LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF TÜRK EDEBİYATI > SU KASİDESİ VE AÇIKLAMASI

SU KASİDESİ VE AÇIKLAMASI

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 39
ZayıfMükemmel 
SU KASİDESİ VE AÇIKLAMASI

 

1. Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su 
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Şair, gönül ateşiyle yanmakta ve ıstırap çekmektedir. Bu hali gören göz, gönüldeki ateşi sön­dürmek ve şairin ıstırabını dindirmek isteğiyle gözyaşından su saçmaktadır. Böylece, içteki acı ateşe; dökülen gözyaşı da yangın söndürmek için ateşe dökülen suya Teşbih ediliyor. Ayrıca iç acısı, gönül derdi yangına teşbih edilmek suretiyle, gözyaşı dökmenin sebebi de "bu yangını sön­dürmek" gibi güzel bir gayeye, sebebe bağlanmış oluyor. Bilindiği gibi, gözyaşı dökmenin insanı sakinleştireceğine, ağlayan kişinin açılacağına ve teselli bulacağına inanılır. Ancak, bu gayretler boşunadır. Fuzûlî, bu beyitte "bu denlu dutuşan odlara su çare kılmaz" demek suretiyle, acısının çok büyük olduğunu ve hiç bir şeyin kendisini sakinleştiremeyeceğini belirtmiş oluyor. Burada gay­retler boşunadır. Çünkü söndürülmek istenen ateş \maddî bir ateş değil, manevî yani aşk ateşidir. Su ancak maddi ateşi söndürür, böylesine bir aşk ateşini söndüremez. Az su çok tutuşmuş, yanan ateşin sönmesini değil, bilakis yanmasını kolaylaştırır. Fuzûlî, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e karşı duyduğu özleyiş ateşini gözyaşları halinde su ile söndürmenin mümkün olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Gönlü bu ayrılık ateşiyle öyle yanmaktadır ki, "gözlerim istediği kadar gözyaşı dökerek bu ateşi söndürmek istese, bu iman ve sevgiden doğan ateşin sönmesine imkân yoktur." denilmekte­dir. Gözyaşı -yukarıda da ifade edildiği gibi- insanı teskin eden, ıstırap ve sıkıntılarını bir nebze de olsa dindiren bir vasıtadır. Şair buna razı değildir. O bir yandan ağlamanın, bir yandan da ayrılık ateşinin gönlünü yakmasının devam etmesini istiyor. Netice olarak, Fuzûlî bu beytinde, dindirilmesi imkânsız olan bir aşk ve ıstırap içinde bulunduğunu söylüyor.

2. Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem 
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

Fuzûlî, bu beyitte çok ağladığını ve gözyaşlarının gökyüzünü kapladığını ifade ediyor. Gökyüzü­nün su renginde yani mavi olması da her halde bu yüzdendir, diyor. Gök ile çarh çark arasında bir ilgi vardır. Dönme, yuvarlaklık ve çark arasındaki münasebetle hakeza malum. Bu nedenle bu beyitte "Su-dönme-gök-yüzü-günbed" kelimeleriyle bir "değirmen mazmunu" verilmiştir. Bu beyitte tekrarlanan (n ve g) ünsüzleriyle kalın yuvarlak ünlüler bir ahenk meydana getirmektedir.

3. Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk 
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

Fuzûlî'nin bu beyitte "zevk-i tîg: kılıcın zevki" tamlamasını kullanması, psikolojik bakımdan dikkati çekicidir. Fuzûlî sevgilisinin verdiği acıdan şikâyet etmez, tam tersine zevk duyar. Burada söz ko­nusu olan kılıç sevgilinin keskin bakışıdır. Şair, "senin kılıca benzeyen bakışlarının verdiği acı bana zevk verir" fikrini "zevk-i tığ" tanılaması ile özetlemiştir. Divan şairleri bu nevi kısa özet veya yoğun sözlerden hoşlanırlar. Onları okuyucunun çözümlemesi lâzımdır. Şair, kılıcın gönlünü çak çak (par­ça parça) etmesi ile suların duvarda yarıklar meydana getirmesi arasında bir bağlantı kuruyor. Di­van şairleri çok defa kılıç deyince suyu hatırlarlar. Kılıç kestiği yeri ikiye ayırır. Kılıç-su ilişkisi demi­re sertliğini arttırmak için su verilerek çelik yapılmasındandır. Bir klişe olarak kullanılan "âb-ı tîğ: kılıç suyu, kılıcın parlaklık ve keskinliği" tamlaması da divan şairlerimizde su hayâlini uyandırır. Bu yüzden kılıç, hançer, mızrak, peykân gibi çelikten yapılmış aletler genellikle su ile birlikte kullanılır. Fuzûlî, parça parça olan gönlünü yarıklarla ayrılmış bir duvara benzetmektedir. XVI. yüzyıl kerpiç mimariyi şiirinde aksettiren şairin, bu beytinde ifade ettiği, duvardaki yarıkları düşünürken, bu devrin kerpiç evlerini göz önünde bulundurmak gerekir. Fuzûlî, burada, bu tip evlerin altını sel sularının oyarak, duvarlarında yarıklar meydana getirdiğini de ifade etmiş oluyor.

