LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

FIKRA ÖRNEKLERİ

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 169
ZayıfMükemmel 
İçerik Sayfaları
FIKRA ÖRNEKLERİ
ZELZELE
SİZCE EĞİTİM NEDİR?
CİMRİ CİMRİLİĞİYLE, CÖMERT CÖMERTLİĞİYLE ANILIR
GÖNÜL KERESTESİ
FIKRA PARÇALARI
Tüm Sayfalar

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

Doğulu ve batılı olmak

İstanbul aydınında öteden beri bir Avrupai adam olmak özlemi var­dır. Batılılar gibi "prensip sahibi", metodlu, işlerini rasyonel "akit" bir dü­zene koymuş, her gün saat kaçta ne yapacağını ve ne düşüneceğini bilir, randevularına dakikası dakikasına sadık, ziyaretlerini ihmal etmeyen, mektuplara zamanında cevap veren ve vazife hayatı saat gibi işleyen adam olmak, belki tanzimattan beri bazı İstanbul aydınlarının ideali hâlinde yaşamıştır. Kılığı, kıyafeti, hayat üslûbu, tavrı, edası ve insanlar­la münasebeti bakımından bu medenî adam tipini gerçekleştirmiş Osman­lı aydınlarına rastlamadım değil. Bu insanlara "çelebi adam", "efendi adam", "dest un Monsieur" dendiği de olurdu. Kısacası İstanbul aydını mükemmelce bir adamın vasıflarını Batılı adamda, Avrupai adamda an-yordu.

Son günlerde Batılı adam olarak hasreti bazı yazarlarımızda da tepmiş. Fakat onların Batılı adam tipi mükemmel adam hayalini değil, maddi adam, dinsiz adam, hattâ solcu adam tipini canlandırıyor.

Batıda Doğulu adam tipine çok rastlanıyor. Birçok Avrupalı ve Ame­rikalı sanki bir Asya memleketinde doğup büyümüş gibi bize yakındırlar. İtalyan tarihçisi ve düşünürü Gugliyelmo Ferrero'nun "Geçmişle Gelecek Arasında" adlı kitabında izah ettiği gibi "Bugünkü Avrupa ve Amerika'nın Asyacılığını tarif etmek zordur. Büyük Hint şairi Tagore bunu anlamamı­şa benziyor. O. büyük bir ısrarla, ruhçuluğu, iç hayat derinliğini. Doğu­nun manevi yükselme özleyişini. Batının maddeciliği ile aceleciliği ile doymak bilmez kazanç hırsı ile sonsuz çalışma hummasıyla karşılaştırı­yor. Fakat dikkat etmiyor ki, Doğu ile Batı arasında gördüğü çatışma. Ba­tının kendi içinde de vardır. Doğu ve Batı gibi, kendi kendisiyle mücadele halinde iki Avrupa ve İki Amerika vardır. Her Avrupalı ve her Amerikalı, ne kadar aydın olursa olsun, aynı zamanda hem Batılı hem de Doğulu­dur."

Maeterlinnck'in meşhur sözüne göre, her insanın beyninde bir "Doğu köşesi", bir de "Batı köşesi" bulunmaktadır. Hiçbir memleket veya insan için yüzde yüz Batılı olmak imkânı yoktur. Yalnız beynimizin bir köşesiyle Doğuya, bir köşesiyle de Batıya bağlı değil, coğrafyamızın bir tarafıyla Doğuya, öte tarafıyla de Batıya mensubuz. Tek taraflı bir bağlanış bizi ruhî, tarihî, coğrafî ve millî bütünümüzden mahrum eder, yarım ya­malak, sakat, hayatiyetten mahrum bir varlık hâline sokar.

Peyami SAFA


 

 


 

ZELZELE

Zelzele, dün gece, İstanbul'u uykusunun en derin yerinde oy­nattı. Garip şey! Haftalardan beri komşu toprakları sarsan ve şimdi gizli adımlarla bize yaklaşır gibi olan bu âfetin, faaliyete geçmek için insan gafletini kollayışta gösterdiği şeytani dikkate bakılırsa, bunun, cana kastetmiş bir müthiş zekânın işi olduğu­na hükmetmek lâzım geliyor.

Öyle ya! Muharebelerde düşmanı, dalgın karargâhları topa tutmak ve hırsızın soyacağı evin duvarına tırmanmak İçin intihap ettiği (seçtiği) saat, hemen daima zelzelenin de harekete geç­mek için beklediği saattir: gecenin ilerlemiş bir saati!

