LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Masal Örnekleri

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

Masal Örnekleri

P. Naili Boratav'dan

DÜLGER KIZI

Evvel zaman içinde, hali vakti yerinde bir dülger varmış. Bu adamcağızın hiç çocuğu olmamış. Bir gün heves edip, ağaçtan kocaman bir kız bebek yapar, süs­ler, bezer: pencereye oturtur. Bu cansız kızı çocuğu gibi severmiş.

Günün birinde padişahın oğlu o evin önünden geçiyormuş. Bu kızı görür, âşık olur. Saraya dönünce annesini, dülgerin kızını İstemeye yollar. Zavallı dülgerle kansı ne cevap vereceklerini şaşırırlar. Gelen elçilere "Hele bir düşünelim." der­ler,

Düşünürler, taşınırlar, Ne etsinler? "Bu kız canlı değildir, ağaçtan bir bebek-tir"deseler, koca padişahın oğlunu aldattıkları için başları cellât edilir diye kor karlar. Ertesi gün gelen elçilere:

"Kızımızı Şehzadeye veririz, veririz ama, bir şartla." derler. "Kız gelin odasına girinceye kadar kimse görmeyecek..."

Padişahın sarayına elçiler bu haberi götürürler. Şehzade razı olur. Kırk gün kırk gece düğün dernekten sonra saltanat arabası gelini almaya gelir.

Dülgerin karısı da hayli akıllı imiş.

"Ben ne yapsam da başımızı bu dertten kurtarsam?" diye düşünürken bir ça­re bulur:"Yanıma ağır bir taş alırım. Irmaktan geçerken , geline bunu bağlar da ırmağa atıveririm. Dibe gidince arasınlar da bulsunlar..."

Ağaçtan kızı süsler, püsler, teller pullar. Anasından başka insan görmeyecek ya, kimse bir şeyin farkında değil. Arabalara binilir. Tam alay ırmaktan geçerken kadın taşı bebeğin beline bağlar da hızla arabanın penceresinden ûrlatır, feryadı da koparır:

"Aman yetişin, gelin suya düştü."

Alay duraklar, dalgıçlar ırmağı kolaçan etmeğe başlarlar. Ora, bura derken bunlardan birinin eline saç dolanır. Tutar çıkarır ki, ayın on dördü bir kız... Ara­bayı getirirler. Dülgerin kansı da bu işe şaşar, ama pek sevinir. Gelini yeniden giydirir, kuşandırır. Alay tekrar yola düzülür. Saraya gelirler. Gelinin odasına ka­dar dülgerin kansı çıkanr. Yanında biraz oturduktan sonra çıkar. Arkasından ka­pıyı kız hemen kilitler. Akşam olunca şehzade kapıya gelir ki kapı kilitli... Çalar, döver, yumruklar, nafile; kapı bir türlü açılmaz. Yalvarmaya başlar:

"Etme dülger kızı, yapma dülger kızı. Aç kapıyı ben geldim." Ne dese, nasıl yalvarsa kapı bir mümkün açılmaz. Şehzade de kızar gider. Sabah olunca annesi­nin yanma çıkar.

"Anne gidin, bana büyük vezirin kızım isteyin" der.

Annesi, biraz sabretmesini söylerse de şehzade dinlemez. Hasılı büyük vezirin kızı saraya gelin gelir.

Ertesi gün yeni gelin:

"Gidip şu benim ortağımı göreyim." diyerek açılmaz kapıya gelir, ama kapı ona açılıverir. Bir de bakar ki odanın ortasında peri gibi güzel bir kız oturmuş, sır ma saçlarından çektiği tellerle oynuyor,

Dülger kızı kalkar, misafirini buyur eder. Hoşbeşten sonra oturduğu yerden:

"Kahve çabuk piş de gel." diye seslenir. Kahve o saat, tepsinin üstünde pişmiş, hazır olmuş, vezirin kızının önüne gelir. Neyse, uzatmayalım, kahveler içilir. Kız bir daha seslenir:

"Tabak, bıçak!"

Tabakla bıçak tıngır mıngır gelirler. Kız: "Ya Allah, Ya Bismillah" deyip beş parmağını tabağın içine doğrar. Parmakların her biri birer körpe salatalık oluve­rirler. Vezirin kızı yiyip içtikten sonra kalkar gider. Dülger kızının kapısı gene ki­litlenir.