4.  Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin 
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

Bu beyitte geçen "peykân" sözü okun ucundaki demir anlamına gelir. Bu da sevgilinin kirpiklerine tekabül eder. Sevgilinin oka benzeyen kirpikleri âşığı yaralar, yaralılar da suyu ihtiyatla içer. Peykân, sivriliğiyle yaralayıcı ve ıstırap vericidir. Birleşiminde su bulunması, çeliğe su verilmesi yönüyle de âşık için ferahlık vericidir. Yaralı bir kimseye su vermek tehlikelidir. Böyle kimselere su, azar azar ve ihtiyatla verilir Gözyaşıyla ıslanmış kirpik ve çeliğine su verilmiş peykân arasında şair ilgi kurmuştur. Bu özellikteki oka benzeyen kirpikler aşığın gönlüne saplanarak, yaralı olan aşığa azar azar suyu veriyor. İşte gönülden yaralı olan âşık şair, bu sebeple sevgilinin kirpiklerinden bah­sederken adını bile korkarak ifade ediyor, ama ferahlama ümidiyle kirpikten de söz etmeden dura­mıyor.

5.  Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün 
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

Bu beyitte sevilen varlığın (Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in) yüzü ile gül arasındaki benzeyiş dolayısıyla ikisi arasında bir mukayese yapılmıştır. Fuzûlî, su redifi vasıtasıyla hayâli genişletiyor. Araya bahçıvanı da katıyor. Sevgili (Hz. Muhammed Mustafa), güzellik ve başka vasıfları bakımından gülden üstündür. Şair, bu beytinde sevgili (Hz. Muhammed)in güzelliğini övmektedir. Sevgili (Hz. Muhammed)in yüzü eşi benzeri bir daha bulunamayacak olan bir güle benzetilmiştir. Burada şairin, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın yüzünün güzelliğini çok güzel bir şekilde övdüğü görülüyor. Ger­çekten Peygamberimiz Efendimizin yüzü ayın on beşi gibi parlaktı. Bunu belirten hadisler vardır.

6. Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

Bu beyitte "gubâr, muharrir, hatt ve kara" kelimeleri birbirleri ile ilişki olarak kullanılmıştır. Hatt, yazı sanatıdır. Arap yazısının kalınlık, ölçü ve şekil bakımlarından Celî, Gubârî, Kûfî, Mağribî, Ne­sih, Reyhanı, Rıkâ, Rık'a, Siyâkat, Sülüs , Şeceri, Tâlîk gibi değişik türleri vardır. Eskiden kalemler kamıştan yapılırdı. Ucu yontulduktan sonra mürekkebi tutması için hafifçe yarılır, istenilen kalınlıkta ve eğiri olarak kesilirdi. Değişik renklerdeki mürekkepler için de en çok çıra isinden yapılmış kara mürekkep kullanılırdı. Şâir, "hâme, kara" ve "muharrir" kelimelerini hatt sanatı ile münasebeti bakı­mından zikrediyor. Edebiyatta, divan şiirimizde sevgilinin yüzü, beyaz ve temiz, düzgün olması bakımından "safha, levha, sahife" ve "Mushaf'a benzetilir. Sevgilinin yazıya benzetilen yanağındaki tüyler de Mushaf'ın yazılarıdır. Kalemin gözlerine kara su inmesi, mürekkebin karalığındandır. Hat­tatın gözüne kara su inmesi de beyaz kâğıda baka baka yorulması ve kör olmasıdır. Fuzûlî dolaylı olarak "hattat, gözlerine kara su ininceye kadar yazı yazsa Mushaf’ın (Kur'ân'ın) yazısına benzer bir yazı yazamaz" gerçeğini dile getirmiş de oluyor.

7. Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola 
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

Fuzûlî, bu beytinde gözyaşını tatlı bir alayla yumuşatıyor. Beyit birbirleriyle ilgili teşbihlere, ben­zetmelere dayanıyor. Fuzûlî, kirpiklerini şekli ve batıcılığı yönünden bir dikene; sevgilinin yanağını şekli ve rengi bakımından bir güle benzetmiştir. Bu sebeple yanak ile gül, kirpik ile diken, diken ile gül, yâd ile temenna, nem ile su birbirleriyle ilişkili ve mütenasip kelimelerdir. Şair, ağladığı zaman kirpikleri ıslanıyor. Bu suretle sevgilisinin güzel yanağı gözünün önüne geliyor. Gül yetiştirmek için dikene su vermek nasıl boşuna değilse, sevgiliyi görmek arzusuyla ağlamak da boşa gitmez. Gül, dikensiz olmaz. Bu yüzden, gülfidanına su ve emek verilirken dikenine de su ve emek verilmiş olur. Gaye, diken yetiştirmek değil, gül elde etmektir. Yanakla su arasındaki ilişki yanağın temizliği, par­laklığı nedeniyle suya benzetilmesindendir.

8.  Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ 
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

Bu beyit "kılıç-su-yaralama" manasına dayanmaktadır. Karanlık gece ile sevgilinin kara gözleri arasında da bir münasebet vardır. Halk arasında, "hastalık geceleri artar" diye bir inanış vardır. Gece yarısı, el ayak çekildikten sonra, acısıyla yalnız başına kalan hastaya bir yudum su vermek sevaptır. Beyitte aynı zamanda "hastaya verilecek suyun onu öldüreceği düşüncesi" de vardır. Gerçekten hastaya hele yaralı bir hastaya su ya hiç verilmez veya damla damla verilir. Çünkü su­yun fazlası hastayı öldürür. Fuzûlî, "tığ: kılıç" ve onun terkibindeki su sebebiyle, sevgiliye "bir bak da gönlümü ferahlandır" derken, çok acı çektiğini ve kılıç gibi keskin bakışlarından ölümü bekledi­ğini de söylüyor. Acı çekeni öldürmek, onu dayanılmaz acılardan kurtarmak da hayırlı bir iş yani sevaptır. Ayrıca bakış; "nazar, ilgi, iltifat" anlamlarında da kullanılır. Bu beyit kasidenin nesîb-teşbîb bölümünde yer almaktadır. Her ne kadar bu bölümde asıl konuya girilmese bile, şairce asıl konu­nun heyecanının yaşandığı düşünülebilir. Bu zaviyeden beyte bakılırsa; "Karanlık gece: ölüm anı"; "Sevgili: Hz. Muhammed (s.a.v.)"; "su: Müslümanlık, İslâmiyet-dolayısıyla İslâm’ın şartlarından biri Kelime-i şehâdet"; "Gam günü: kıyamet günü, haşir günü"; "tîğ: Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimi­zin şefaati", "bîmâr: şairin şahsında ümmet-i Muhammed'den bir kul" terimleriyle karşılaşılır. Beyte, "ölüm ânında hasta kula kelime-i şehâdet getirtmek sevaptır. Ey sevgili Hz. Muhammed, mahşer günü o (günün dehşetinden) gönlü yorgun olan benden şefâatini esirgeme" anlamını vermek, beyti hiç de zorlamak olmaz. Her iki şekilde de düşünüldüğünde, Fuzûlî'nin, sevgiliden, ilgisinin ve iltifatı­nın esirgenmemesini istediği anlaşılmaktadır.

9.  İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it 
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

