdiğini, onunla evlenmek istediğini anlatır. Yusuf, bu itiraf karşısında büyük sarsıntı geçirir. Aslında, kendini bildi bileli o da Muaz­zez'i sevmektedir. Ancak bir arada büyümüş olmalarından, bir de belli bir işin sahibi bulunmayışından dolayı ümitsizdir.

Durumu öğrenen ve kızını zengin Şakir'e vermeyi kafasına koymuş bu­lunan Şahende Hanım -peşkeş çekercesine- Muazzez'i onlara götürür, zamanlı zamansız onunla buluşmasını sağlar. Kadın bir oldubitti yapma­yı kollamakta, fakat Yusuf'tan çekinmektedir. Bunun üzerine Yusuf'la Mu­azzez anlaşırlar. Delikanlı bir gece genç kızı alıp komşu köylerden birine kaçırır; nikâhım kıydırıp onunla evlenir.

Şahende Hanım, olay karşısında küplere binmiştir, fakat kaymakam son derece memnundur. Belki hırçın, dik başlı, ama alabildiğine mert olan damadını yanına çağırır, ona dairede küçük bir memurluk da verir. Şahen­de Hanım bu oldubittiyi bir türlü hazmedememekte, fakat kocasına karşı gelemediği için dişini sıkmaktadır.

Yusuf'la Muazzez, anlayışlı bir yuva kurmuş olmanın mutluluğuna da­ha tam var âmâdan, kaymakam bir kalp krizi sonunda ölünce Şahende Hanım yeniden ortalığı karıştırmaya başlar. Bu arada Şakirler de boş durmazlar; yeni gelen kaymakama tesir edip Yusuf'u dairedeki görevin­den ayırtıp gezici köy tahsildarlığına verdirirler.

Şahende Hanım şimdi yeni kaymakamla, Şakirlerle tam bir birlik kur­muş, evini onların içi ve eğlence merkezi yapmıştır. Kızını da bilerek ve kasten fuhuşa doğru itmektedir. Kısa zamanda dedikodu ortalığı kaplar. Dostları, olan biteni Yusuf'a bildirirler.

Artık insanlara karşı inancını ve saygısını kaybetmiş olan Yusuf, bir gece ansızın evlerine çıkagelir. Beynini kurutan feci durumu görünce ken­dini büsbütün yitirir. Şakir'i, kaymakamı, kaynanasını bir solukta çekip öldürür. Ortaya sürülmüş olan karısını koltuklayıp soluğu şehir dışında alır. Ama tabancasından çıkan kurşunlar Muazzez'i de ağır yaralamıştır. Genç kadın biraz sonra oracıkta ölür.

Yusuf tam bir alt üstlük içindedir. Robot gibi davranışlarla karısını orada bir çukura gömer. Başını alıp bir yönlere doğru savuşur. Nereye gittiğini kendisi de bilmemektedir.

 

KUYUCAKLI YUSUF

 

-Romandan Bir Parça-

(Aşağıdaki parça, Yusuf'un, evinde âlem yapanları ve kızını fuhuşa zorlayan kaynanasını öldürüp Muazzez'le birlikte kaçışım anlatan, roma­nın son bölümüdür.)

"... Yusuf hayvanın daha ileriye gidemeyeceğini anlamıştı. Elleriyle Muazzez'i tutarak yere atladı. Sonra karısını aşağı çekti. Muazzez'in vü­cudu bir çocuk kadar hafif ve ince indi. Onu tekrar gocuğuna sardı. Ke­nardaki ağaçların altına doğru yürüdü. Beyaz at, dizginlerini yerde sürükleyerek arkalarından geliyordu. Yusuf ağzını Muazzez'in yüzüne yak­laştırdı. Yarasının nerede olduğunu sormak ve hemen bir yerinden bir bez yırtarak onu sarmak istiyordu.

Karısının muntazam nefesi yüzüne çarpınca durdu. Her tarafı örten karların verdiği bir ışıkla kucağındaki kadının yüzüne baktı. İçi bir saadet hissiyle ürperdi. Kısa ve belirsiz nefesler alarak uyuyan bu çehre, yine es­ki Muazzez'in çehresiydi.

Bir müddet evvel yatakta uzandığını gördüğü harap ve yorgun insanla bunun hiçbir alâkası yoktu. Karların yıkadığı yanaklar mat bir beyazlıkla parlıyor, nemli saçlar etrafa bir bahar kokusu neşrediyordu. Cildi şeffaf denecek bir hal almıştı. Ve bunun atından sanki bir çocuk ruhunun aydın­lığı dışarı vuruyordu.

Yusuf yavaşça gocuğundan sıyrıldı, karısının her tarafını sardı ve onu bir ağacın atına yatırdı. Kendisi de sırtını aynı ağaca verip oturdu. Göz­lerini, geldikleri yola dikerek, zihnini toplamaya çalıştı. Buldukları yer iki dağın arasında, oldukça yüksek bir geçitti. Karşıya bakılınca sarp kaya­lardan ibaret bir dağ görünüyor ve arkalarında, geldikleri yolun hizasın­da, Edremit ovası uzanıyordu.

Aradan geçen zaman, Yusuf'un ruhunda da birçok değişiklikler yapmı­şa benziyordu. Muazzez'in orada, yanı başında ve tamamen kendisine ter­kedilmiş olarak yatması ona istediği kadar saadet vermiyor, hatta içini korkuya benzer bir nevi ürpermelerle dolduruyordu. Hatıraları Muaz­zez'e doğru kayınca aklına başka bir gece hiç de tatlı olmayan bir gece geldi. Muazzez o akşam, bilinmez bir hissin tesiri altında, kocasının boy­nuna sarılarak: "Yusuf, ben senden korkuyorum!" demişti.