Ötede vezir kızı:

"Bana marifetlerini gösterdi... Bunda ne var sanki ben de yaparım." diyerek cariyesinden tabakla bıçak ister, Parmaklarını başlar doğramaya, ama parmakla­rı al kan içinde, düşer ölür, Şehzade bunu duyunca öfkelenir. Gene dülger kızının kapısına gelir:

"Etme dülger kızı, tutma dülger kızı, aç şu kapıyı, bir evlendim, ne yaptınsa yaptın, öldü gitti gelin. Açmazsan gider bir daha evlenirim." diye yalvarır, söyle­nir, bağınr; ama ne yapsa nafile, kapıyı bir türlü açtıramaz.

Şehzade bu sefer ikinci vezirin kızını alır. O da bir gün ortağını görmeğe gider. İkram izzetten sonra dülger kızı gene seslenir:

"Bir tava yağ, yan da gel."

Tavayla yağ, yanar gelir. Kız sol elini tavaya sokar, beş parmağı beş tane taze balık olur, kızarır, dumanı tüte tüte balıkları yerler, ama vezir kızı tadına doyamaz.

Vezir kızı:

"Ben de yaparım, bu da iş mi sanki? " diye odasına gider gitmez tavayla kızgın yağ getirtir, elini tavaya daldırmasıyla, cazır cazır yanması bir olur. Ölür gider. Şehzade bu işi Öğrenince gene çok kızar. Dülger kızının kapısına gelir:

"Etme dülger kızı, yapma dülger kızı, iki gelin aldım, ikisinin de kanma gir­din. Aç aç kapıyı. Bak gene evlenirim." derse de kapı açılmaz.

Şehzade bu sefer üçüncü vezirin kızıyla evlenir. O da Ötekiler gibi dülger kızı­nı görmeye gidince kız bu defasında:

"Tandır, yan da gel." diye seslenir. Kızgın tandır yana yana gelir. Dülger kızı bir bismillah çekip kendini tandıra atar, Bir sağa, bir sola döner. Kıpkırmızı bir kuzu tepsi içinde vezir kızının önüne gelir. Ama dülger kızı kendi de tandırdan sapasağlam çıkar. Yiyip içerler.

Vezir kızı odasına gidince kızgın bir tandır getirtir, içine kendini atar atmaz yanar, kül olur. Şehzade bu sefer: "Bunda bir iş var" diye düşünmeğe başlar. O ak­şam, böyle düşünceli düşünceli evine gidiyormuş, önüne bir ihtiyar çıkar.

"Ne o şehzadem? Gam benim, kasvet senin mi? Neyin var, niye öyle düşünce­lere dalmışsın?" der.

Şehzade:

"Ah babacığım, benim derdim kimlerde var ki?.." diye başlar başından geçen­leri anlatmaya, ihtiyar dinler, dinler de ona akıl verir:

"Şehzadem, akşama bir saat kala kapının Önüne gidersin; aman, bir saat son­ra bir sürü misafirim gelecek. Bana tez elden beş on türlü yemek yetiştir diye seslenirsin. Kapının dibinde oturur, içeriye kulak verirsin. Bak bakalım, içerde neler olup bitiyor?"

Bunları söyledikten sonra ihtiyar ortadan kaybolur. Şehzade de gelir dülger kızının kapısının önüne, ihtiyarın dediği gibi yapar, kapıya kulağını verir. Göre­lim içerde ne olup bitiyor?

Dülger kızı yemekleri hazır eder, Sofrayı kurar. Tabaklan, bıçakları yerli yeri­ne dizer. Şöyle bir sofraya göz gezdirir. Sofrada tuz, biber eksik... El çırpar, sesle­nir;

"Tuz, biber çabuk gelin."

Tuzla biber ise rafta "Ben Önce gideceğim, sen önce gideceksin" diye kavga ederlermiş. Dülger kızı bir bekler, iki bekler, gelen yok,. Öfkelenip bağırır;

"Ay-babamın, Gün-anamın başı için tez gelin. Yoksa varır ikinizi de ayağımın altında ezerim."