Beyitte sevgilinin kirpikleri yerine "peykân" kelimesinin kullanıldığı dikkati çekmektedir. Çölde susuz kalan kişi nasıl büyük bir arzu ile su ararsa, şair de aynı istekle sevgilinin ok temrenine ben­zeyen kirpiklerini arıyor. Ok âşığın bağrını delecektir, ama gönül de -okun ucundaki demiri sertleştirip çelikleştirmek maksadıyla su verildiği için- temrenin terkibindeki suyu emecek ve böylece suya kavuşarak ferahlayacak, teskin olacaktır. Bunun İçin "susuzluğumu teskin et" denilmiştir. Öte yan­dan peykân, "hecr, hicr" kelimesi ile ilgilidir. Ok, atılınca oku atandan ve yaydan ayrılır; hicrana dü­şer. Okun çelik kısmı olan "peykân: temren", servi ağacından yapılmış olan tahta kısma takılır. Peykân geri çekilince ağaç kısmından çıkar, yani hicrana uğrar. Sevgiliden ayrılmak güçtür, acı vericidir. Fakat bu acıyı hafifletecek bir teselli yolu varsa, o da seven kişinin-âşığın, hiç değilse giden sevgilinin de bu ayrılıktan acılı olduğunu, yani sevgili tarafından hâlâ sevildiğini bilmesidir. Şair ayrılık ânında sevgilinin kirpiklerini, gözlerini arıyor. Şayet kirpikler ıslaksa, nemliyse, sevgili de ayrılıktan dolayı üzüntülüyse, ağlıyorsa âşık biraz sakinleşecektir. Böylece aşk çölünde aranan su, peykâna benzeyen kirpiklerdeki gözyaşı biçiminde bulunmuş olacaktır. Şairin "git bu çölde benim için bir kez su ara" demesi, peykânın ucundaki demirin kuruluk bakımından çöle benzemesinden, demirde ve çölde gizli olarak su bulunmasından dolayıdır. Fuzûlî'nin beyitte sözünü ettiği sahra, "aşk çölü"dür. Sevgilinin kirpiğini istemek, çölde su aramak kadar güçtür. Netice olarak diyoruz ki, bu beyitte, sevgiliye ve suya karşı duyulan hasret dile getirilmiştir.

10.Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi 
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

Bu beytin şerhini, bir makaleyi iktibas ederek vermiş olacağız: "Kasidenin serlevhası na'ttır. Na't, medih ve sena ile beraber tarif ve tavsiftir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in vasıflarını saymak ve medh etmek gayesiyle yazılan manzumelere isim olarak kullanılır. Eskiden cuma günleri cami ve tekkelerde güzel sesle na't-ı şerîf okuyanlara da "na't-hân" denirdi. Bu düşüncelerle hareket eden Fuzûlî, Hz. Muhammed'e olan bu övgüsüyle sahasının en güzel örneklerinden birini vermiştir. Ka­naatimizce meseleyi leb, vahdet-su, kesret olarak dar çerçevede ele almamak lâzımdır. Gerçi bu izahlarda kastedilen mana verilmiştir... Şöyle ki: Bunların ışığı altında Kevser, çokluk karşılığı ola­rak, kesret; leb (dudak) ise teklik karşılığı vahdettir. Mey ilâhî aşktır. Zahidler kesretin peşindeler, ben ise dudak, mey yani ilâhî aşkı istiyorum, diyebiliriz. Haluk İpekten, zahidlerin istediği kesretin şümulüne duyuya ait olan şeyleri eklemiş vahdeti de Fenâfi'llah'a ulaşma olarak açıklamıştır. Bu beyit Su Kasidesi’nin nesîb kısmmdadır. Nesibde henüz konuya girilmez. Genelde böyle olmakla beraber bu kasidede Fuzûlî’yi biraz farklı mütâlâa etmemiz icab edecektir. Kasidemiz "su" rediflidir. Redifli manzumelerde konu bütünlüğü vardır. Anâsır-ı Erbaa'dan su teskindir ve su ile Hz. Mu­hammed kastedilir. Su rahmettir. Hz. Muhammed de âlemlere rahmet olmak üzere gönderilmiştir. Tabiatlar içinde su, arife delâlet eder. Su hayat verici, güzelleştirici ve süsleyici bir varlıktır. Ekmek­le birlikte cömertliğin sembolüdür. Toprakta bulunması tevazu ve alçak gönüllülüğe işarettir. İncinin denizde oluşması itibariyle inci-su münasebeti bir takım hayal ve tasavvurlara konudur. Ömürlerin cömertliği ele alınır. Hz. Muhammed'in maddî ve manevî varlığı insanlık âlemi içinde, taşlar arasın­da yakut, inciler dizisinde dürr-i yek-dâne gibidir. O, ümmeti için cömert olduğu gibi inanmayanlar, hatta kendisine hakaret edip taşlayanlar hakkında bile hayırhahtı. Zira onların zürriyetlerinden iman eden bir neslin ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilirdi?