Karısının, o sözleri söylerken, farkında olmadan bu akşamı kastetmiş olduğu düşüncesi birdenbire zihninde belirdi; yerinden fırlayarak:

"Neden, neden?" diye bağırdı. "Neden benden korkuyorsun ne yaptım ben sana?"

Gidip onu kaldıracak ve soracaktı. Fakat önünde uzanan ve siyah tif­tikten yapılmış gocuğun içinde hiç kımıldamayan bu vücuda dokunmaktan korktu. Bir daha yerine de oturamadı. Sabaha kadar hep orada, karısının etrafında dolaştı.

Ortalık aydınlanmaya başlayınca derin bir nefes aldı. Yollarına devam etmek ve hiç olmazsa oralardaki bir köye kadar gitmek istiyordu. Bayır tarafındaki çalılıklara doğru yürüyerek atını aradı. Hayvan bir kayanın dibine sığınmıştı. Yusuf, kendi kendine:

"Eyvah, çulunu örtmemişim; hastalanmasın sakın!" dedi. Dizginleri eline alarak karısının yattığı yere geldi.

Muazzez hâlâ uyanmamıştı. Yusuf yavaşça ona sokuldu, eliyle dokuna­rak:

"Kalk Muazzez, yola çıkalım!" dedi.

Önündeki vücudun kımıldamadığım görünce gocuğun kenarını kaldır­dı ve hiçbir şey söylemen, büyümüş gözlerle, uzun müddet oraya baktı.

Genç kadının yüzü bembeyazdı; hafifçe aralık duran ağzı ile uyuyor ve gülümsüyor gibiydi. Yalnız gözlerinin bir kısmını meydanda bırakan göz kapakları, bu sakin uyku manzarasına korkunç bir mahiyet veriyordu.

Yusuf eğilerek, karısını omuzlarından yakaladı. Kucağında arkaya doğ­ru kayan ve kumral saçları yerlere kadar uzanan bu başa yüzünü yaklaş­tırarak koklamaya ve onun donmuş yanaklarını titrek parmaklarla okşa­maya başladı. Kendi yüzü de sapsarı idi.

Dudaklarını kanatırcasına ısırdı ve Muazzez'i yavaşça bıraktı. Hayva­nın terkisinde duran heybeye elini soktu. Burada hâlâ birtakım defterler ve makbuz koçanları duruyordu. Hepsini çıkarıp yere fırlattı. Heybenin ta dibinden büyükçe bir bıçak aldı ve onunla toprağı kazmaya başladı.

Güney oldukça yükseldiği için karlar eriyor ve toprağı yumuşatıyordu. Öğleye doğru oldukça derin bir çukur hazırlamıştı. Karısını, sarılı olduğu gocukla beraber, kollarına alarak oraya getirdi. Hafif bir rüzgâr Muaz­zez'in saçlarını uçuruyordu. Genç adam bu sırada onun sırtında pembe atlas entarisi olduğunu fark etti. Arkasına bir bıçak yemiş gibi sallandı. Bir eliyle yanı başındaki ağaca tutunmasa düşecekti. İlk kaçırdığı akşam da Muazzez'in sırtında bir entari vardı.

Kazdığı çukurun başına çömelerek kucağındaki ölüyü koklamaya baş­ladı. Yüzü korkunç bir hâl alıyor, kuru gözleri patlayacak kadar dışarı fır­lıyor ve çamur içindeki elleri asabî hareketlerle Muazzez'in soğuk vücu­duna sarılıyordu.

Bu sırada gocuk kaydı ve genç kadının vücudu meydana çıktı. Sol om­zunda, boğazına yakın bir yerde, kan pıhtıları birikmiş ve elbisesini ta aşağılara kadar boyamıştı.

Yusuf gözerini bu yaraya dikti ve belki yarını saat hiç kımıldamadan baktı. Orada, o kanlı çukurdu, şimdiye kadar geçen bütün hayatını görü­yor gibiydi.

Bir müddet sonra derin bir nefes aldı. Karısını tekrar gocuğa sararak, incitmekten korkuyormuş gibi ihtimamla, çukura yerleştirdi ve yumuşak toprakları avuçlarıyla çabuk çabuk onun üzerine attı.

Bütün bunları gayet sükûnetle, adeta bir diriye hizmet edermiş kadar itina ile yapıyordu. Yalnız önünde sarı ve rutubetli topraktan bir tümsek belirince gözlerini ona dikti; gırtlağı yırtılır gibi, bir kere:

"Ah!.." diye bağırdıktan sonra, yumruklarını karısının üstünü örten topraklara soktu.

Sonra ağır ağır doğruldu. Mezarın yanında ayakta durdu ve gözlerini ovaya çevirdi. Güneşin altında pırıl pırıl yanan zeytin ağaçlarının sonun­da, beyaz minareleriyle, Edremit görünüyordu.

Yusuf bir ovaya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini ve yumruklarını sıktı. Dudaklarını ısırdı. Buna rağmen gözlerinden yanakla­rına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manza­rayı örtüvermişlerdi. Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha dönüp baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçti­ği bu kasabaya, yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atı­nı ileriye, dağlara doğru sürdü.

İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlerine rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.

(Şemsettin Kutlu, Başlangıçtan Günümüze Türk Romanları,

İnkılâp Kitapevi, İst. 1987)

 

 

 

Çarşamba, 27 Mart 2013 19:23 tarihinde güncellendi