Bunun üzerine tuzla biber koşa koşa gelirler. Şehzade de kapının önünde bun­ları duyar, şaşırır kalır:

"Demek bu dülger kızı değil, perikızı imiş." diye aklı başına gelir.

Bu sefer kıza seslenir:

"Ay-babanın, Gün-ananın başı için kapıyı aç." der demez kapı açılır. Şehzade hemen kızın ellerine sarılır. Kız:

"Sen, bir padişah oğluysan, ben de bir padişah kızıyım, dülger kızı aşağı, Dül­ger kızı yukarı, beni hor görmek, üstüme evlenmek sana yakışır mıydı? " der. Ama, artık şehzade ile de barışır, Ay-babasının, Gün anasının adlarını andığı için.,.

Yeni baştan kırk gün kırk gece düğün kurulur, muratlarına ererler. Onlar ermiş muradına, biz de çıkalım tahtına. (Zaman Zaman İçinde)

 

Eflatun Cem Güney'den

SABIRTAŞI

(Bir padişahın üç kızı vardır. Bunlar, babalarına, biri geçkin, biri olgun, biri ham üç nar göndererek evlenmek dileğinde bulunurlar. Padişah onların bu uya­rışlarına biraz öfkelenerek biraz da uyanmış olarak üç ok gönderir. Saçlarını yay edip bunları atacak ve ok kimin kapısına düşerse onunla evleneceklerdir. Büyük ve ortanca kız vezir oğulları ile evlenirler. Küçük kız (Akçakız) sabırsız olduğu için, oku Kaf dağına düşer. Kız bahtının peşinden oraya giderek, Kocabey ile bu­luşur.)

(...)O sırada ne olur, nasıl olur, Akçakız'ın gözleri kamaş kamaş kamaşır; yu­mul yumul yumulur. Neden sonra Kocabey, iki eliyle iki gözünü siler de, başını kaldırıp bakar ki ne baksın! O üstü açık, dört duvarı yok yerde, kat kat üstüne bir sırça saray, dokuz kat göğe örülmüş gidiyor,

Akçakız, görür, gözlerine inanmaz; işitir, kulaklarına inanmaz; düşünür, aklı­na inanmaz. Bu defa üç yaş birden büyür, tam bir gelinlik kız olur. Şimdi üç kurt üç yandan kemirmeğe başlar onu:

"Bu yiğit bir yiğit ama peri mi desem, dev mi desem? Bu saray bir saray ama, büyü mü desem, sihir mi desem? Elim yiğide dokunuyor ama yalan gibi... Gözüm bir saray görüyor ama duman gibi..."

(Saraya girip otururlar, Kocabey kısa kendisini tanıtır:)

"Garibine gitmesin ama ben, yiğidin harman olduğu memlekettenim. Boyuma dev boyu, soyuma peri soyu derler. Dev damarım tutarsa her kalıba girer her kılı­ğa bürünürüm. Bugün bir kınalı kekliktim yarın bakarsın sürmeli geyik olurum. Ama bir var ki, âdem oğullan gibi ne ölüye ağlayabiliyorum, ne diriye gülebiliyo­rum. Anam, ağzının tadını pek bilmez ya, babam rahmetli, çok gezmiş çok bilirdi. "Dünyanın tadı bunlarmış" derdi. Sonra bana döner; "Benim oğlum, ben soyumu­za peri soyu karıştırdım, sen de huyumuza biraz insan huyu karıştır." diye öğüt verirdi.

(Kızın başına neler geldiğini bilmeyen babası ona acımaya başlar. Keloğlanı gönderip onu saraya çağırtır. Kocabey, kim olduğu bilinmesin diye bir güvercin şekline girerek Akçakız'ı alır, gelir, Kızkardeşîeri Akçakız'ı hor görmektedirler. Çünkü bir dağlı ile evlenmiş zannettikleri kızın kılık ve kıyafeti perişandır. Hâlbuki o sırada Kocabey, beyaz atlı bir yiğit olarak cirit meydanına çıkmış ve öteki kızların kocalarını perişan etmiştir, Akçakız, yine sabırsızlık ederek, kim olduğu­nu bilmedikleri bu yiğidin kendi kocası olduğunu söyler. Ama bu sırrı vermesiy­le büyü bozulur.)