11.Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr 
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

Fuzûlî'nin küçük bir tablo teşkil eden bu beyti de birtakım gizli benzetmelere dayanır. "Serv-i hoş-reftâr"dan maksat uzun boylu, güzel yürüyüştü sevgilisi (Hz: Muhammed)’dir. Sevgilinin bahçe­sine doğru akan su âşıktır. Sevgili (Hz. Muhammed)in bulunduğu yer Ravza-i Mutahharadır. Şairin Ravza-i kûy (Ravza-i Mutahhara)ya doğru aktığını söylediği su Fırat ve Dicle nehirleridir. Servi ke­limesi şairde su çağrışımı uyandırmıştır. Bütün ağaçlar gibi servinin de su ile ilişkisi açıktır. Su ol­mayınca ağaç da olmaz. Fuzûlî, suyun servinin dibinden dolanarak akışım, serviye âşık olmasına bağlıyor. Su, âşık olduğu için servinin çevresinde dolaşmaz. "Galibi" sözü ile de açıklamanın kesin olmadığını bildiriyor. Sevgilinin bulunduğu yer daima bağ, bahçe ve cennete benzetilmiştir.

12.Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek 
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

Toprak, toprağın biçimi suyun yolunu düzenler. Bazen de yolunu keser. Toprak olmak kelimesi me­cazî olarak ölmek manasına gelir. Mezar tümsektir ve set gibi suyun yolunu keser. Toprak olmak, ayrıca yalvarmak, alçalmak, hakir olmaktır. Türkçede "ayak türabı olmak" deyimi kullanılır. Beyitte dahi kelime­si "su da" anlamına geldiği gibi, "artık, bundan sonra" anlamını da veriyor. Bu beyit on birinci beytin an­lamını sürdürüyor. Aslında İki beytin birbirine bağlı olması eski edebiyatımızda çok az görülür. Böyle beyitlere "merhûn" beyitler denmiştir. Serveti Fünûn devrinde ise bunun karşılığı olarak Fransızcası "anjambman" denmiştir. Su, bir önceki beyitte sevgiliye âşık olduğu ve bunda da oraya gitme arzusu olduğu için rakîb kabul edilmişti, Fuzûlî servi (sevgili) dolayısıyla rakibini suya benzetmiştir. Fuzûlî bu beytinde bir kıskançlık gösterisinde bulunmuştur. Çünkü seven kimse sevgilisini başkasıyla paylaşmak istemez. Bu sebeple şair, bu beytinde suyu kendisine rakib kabul etmiştir.

13. Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar 
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

Fuzûlî ince bir hayale dayanan bu beytinde (s) aliterasyonu ile (u) asonasının doğurduğu âhenk-ten de istifade ediliyor. Testi topraktan yapılır. Fuzûlî, sevgilinin elini yaşarken öpemezsem ve bu arzuyla ölürsem, bari vücûdum toprağa kavuştuktan sonra bu toprakla (mezardaki toprakla) yapılmış testi elini öpsün, böylece muradıma ereyim demiş. Bu bir şefaat arzusudur. Su Kasidesinde sevgili Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Hesap gününde mahşerde toplanan insanların muhakemesinde mutlak hâkim, Allahü Teâlâdır. Hak Teâlâ’ya en yakın olan ve yüce katında şefaat izni verdiği sevgili kulları­nın başında, âlemlere rahmet olarak gönderdiği en son ve en büyük Peygamber Hz. Muhammed (a.s.) gelir. Mahşerde büyük heyecan, korku ve dehşet içinde bulunan insanların bir ân önce muha­keme edilmeleri için şefâatta bulunacak olan yegâne zat, sevgili Peygamberimiz'dir. Ondan sonraki şefâatçılar, diğer peygamberler, evliyalar (Allah dostu olan veliler), melekler, âlimler, şehitler ve masum çocuklardır. Şair, beyitte, ölse bile sevgilisinin elini öpmek arzusundan vazgeçmeyeceğini söylüyor. Şair, toprak testinin sevgilinin eline değmesiyle elini, testiyi ağzına getirmesiyle de dudağını öpmüş olacaktır. Bu beyitte, ölmek üzere olan bir insanın dostlarına vasiyeti var.