Gerek düşman, gerek hırsız, gerek zelzele, gafil İnsanın so­yunup entarisini ([1]) giymesini ve atağa uzanıp, rahat horlama­sını gözlerler.

Anlaşılan, ikide bir toprağın temellerini sarsan gizli ve kor­kunç kollar, gecenin karanlıkları içinde, insanları, don ve göm­lekle, yalınayak, başıkabak, sokaklara perişan dökülmüş gör­mekten zevk alan tuhaflık merakında bir zalim kuvvetin hesa­bına, yeraltı âleminde, şu garip faciaları hazırlayıp duruyor!

AHMET HAŞİM

 


[1].Eskiden erkekler de yatarken gecelik denen bir çeşit entari giyer­lerdi. Pijamaya sonradan alışıldı.

 


 

Fıkra örneği

Türk çocukları ve gençleri için okunması gerekli olan kitapların bir listesini çıkarmak üzere son aylarda MEB'in, ilgililer arasında bir ön soruşturma yahut araştırma yaptırdığını duyduk. Mahiyetini tam bil­memekle beraber böyle bir listenin ilk ve ortaöğretim öğrencileri dik­kate alınarak hazırlattırıldığını tahmin ediyorum. Güzel ve yerinde bir teşebbüs. Bunun daha da genişletilerek yükseköğretim yapmakta olan gençlere teşmil edilmesi gerekir. Hatta eğitim çağı dışında genel olarak Türk aydınının okuması gerekli eserlerin de bir listesi üze­rinde çalışmalar yapılmalıdır (...)

 


 

Edebi fıkra örneği

Bir toplumda ahlak ve âdetlerin ne şekilde değiştiğini, kelimelerin başkalaşmasında görmeli, "üstat" kelimesinin son senelerde aldığı mana bu bu bakımdan küçük bir incelemeye değer. Eskiden "üstat", herkesçe onaylanan yetkinliklere verilen büyük bir derecenin ismiydi. Üstat, dahiden bir rütbe aşağıda idi. Üstat Ekrem, edebi derece­lendirmede Dahi-yi Azam'ın arkasından gelirdi. Üstat, ehliyetin son olgunluk aşamasını ifade ettiğinden yaş, baş, saç ve sakal kavram­larını da içerirdi. İhtiyarın hürriyet gördüğü devirlerde üstat kelimesi­nin de utanılacak bir manası olamazdı. Son senelerde maddi hayat zevkinin istila edici bir şekil almasıyla "üstat" kelimesinin de yavaş yavaş gözden düştüğü görülür.

Gazete fıkrasına örnek

Hemen her akşam eve içim sıkkın dönüyorum. Niçin? Bu niçinin yanıtı yok. Bir işim mi sapa sardı? Bir yerim mi ağrıyor? Birisiyle miç çatıştım? Hayır... Sadece içim sıkkın. Belki siz de benim gibisiniz. Belki herkes, bütün vatandaşlar böyle, nedensiz bir bunaltı içindeler... Hayır, hayır, bu üzüntülerin nedeni mi yok dedim? Evet, nedeni yok, ama nedenleri var. Dikkat ediyorum, bizim bütün şikayetlerimiz, küçük şikayetler toplamıdır...

 


 

SİZCE EĞİTİM NEDİR? (TARTIŞMACI ANLATIM)

Evet, sizce eğitim nedir? Bugün öğrenip yarın unuttuğumuz, o ne işe yaradığını bilmediğimiz bilgiler mi ezberlediğimiz anlamsız formüller mi yoksa sabah akşam çocuklarımıza çözdürdüğümüz testler mi?

Birkaç dakikanızı bu konuya ayırın ve kendinizi sorgulayın. Eğitim deyince aklınıza neler geliyor?

Daha da önemlisi, eğitimin sizin ve başkaları üzerinde bıraktığı izler neler? Onları sorgulayın.

Hani hep derler: "Okuyanla okumayan bir olur mu?" Gerçekten de öyle mi? Peki ya eğitimsizlik?

Sel suları yine çocukları yutmuş. Bundan daha büyük cahillik olabilir mi?

Eğitim demek, akıl demek. Peki, dere yatağına kurulan mahalle­lerin neresinde akıl var? Peki ya deprem?

Olası bir büyük istanbul depreminde yüz binlerce insanın öleceği söyleniyor. Ama bu kimsenin umurunda değil.

Normal koşullarda 3.5 şiddetinde lamba bile sallanmazmış. Ama bizde evler hasar görüyor. Ve önce devlet kurumları yıkılıyor.