Bir güvercin kanat vura vura gelir, kendini saray penceresinin dikenli teline çarpar; al kanlar içinde kalır.

O zaman gagasını bir yumar, bir açar:

-Sabırsız sabırsız! Hani ser verip sır vermeyecektin. Bana edip edeceğin bu muydu? Gayri yedi kat demir çank demir âsâ, ara ki bulasın beni, der ve yaralı kanadını çeke çeke çekilir gider.

(Akçakız da onun ardından "yiğidin harman olduğu" diyara doğru yola çıkar. Uzun zaman sonra oraya varır. Hekim kılığına girerek, sihirli bir su ile onun ya­ralarım sağaltır. Fakat Kocabey'in peri anası, bu kızın sabırsız Akçakız olduğunu anlamıştır. Oğlunu, halası kızı ile evlendirmek ve Akçakız'ı öldürmek ister. Onu olmayacak işlere koşar fakat kız, hepsinden Kocabey'in yardımı ile kurtulur. Son imtihan şudur:)

Daha ertesi gün kadın takıp takıştınr, yine kapıdan çıkarken Akçakız'a: -Bugün Kocabey'in toy düğün günü. Gelin getirmeye gidiyorum. Ben dönüp gelinceye kadar sen de iki ayağını uzatıp yatma. Hemen şuracıkta Karadağ derler bir dağ vardır. Bu dağda da, Tellibey derler bir dayıoğlu vardır. Dayıoğlunda da E ile C derler, kırk telinden kırk ses çıkarır bir saz vardır. Koş git, kırmadan al ge­tir.

Deyip gider, gider ama Karadağ da Akçakız'm başına yıkılır sanki. Velâkin ki­me ne desin? Derdini kime döksün? Şu uzak yâd ellerde bağrına bastığı sabır ta­şından gayri kimi kimsesi var mı? Çıkarır koynundan ona yüreğini boşaltır ama sabırtaşının yine de ne sesi çıkar ne soluğu. O zaman "Yazan kara yazmış benim yazımı; eeh, kader böyle imiş kime ne denir?", der, gözleri yağmur yaş, yüreği ateşten ateş yola düşer. Dokuz adım gider mi gitmez mi, yine yamacına Kocabey çıkar:

-Sabırsızım, neye ağlayıp sızlıyorsun, Sivas gibi kalen mi yıkıldı; kale gibi yi­ğidini mi kara yere verdin? diye sorar. Akçakız da:

Ben ağlamayım da kimler ağlasın? der (ve peri anasının istediklerini nakle­der.)

Koca başlı anam, E ile C diye seni gidip de gelmeyenlerin gittiği yere gönder­meğe kastetmiş ama, yine Allah yüzüne bakmış, haline acımış olacak. Sözünde durmazsa, sözümüz geçmezse de dayıoğluna nazımız geçer. Sen şimdi tuttuğun yolda yürü. Önüne iki ırmak çıkacak, birine Mısmıl ırmak derler, ötekine Mundar ırmak. İkisi de derindir, geçemezsin; geniştir yüzemezsin. Hele suları zehir mi de­din zehir ama: "Adın gibi ad tadın gibi tad var mı?" der de eğilir sularından üçer avuç içersen, ikisi de ayağına tozlu yol olur. Haa, az daha unutuyordum, bunların arasında bir de karaçalı vardır, dikeni ayağına batar: "Ne narin diken bu diken, gül sandım." dersin. Dalında baykuş öter: "Ne tatlı ses bu ses, bülbül sandım." dersin, bu da yol verir sana. Derken görünür Sivas'ın bağları, bağların üstünden de örtülüp gelir dayımgilin dağları.. Dayım seni görür görmez bıçaklan bırakır, dişlerini bilemeğe başlar ama bir kuru selâmımızı alınca E ile C'yi getirir verir. Hele sabreyle sabreyle, der...