14.  Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger 
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

Eski edebiyatımızda bülbül güle, servi ile kumru da -çok defa bir arada bulundukları için- birbirle­rine âşık sayılırlar. Kumrular cami avlularında, servilerde gezen ve yuva kuran kuşlardandır. Edebi­yatta servi, uzun, boylu, sevgili, kumru da aşığın canı veya gönlüdür. Kumrunun ötüşü ve feryadı, sevgilinin serviye benzeyen boyu içindir. Tasavvufî olarak servi ve kumru Allah ile kul'u temsil eder. Servi düz olması itibariyle elif, yani "bir" (vahdet)tir. Kumru da ona ibadet eden bir kuldur. Kumrunun kul olması, boynunda çemberleme bulunan ve bir ipi andıran aynı renkteki tüyleri ve öterken çıkardığı "Hu.. Hu.. Hu..." sesi dolayısıyladır. Yukarıda değinildiği gibi kumrular, her zaman servinin yanında ve çevresindedirler. Kumrunun dem çekişi, servinin aşkından inlemesi ve durmadan serviye yalvarması şeklinde açıklanır. Bu nedenle kumru yalvaran aşığa benzer. Şair, servinin uzun oluşu ile dik başlılık arasında bir münasebet kuruyor. Su-servi ilişkisi açıktır. Su olmayan yerde ağaç olmaz. Servi ağacı su kenarında yetişir. Kumru da suda yüzen bir hayvandır. Şair, servi ağaçlarının dibinden akan suyu da bir arabulucuya benzetiyor. Şair, bu beytinde servi, kumru ve suya insana has özellikler vermek suretiyle âdeta tabiatı masallaştırıyor. Beyitte servi, kumrunun yalvarmasına aldırış etmiyor. Dik başlılık ve inatçılık gösteriyor. Servi aslında serkeştir, başı daima yukarıdadır. Fuzûlî, servinin tabii olarak hafif hafif sallanmasını "olmaz, olmaz, hayır" diyen bir insanın baş sallamasına benzeterek güzel bir nedene de bağlamış. Su, servinin ayaklarına kapansa, arabuluculuk yaparak yalvarıp ya­karsa da servi dik başlılığını bırakmaz. Çünkü tabiatı gereği öyledir. Üstelik su, serviyi daha da büyütür ve daha dik başlı eder. Bunun için "meğer" kelimesi kullanılmıştır. Beyitte arka plânda şöyle bir mana da vardır: Tasavvufî bakımdan servi "Vahdet" yani Allahu Teâlâ; kumru, sâlik yani kul; su da Hz. Pey­gamber ve yoludur. Kumru "hu, hu" diye dem çeker. Bu dem çekişte sesler uzar. Tasavvufta ise, Yu­karıda belirtildiği gibi- "hû hû" (O, O; Allah, Allah) diye zikreden dervişe, sâlike benzetilir. Su, temizlik ve saflığın sembolüdür. Müslümanlık da gönül saflığına dayanır. Su en büyük çözücü ve temizle­yicidir. Su, Hz. Peygamberin şefaati olunca günahların arınmasına vesile olur. Fuzûlî bir önceki beyit­te şefaat dilemişti. Bu beytinde de Allahu Teâlâ katında niyazın makbul olması için Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şefaatinin şart olduğunu ileri sürüyor ve: "Su, yani Hz. Peygamberin şefaati olur­sa, sâlikin, kulun yalvarışı belki kabul edilir; Allah'ın nazarını, iltifatını kazanabilir" diyor.

15. İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile 
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