Devletin eğitimden ne anladığı ve beklentileri, Temel Eğitim Kanu-nu'nda uzun uzadıya anlatılıyor. Ama uygulamaya bakıyorsunuz, yetiş­tirmek istediği insan modeli ve kurmak istediği düzenle, gelinen nokta, taban tabana zıt.

Bu noktada insanın aklına iki soru geliyor:

1. Anayasa ve Temel Eğitim Kanunu'nda belirlenen değerler ve he­defler yanlış.

2. Kazandırılmak istenen değerler ve hedefler doğru ama uygula­ma yanlış.

Yasalardaki hedef ve beklentilerde bir sorun olduğunu sanmıyo­ruz. Çağdaş ülkelerdeki hedef ve beklentiler ne ise bizde de o.

Soran, sorgulayan, çağdaş değerlere sahip, aklı ve bilimi rehl edinmiş diye başlayan her cümlenin altına imza atmayanı bulm zor olur.

O halde hedefler doğruysa, ortaya çıkan bu ucube ne? İşte noktada işin içine siyaset, duyarsızlık, kolaycılık, tembellik, adaı sendecilik, ne derseniz deyin, hep şikâyet ettiğimiz ama en fazla ı kendimizin yaptığı eğitimsizlik akla geliyor.

Eğitimli bir toplumda, üç saat yağmur yağdı diye yaşam altü olup, çocuklar ölür mü? Büyük bir deprem beklentisinin var olduç bilindiği halde, böylesine aymazca davranılabilir mi?

Eğitim, her şeyin ötesinde, kişinin yaşadığı topluma uyumur sağlar ve yaşamla mücadelesini geliştirir.

Ama sanki bizde her şey tam tersi yönde gelişiyor.

Kâğıt üzerinde her şey yolunda gibi. Sorulduğunda belki doğr cevabı da veriyoruz. Ama iş uygulamaya geldiğinde bırakın eğitimi temel hedeflerini, söylediklerimizin de tam tersini yapıyoruz.

Oysa eğitimle kazandırılmak istenen en temel alışkanlık, bilginiı sürdürülebilir bir uygulamaya dönüşmesidir.


 

İşte asıl üzerinde durulması gereken en önemli nokta bu.

Dere yatağına o evleri yapan, onlara seyirci kalan, sel geldiğin de de çocukların ölümüne neden olacağını, bilmeyenimiz kesinlikle yoktur. Peki, o halde yaşanan bu "rezalet" ne?

Hangi mühendise, mimara, belediye başkanına sorsanız, yapı­lan hatalarla ilgili size bin tane örnek sıralar. Peki, o yanlışlara imza atanlar kim? Yine onlar değil mi?

İşin elbette ki etik ve ahlaki boyutları da var. Ama asıl sorun ke­sinlikle eğitimde. Çünkü, eğer eğitimle kazandırmak istediğimiz dav­ranışları, o mimarlara, mühendislere, doktorlara, öğretmenlere, ga­zetecilere ve diğer vatandaşlarımıza verebilmiş olsaydık, sel suları 4 çocuğu alıp yutar mıydı?

Üretim sistemlerinin kalitesi ürettikleri ürünle ölçülür. Eğitim sis­teminin ürünleri ise öğrenciler ve meslek adamları. Yani vatandaşla­rımızın tümü.

Yaşamdaki kaliteden çağdaşlaşmaya, etik değerlerden doğanın tahribine, kalkınmadan insan hakları ve demokrasiye kadar eğer bir yerde eksiklik ve yanlışlık varsa, suçluyu uzakta aramayın...

Özetin özeti: Olumlu ya da olumsuz her şeyin kökeninde eğitim var. Diğer tüm nedenler ondan sonra gelir. İnsanı ve toplumları rezil de eder, vezir de..

Abbas Güçlü, Milliyet, 03 Kasım 2009

 


 

CİMRİ CİMRİLİĞİYLE. CÖMERT CÖMERTLİĞİYLE ANILIR (öyküleyici anlatım)

Aşk-ı Memnu yazacı, Servet-i Fünun'un kudretti romancısı Ziya Bey'in Yeşilköy'deki villasının kapısını çalıyoruz. Üstat, başında lacivert beresi, sırtında kaşmir ceketi olduğu halde bahçede gül fi­danlarını budamakla meşguldür.