(Akçakız E ile C sazını getirir. Düğün gecesi olunca da Kocabey bir kartal olup onu kanatları üstüne alır. Kaçarlar. Yolda onları, önce küçük, sonra büyük hala­ları bir bulut gibi kovalarsa da, Kocabey birer çare bulup onları atlatır. Fakat ana­sının elinden kurtuluş yoktur:)

Akçakız "Kara dağın üstünden kapkara bir bulut yuvarlanıp geliyor" deyince Kocabey'in kanatlan kırım kırım kırılır ve Akçakız'a:

-Gördün mü başımıza gelenleri. Bu bulut değil, benim kocabaşlı anamdır. Hu­yunu suyunu bilirsin, sırrına sır yetmez, yalana dolana gelmez; olanı biteni önü­ne dökelim, gayri bahtımıza! Ya eser savurur,,. demeğe kalmaz kendini yerde bu­lur ve nasıl bir vuruş vurur ki kıza, o bir gülfidan olur, kendi de bir sarı yılan! Der­ken koç başlı çukur yerde bir fidan, fidana sanlı bir yılan görür; varır başuçlarına aşığından atıp tutmaya başlar:

Dolam dolam dolanma, bu yılan sensin, buram buram tütse de bu fidan odur ama şu misal ne misali? "Gülüme dokunma, yılan olur sokarım." diyorsan yanılı­yorsun. Yılan bile anasını sokamaz oğul. Gönül var otluğa konar, gönül var çöplüğe konar... Gönül işlerine karışılmaz ama bu kız senin eline su dökemez; yara üstüne bir yara daha açar. Gel etme eyleme, el kızı iline gitsin; biz de evimize dö­nelim, deyince, san yılan gül fidanından sıyrılır, koca başlı anasının ayakları di­bine kıvrılır.

(Kocabey o güne kadar başlarından geçeni bir bir anlatır ve ağlamaya başlar-Artık, insanlar gibi ağlamasını öğrenmiştir. Akçakızda, feleğin sillesini yiye yiye sabretmesini iyice bellemiştir. Koca başlı ana, bu yalvarışlar karşısında duygula­nır ve söyler:)

-Ay oğlum a koca başlı oğlum! Ben senin yük altında yumak yuğurduğunu ne bileyim? Bir gün, kırk yerinde kırk yara, çıkıp geldin. Beni bir sabırsız yaraladı, yaramı sen sar sen sağla, dedin. Saracağım kadar sardım ama sağlanacağı gibi sağlayamadım. Bir gün şu sabırsız dediğin, hekim oldu, hâkim oldu, yaranı tez el­den sağladı, sağladı ya, bir kere gözüm ondan korktu. Ne olur ne olmaz, bir gün yara üstüne bir yara daha açarsa diye, halan kızıyla başgöz edip başını eve obaya bağlamayı kurdum.

Velâkin sen ne edip de şu baba nasihatini daha önce bana çıtlatsaydın, bir de­diğini iki etmezdim. El kızının da günahına girip her işte yokuşa yormazdım. Ney­se mademki bu böyle, şunu da şöyle belle:

Sen nasıl benim oğlumsan gayrı bu da benim kızım. Tek canınız sağ olsun da yurdunuzu nereye dilerseniz oraya kurun..

Deyince, yılan kabuğundan sıyrılır; akgül dalından iner ikisi de kocabaşlı anaının iki elinden bir eteğinden öperler.

Ayrılacakları sırada anaları: "Şu son diyeceğim de kulaklarınıza küpe olsun "Oğul! Dev boylu, peri soylu, insan huylu oğul! Sade ağlayıp gülmekle insan in­san olsaydı, yeryüzünde insan olmadık kalmazdı. Bu dünya bir gemi akıl yelkeni, fikir dümeni, kullan kendini, göreyim seni. Bugünden geri adın Sabır Han olsun" der oğlunun alnından öper. Sonra:

"Kızım! Ak kızım akça kızım sır sabır dediklerinin ne sonu vardır ne sınırı! Sen her zaman her yerde sözünü bil pişir, ağzını dür duruştur. Güneşte duyduğu­nu gölgede söyleme. Dostunun dostu vardır, dostu yoksa postu vardır. Post duva­ra asılır, duvarın kulağı vardır kızım. Senin adın da Sabır Hatun olsun." der, kızı­nın da gözlerinden öper.

(Bundan soma iki sevgili, kızın yurduna döner evlenir, murat alırlar.)

(Bu Toprağın Masalları, 1948)

 

 

Cuma, 10 Şubat 2012 20:58 tarihinde güncellendi