Misafirlerini telaşsız, nazikâne bir tavırla karşılayıp birinci katta pencerelerine yapraklar değen büyük bir odaya buyur eder. sec-eD-ı ziyaretimiz şudur ki Halid Ziya Bey, her cuma villasında edebiyat sohbetleri tertip etmeye başlamıştır. Lafı eğip bükmeye ne hacet, evet, işin aslı edebiyat sohbetidir; lakin toplantılarda üstadın bin bir çeşit nimet ile donattığı sofra, edebiyatı gölgede bırakacak derece­de renkli ve kışkırtıcıdır. Memleket evladı "vesika ekmeğine, mısır koçanına, süpürge tohumuna" talim ederken, üstadın evinde eksik olan sadece kuş sütüdür. Odaya 'hayal ötesi bir çay masası' kurul­muştur. Masada çay, süt, sütlü kahve, kakao; bin bir çeşit peynir ve reçel, çilek, muz, menekşe kokulu fondanlar; çikolatalı, kremli mey-valı pastalar, bisküviler, börekler davetlilerin midesine inmek için sa­bırsızlanmaktadır... "Fakir mahallelerin sulh günlerinde bile tatmadı­ğı, zengin konakların artık unutmaya başladığı" bu dünya nimetleri ile yüz yüze gelen ahali ne yapar? Bütün bu cümbüşü anlatan Yusuf

Ziya Ortaç der ki: "Yerdik, bütün aç gözlülüğümüzle, hayır, hayır, bü­tün açlığımızla yerdik! Sonra -eyvaaaah- doyardık!.." Davetlilerden bazısı yemeğin verdiği tatlı rehavette koltuğa yığılır kalır; ev sahibi de bir pencere açarak onların kendilerine gelmelerine yardımcı olur­du. Nihayet gece, üstadın oğlu Vedat Bey'in verdiği bir piyano kon­seriyle nihayete ererdi. Velhasıl, kalemi bir hayli bereketli olan Halid Ziya Bey'in kesesi de böyle cömerttir ve pek çok edebiyat adamının hem midesini hem de ruhunu doyurmaya vesile olmuştur.

Şimdi de Halid Ziya'nın Yeşilköy'deki villasından kalkıp Anka­ra'ya Taceddin Dergahı'na doğru uzanalım. Mehmet Akif, Hasan Basri Çantay başta olmak üzere bir kısım dostunu, evine çay içme­ye davet etmiştir. Hasan Basri Bey tam evden çıkmak üzere iken Akif koşa koşa gelip, "Akşam çayını sizde içeceğiz." diyecektir. Amenna; ama sebebi? Akif'in cevabı kısacıktır: "Bizim odanın kilimini bir faki­re vermişler!" Hasan Basri Bey der ki: "O oda ki mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisi idi." Akif'in masalar donatacak varlığı yoktur amma evinin bir tek kilimini, sırtın­daki ceketini çıkarıp verecek kadar cömert bir kalbi vardır. Yine Ha­san Basri Bey'e kulak verelim: "Müthiş bir kış günündeyiz. Akif'i kır bir ceketle görüyoruz. Fakat hissettirmemeye çalışıyor. Tahkik ettim; paltosunu evinin kapısına gelen çıplak hir fakire giydirmiştir.


 

Cömertlik kapısını kapatıp cimrilik kapısını açtığımızda, bizi mer­diven başında meşhur pozitivistimiz Abdullah Cevdet karşılayacak­tır! O Abdullah Cevdet ki Birinci Dünya Harbi yıllarında Cağaloğlu'ndaki 'İçtihat Evi'nde, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamid, Sami Paşa'yı 'çarşamba toplantıları'nda, konuklarına çayı kuru üzümle içmeye mecbur etmiştir. Şekerin yokluğundan mı? Hayır, okkası üç lira olu­şundan... Bu pintiliği yüzünden Süleyman Nazif'le Şair Eşrefin dilin­den az çekmemiştir. Abdullah Cevdet için, "Meteliğe kurşun atar." di­yen bir dostuna, Süleyman Nazif, "Ne kurşunu?" demiştir, "Meteliğe göbek atar!" Şair Eşref de onun hasisliğini bir beyitle cümle âleme ilan etmekten geri kalmamıştır: "Bir sinek konsa eğer tiksinerek pis­liğine/ Hakkımı eklediyor der de koşar mahkemeye!" Necip Fazıl da 'Babıâli'de Abdullah Cevdet'in cimriliğinden söz açar ve onun misa­firlerine kahve ikramına bile yanaşmadığını, işçisine para verirken de 'silik kuruşları seçtiğini' anlatır.

Necip Fazıl, 'Genç şair'i, yani kendisini anlatırken ise cömertliği elden bırakmadığını kayda geçirir. Bir gün sabaha karşı 'Babıâli dâhileri'nin karargâhlarından biri olan Petrograd pastanesinde hesap görürken, garsona: "Pastahanede ne kadar insan varsa hepsinin bir­den hesabını al!" diye hürmetlice bir para uzatmıştır. Bu jest karşı­sında Peyami Safa da, "Sanatkâr cömerttir. Hasisten sanatkâr çık­maz. Cemiyet ise âdildir, ona ne verirsen fazlasiyle sana iade eder." gibi okkalı bir söz ile 'Genç şair'in gururunu okşamayı ihmal etme­miştir.

Meşhur eli sıkılardan biri de üstat İbn-ül Emin Mahmut Kemal Bey'dir; ama onun hasisliği pek hayırlı işlere vesile olmuştur. Hazret, seksen yedi yıllık hayatının neredeyse tamamını okuma yazma işle­riyle uğraşarak geçirmiştir. Parada pulda, malda mülkte gözü olmamıştır. Sayılı nefesini tüketip dünyaya elveda çektiğinde ise geride neredeyse bir hazine bırakmıştır. Yusuf Ziya Ortaç, onun portresini çıkarırken şöyle der: "Eli, hasis denecek kadar sıkıydı. Yemezdi, iç­mezdi ve giyime, kuşama para harcamazdı. Ama, bir ömür boyu, sa­bırla, cömertlikle topladığı kitapları üniversiteye ve biriktirdiği altınla­rı yalnız hayır işlerine bağışlayacak kadar asil bir cömertlik göster­miştir." Bu asaletin delili şudur ki büyük kitâbiyatçımız, yemeyip içmeyip biriktirdiği dört yüzden fazla altıncağızı bir vasiyetname ile hastanelere ve vakıflara taksim etmiştir. Dökümü şöyledir: Zeynep Kâmil Hastanesi'ne yüz altın, Guraba Hastanesi'ne seksen altın, Ve­rem Hastanesi'ne altmış altın, Darüşşafaka'ya yüz altın ve Darülace-ze'ye seksen altın...

Ali Çolak, Zaman, 06.05.2006

 


 

GÖNÜL KERESTESİYLE( tartışmacı anlatım)

Türk devleti, aslı olan Müslüman tabakanın hamuruyla tekrar yuğrulmadıkça tam bir sıhhatle yaşayamaz.

Henüz Acem'in kırmızı kadehleriyle çekik gözlerini, kırmızı gülle-riyle yanık bülbüllerini, kırmızı şallarıyla sevi boylarını öğrenmediği­miz senelerde şiirimizde teşbih ve istiareler çocukça denilecek kadar saftı. İşte o zaman Osman Gazî, Söğüt yaylalarında bir türkü söylü­yordu:

Gönül kerestesiyle bir

Yeni şehir ve bâzar yapi

Çobanlık devrini hatırlatan bu sâde, bu güzel istiare, bu mânîdar türkü bize bugün en doğru siyâset rehberidir!

Anadolu'daki macerayı uzaktan yakından kâh sevine sevine, kâh korka korka seyreden nice gafiller zannediyor ki eğer bu harp­ten Yunan'a karşı silâhlarımızın zaferiyle çıkarsak, Kırım ve Tesalya seferlerinden sonra olduğu gibi, devlet eski düzende bir daha dirilir, bir müddet daha keyif süreriz. Bu gafiller kâinatı sırf siyâset gözlü­ğüyle seyrettikleri için bedbîn olurlarsa yaman bedbîn oluyor, müeb-beden batacağımıza inanıyorlar, nikbîn olurlarsa eski devletin eski düzende bir daha kurulacağını sanıyorlar. Lâkin bu macerayı bu gözlerle seyredenler beyaz görürken de aldanıyorlar, siyah görürken de. Bugünkü Anadolu hâdisesinin mânâsından bihaberdirler!

Siyâset Türk mes'elesini halletmekle üç seneden beri yerinde sayarken tabîat yürüdü.

Hakîkî bir görüşle devletin eski bünyânı bu harbin son günlerin­den sonra battı. O batışla millî hareketin ilk tekevvün ettiği sene ara­sındaki fasılayı istikbâlin müverrihleri bir devlet fasılası gibi görecek. Yeni Türk devleti millî hareketle doğdu. Gözlerini biraz ovup da etra­fına bakman her akıllı Türk, hemen idrâk eder ki millî hareket, prog­ramının başlıca kısmını yapmıştır. Millî hareket, eski saltanatın nü­vesi olan Türk toprağından on vilâyeti kurtararak bir devlet kurdu. Bu devlet bugün tam mânâsıyle vardır, müstakildir. Avrupa'nın son na­zariyelerine göre, sînesinde hak ve halk karışmış ve temelleri Türk milletinin bağrındadır.


 

Şimdiye kadar milletin uzakta yakında bütün gönüllerini al bay­rak altına toplayan bu devlet ihtilâl devrinden nasıl muzaffer çıktıysa, harp devrinden de muzaffer çıkacak ve sulhten sonra yeni bir hayâ­ta girecektir. İnönü şehitleri ve gazîleh Yunanlıları dağıtıp, bütün Türk gönüllülerini topladığından beri vâkıâ bütün millet nikbîniz yalnız bu nikbinlikte bâzılarının gözleri arkaya, bâzılarının gözü ileriye bakıyor. Gözleri arkada olanlar mazurdurlar. Çünkü o kadar asırlık hudutsuz bir saltanatın kendi gidince bile uzun bir zaman vehmi kalır. Süleymân-ı Kanunî o kadar uzun bir saltanattan sonra öldüğü zaman uzun seneler halk hâlâ yaşadığına inanmış; bütün bir saltanata göre bu hâdise daha ziyâde böyle tecellî eder, bununçün mazurdurlar.

Sonra da millî hareket bu son bir sene zarfına o kadar sür'atli bir mucize gösterdi ki büyüklüğüyle gözleri kamaştırıyorsa da Türk âle­minde yeni tecellî etmiş bir hâdise olduğu için, herkes daha bu gün­den hakikî mânâsını etrafıyla idrâk edemiyor. Daha geçen sene mil­lî hareketi boğmak için haydut Anzavur ve Kuvâ-yı inzibâtiyye'nin zi­bidi sürüleri sevk olundu, senesine girmeden millî hareket Yunanis­tan gibi en mükemmel derecede mücehhez bir devleti yendi. Bu ka­dar sür'atle tecelli eden bir mucizeyi bütün idrâkler birden tam ma­nâsıyla kavrayamaz. Bütün bu Anadolu cidaline, ekseri gazetelerin dediği gibi bir muahedenin tâdîli eski saltanatın mehmâ-emken tamâmiyetini muhafaza ve bu uğurda çalışanların mübarek himmeti gi­bi bir mânâ verilirse, böyle düşünenler bir kere ellerini şakaklarına koyup derinden derine tekrar düşünseler ki Anadolu cidali bu kadar basit bir hâdise olsa o kadar heyecana değmezdi. Şimdiye kadar kaç defâ bu son felâkete yakın felâketler gördük ve kaç defâ da civan­mert, azimkar, dîni bütün müncîlerimizin himmetiyle kurtulduk. Lâkin o kurtuluşlar bir netîce vermedi, aradan kırk sene geçmedi ki yeni bir felâkete uğradık ve böyle bu günlere kadar geldik. Osmanlı târihin­de ıslâhat ve inkılâplar bir değil, on değil bütün bir silsiledir. Lâkin hep eskiyi tamir ettikleri için tesîrleri netîcesiz kaldı. Bu son necat ta­mamıyla tecellî ettiğinden sonra da eski bünyânı, eski zihniyet, eski idare ile, eski tabakalarında tekrar kursak az bir müddet sonra aynı netîceyi verir. Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, şerefleri, bayrakları, medeniyeti, mûsikîsi, mîmârîsi, şiiridir, lâkin şekli, idare­si, siyâseti değildir.

Zâten insan târihe biraz dikkatli bir bakışla baksa görmez mi ki o saltanat iki buçuk asır evvel Viyana'da mağlûp olduktan sonra mer­hale merhale dayandı lâkin en vâsi hudutlarını bir türlü koruyamadı, düşman istilâsı gele gele en sonra Osmancığın mezarına, bu dev­letin ilk teşekkül ettiği ovaya kadar geldi ve bugün orada tekrar doğ­du. Viyana mağlûbiyetinden son asrın sonlarına kadar eski saltana tı kâh harple, kâh siyâsetle koruduk. Gördük ki ne silâhlarımızın muzafferiyeti, ne de Avrupa siyâset-i hâriciyesinin müzahereti o derde deva değilmiş, Türk devleti aslı olan Müslüman tabakanın hamuruyla tekrar yoğurulmadıkça tam bir sıhhatle yaşamazdı. Osmancığın eski türküsü bununçün bugün bize en doğru siyâset rehberidir.

Yahya Kemal Beyatlı, Eğil Dağlar

 


 

1.

Türk çocukları ve gençleri için okunması gerekli olan kitapların bir listesini çıkarmak üzere son aylarda MEB'in, ilgililer arasında bir ön soruşturma yahut araştırma yaptırdığını duyduk. Mahiyetini tam bil­memekle beraber böyle bir listenin ilk ve ortaöğretim öğrencileri dik­kate alınarak hazırlattırıldığını tahmin ediyorum. Güzel ve yerinde bir teşebbüs. Bunun daha da genişletilerek yükseköğretim yapmakta olan gençlere teşmil edilmesi gerekir. Hatta eğitim çağı dışında genel olarak Türk aydınının okuması gerekli eserlerin de bir listesi üze­rinde çalışmalar yapılmalıdır (...)

2.

Edebi fıkra örneği

Bir toplumda ahlak ve âdetlerin ne şekilde değiştiğini, kelimelerin başkalaşmasında görmeli, "üstat" kelimesinin son senelerde aldığı mana bu bu bakımdan küçük bir incelemeye değer. Eskiden "üstat", herkesçe onaylanan yetkinliklere verilen büyük bir derecenin ismiydi. Üstat, dahiden bir rütbe aşağıda idi. Üstat Ekrem, edebi derece­lendirmede Dahi-yi Azam'ın arkasından gelirdi. Üstat, ehliyetin son olgunluk aşamasını ifade ettiğinden yaş, baş, saç ve sakal kavram­larını da içerirdi. İhtiyarın hürriyet gördüğü devirlerde üstat kelimesi­nin de utanılacak bir manası olamazdı. Son senelerde maddi hayat zevkinin istila edici bir şekil almasıyla "üstat" kelimesinin de yavaş yavaş gözden düştüğü görülür.

3.

Gazete fıkrasına örnek

Hemen her akşam eve içim sıkkın dönüyorum. Niçin? Bu niçinin yanıtı yok. Bir işim mi sapa sardı? Bir yerim mi ağrıyor? Birisiyle miç çatıştım? Hayır... Sadece içim sıkkın. Belki siz de benim gibisiniz. Belki herkes, bütün vatandaşlar böyle, nedensiz bir bunaltı içindeler... Hayır, hayır, bu üzüntülerin nedeni mi yok dedim? Evet, nedeni yok, ama nedenleri var. Dikkat ediyorum, bizim bütün şikayetlerimiz, küçük şikayetler toplamıdır...

4.

Efendim, Fransa demokrasinin beşiğiymiş, özgürlükler ülkesiymiş, insanlığa de­ğerler armağan etmişmiş, "Ben senin dü­şüncene katılmıyorum ama..." diye baş­layan vecizenin altında da bir ünlü Fran­sız düşünürün imzası varmış. Değildir... Fransa özgürlükler ülkesi değildir, de­mokrasinin beşiği filan da olmamıştır. İn­sanlığa armağan ettiği şey "devrim"dir, "jakobenizm"dir, oligarklara hayat veren "seçkinler konvansiyonudur. Ünlü Fran­sız düşünürü de ünlü filan değildir... "Voltaire" denildiğinde Fransa'da bile gülüp geçerler, "eserlerini" ciddiye almazlar. Bugün de "başörtüsü yasağı"yla, "yaban­cı düşmanlığı'yla, "antiislamizm"le ve dünya tarihinin kaydettiği en çapsız poli­tikacı olan Sarkozy'le anılmaktadır; daha doğrusu bu "değerlerle" dünya önünde rezil olmaktadır.

5.

Gazetelerle yüz-göz olmam şöyle böyle 1959 yılında başlar desem, mübalağa et­miş olmam; okumam-yazmam olmasa da ilm ü irfan tahsiline başlayışım daha o tarihlerde necib Türk gençliğini fena hal­de alakadar eden Teksas, Tommiks, Kinova, Pekos Bili ve emsali İtalyan işi çiz­gi romanlarıyla olduğu için alfabenin harflerine yabancı değildim. Babam eve Hayat mecmuası alıyor olmalıydı ki onunla birlikte yaşadığımız ender hâtıra­lardan biri olması hasebiyle mecmuada devrin en ünlü pehlivanı Yaşar Doğu ile yapılmış bir röportajı çok iyi hatırlıyorum. Fotoğrafta Yaşar Doğu evinde yere sırt üstü uzanmış, o günlerde birkaç yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk göğ­süne oturmuş durumda; pehlivan bu de­fa yenildiğine pek içerlemiş görünmüyor, hatta resmen gülümsüyor; alttaki yazı durumu açıklıyor zaten: "Benim sırtımı sadece oğlum yere getirdi!"


 

6.

Ulusal futbol geyiklerimizden biri de "git­sin" kampanyasıdır. Guus Hiddink'i be­ğenmiyoruz. Taktik teknik açıdan yetersiz buluyoruz. Futbolcu seçimini eleştiriyo­ruz. Yaptığı oyun içi değişiklikleri yerden yere vuruyoruz. Bunlar genellikle teknik eleştiriler ve bu sınırı aşmadıkça sorun yok. Fakat sorun, "eleştiri önceliğini" elin­de bulunduranlarda. Bunlara (futboldan anladığını iddia eden ama ayağı bir kez bile topa değmemiş arkadaşlara) ilişkin düşüncelerimi daha sonra yazacağım. Bir de sırf eleştirmek için eleştirenler var. Hiddink'i mental açıdan yetersiz buluyor­larmış. Bize uygun değilmiş. Futbolumu­zu bilmediği gibi, futbolcumuzun duygu­sal gelgitlerine de yabancıymış. Gözü hep dışarıdaymış. Bir an önce buralar­dan kurtulmanın yollarını arıyormuş. Kö­tücül bir adammış. Hem bizi (ulusal kim­liğimizi), hem futbolumuzu küçümsüyormuş. Böyle şeyler yazanlar da var. "Dün­yada 10 teknik adam say" deseler, Hid­dink'i mutlaka zikredersiniz. Nasıl bir ça­lıştırıcı olduğu, hangi kariyerde geldiği, kulüp takımlarında neler yaptığı, futbola kattıkları dünyanın malumu. Bununla bir­likte, disiplini ve profesyonelliğiyle de bi­linen sayılı teknik direktörlerden biri. Gelgelelim, biz, Hiddink'i "başımıza gelmiş en kötü şey olarak" görüyoruz.

7.

Epeydir görüşmemiş iki arkadaş, her gün on binlerce kişinin aktığı bir ana yol ağzında karşılaşınca ne yapar? Elbette hâl hatır faslından sonra iki satır sohbet et­mek, "Ee, daha daha ne var ne yok?" di­ye konuyu derinleştirip birbirinden haber­dar olmak ister. Gölgeliğine sığındığımız pastanenin garsonu anlayışlı davrandı; gündüz gözüyle ramazan ortasında bir şeyler atıştırmaya niyetli olmadığımızı hissedince saygılı bir edâ ile çekilip baş­ka müşterilerle ilgilenmeye başladı. Ço­cuğu takdir ettik. Sonra o meşhur ve ma­lum soruyu sordum, "Ee ne var ne yok bakalım; çoluk-çocuk, ev-bark nasıllar?" Kendisine bu soru yöneltilen dünyanın en akıllı bilgisayarının yarım saat düşün­dükten sonra işlemcisinden dumanlar çı­kararak intihara yeltendiği söylenir; özel­likle, ne var ne yok faslında garibimin devreleri yanmış diye bir efsane anlatılır ya, işte o soru. "Vallahi" dedi, "İyilik sağ­lık işte, geçinip gidiyoruz. Kendime ra­mazanda izin verdim, kafama göre takılı­yorum."

8.

Zeytinburnu civarına dikilen üç gökdelen, tarihî yarımadanın klasik siluetini bozuyormuş. Mimar ve Mühendisler Grubu Yönetim Kurulu adına yapılan açıklama­da tafsilatlı bilgi var. İBB Başkanı Kadir Topbaş, hadiseyi doğrulamakla birlikte, "Sadece Salacak tarafından bakıldığında fark ediliyor, diğer açılardan silueti boz­muyor." demiş. Konu üzerinde inceleme ve araştırmalar da devam ediyormuş. Bu arada gökdelenlerin 25. katlarına eriştiği­ni de ilave edelim; bir nevi "Ba'de harabü'l Babil" durumu yani. Bu durum bana, azılı eşkıyalarla dolu tehlikeli bir yolculu­ğa çıkmak üzere hazırlık yapan bir kervanbaşının, o havalinin en yiğit, en deligöz bahadırı ile kervanı korumak için an­laşma yapmasına rağmen yine de soyul­maktan ve daha fenası, fena halde haka­rete uğramaktan nasıl kurtulamadıkları fıkrasını hatırlattı. Lütfen mektup yazıp, "Ne olur, fıkranın geri kalanını anlatın, vallahi söz kimseye söylemem." diye ri­cada bulunmayınız. Arif olan anladı za­ten; arif olmayanlar için yapabileceğim bir şey yok çünkü fıkranın final kısmını nedense aniden unutuverdim!

Çarşamba, 27 Mart 2013 19:41 tarihinde güncellendi