Bu beyit, bir önceki beytin benzeridir. Divan şiirimizde gül ile bülbül arasında bir aşk münasebeti olduğundan bahsedilir. Burada da gül-bülbül ilişkisi konu edilmiştir. Bülbül gül için yanar yakılır. Bağda daldan dala sıçrayarak durmadan aşkını anlatır. Gül budağı ise, dikenlerini kılıç gibi çekmiş, kırmızı gül açmak için bülbülün kanını içmek ister. Gülün kırmızı renginin bülbülün kanından geldiği sebebine bağ­lanmaktadır. "Gül budağının mizacına girmek" sözü iki türlü anlam veriyor: Beyitte "reng" kelimesi "hile" ve "renk" anlamlarında kullanılmıştır. Su, hile ile anlamıyla, gül budağının yaradılışına uygun hareketle, hile ile onu kandıracak ve niyetinden caydıracaktır. İkinci anlamında ise su, gül budağının damarının içine renk olarak girecek ve gülün kırmızı rengini sulandırıp açacaktır. Gülün kırmızı rengine âşık olan bülbül de kurtulacaktır. Her bitki gibi gülfidanının da suya ihtiyacı vardır. Gül bunu bülbülün kanıyla kar­şılıyor. Su bu görevi üstlenirse, gül bülbülün kanını içmekten vazgeçecektir. Kasidenin birinci bölümü olan nesîb veya teşbîb bölümünün son beyti olan bu beyitte anlatılmak istenen şudur: Tasavvufta gül, çok yapraklı olmasından dolayı vahdetin karşıtı kesrettir. Masivâyı sembolize eder. Bülbül âşık, sâlik derviştir. Su, Hz. Muhammed ve onun yoludur. Gül ü Bülbül hikâyesindeki aşk beşeri aşktır. Şem ü Pervane hikâyesindeki aşk ise ilâhî aşktır. Masivâ, çeşitli hile ve desiselerle insanı aldatır ve onu kendi­ne âşık eder. Nefsinin sesine kulak veren kimse dünyaya ve onun aldatıcı güzelliklerine kul olur. Su, rahmettir. Hz. Muhammet de âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; o, insanları masivânın esiri olmak­tan kurtarır. Dünya sevgisi yerine gerçek sevgiyi, yani muhabbetullahı (Allah sevgisini) yerleştirir. Beyitte sudan yardım umulmaktadır. Su, Hz. Muhammed'i sembolize ettiğine göre, bülbül de sâlik olduğuna göre, şefaat isteniyor demektir. Gül, kesrettir, masivâyı sembolize eder dedik. Su'ya Hz. Muhammed ve onun yolu, bülbüle de sâlik, şefaat isteyen manasını verdik. Böyle olunca, suyun gül budağının damarı­na girmesi de şu manalara bürünür: Dünya, dünya nimetleri, nefis ve bütün arzuları... Hâsılı Allah'tan başka her şey masivâdır. Gülle sembolize edilen bu alanlara suyun yani, Hz. Muhammed ve onun yolu olan İslâm'ın girmesi, ortalığı düzene sokacak ve kesret yok olup vahdet doğacaktır. Bülbülle sembolize edilen sâlik, yani insanlar da selamete erecektirler.

16Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme 
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

Bu beyit kasidenin girizgâh (girizgâh: kaçış yeri) beytidir. Nesîb ya da teşbîb denilen başlangıç bölümü burada sona erer ve bundan sonra Hz. Muhammed (s.a.v.) övgüsü başlar. Şair bu beytinde su ile, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e uyan, onun yolunda giden mümin arasında bir münasebet buluyor. Temizlik dolayısıyla İslâmiyet suya büyük önem vermiş ve ibadetin anahtarı yapmıştır. Su hayatın sebebidir. Su olmayan yerde hayat olmaz. Hz. Muhammed de âlemlerin yaradılışının sebebidir... Böylece görülüyor ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile su âlemlerin yaratılışı ve devamının nedenleridir. Hz. Muhammed'in yolu Kur'ân yolu, İslâm yani Müslümanlıktır. İslâmiyet’te aranılan kalp saflığı ve temizliğidir. Su da maddî ve manevî temizliğin sembolüdür. Su da bu bakımdan Hz. Muhammed'in gösterdiği yola yani Islama, Müslümanlığa uymuştur. Suyun vasıflarından biri berrak oluşudur. İyi mümin de öyledir. Onun gönlü de su gibi aydınlık, herkese açıktır. İslâm bir Müslüman’da tezahür edince, onda maddî ve manevî bir berraklık meydana gelir. Coşkun akan suyun tabiatında da böyle bir billurluk mevcuttur. Şair, ayrıca Bağdat'ın içinden güneye (Medine'ye) doğru akmakta olan Dic­le'nin Peygamber'e doğru aktığı için berrak olduğunu da hüsn-i ta'lîl ile anlatmaktadır.

17. Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ 
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

Bu beyit, kasidenin medhiye bölümünün başlangıç beytidir. Dür ile Hz. Peygamber arasındaki ilişki, Peygamberin "dürr-i yekta, dürr-i yekdâne, dürr-i şâhvâr, dürr-i yetim" diye anılmasındandır. Bunlar, iri ve değerli incilerdir. Dünya, yer ve gök olarak bir istiridye şeklinde düşünülmüştür. Hz. Peygamber bu istiridyenin içinde doğmuş tek incidir. Bir eşi ve benzeri yoktur. Peygamber'e dürr-i yetim denmesi de hem tek, yalnız olması hem de çocukluğunda babasını ve annesini kaybetmesi, yetim olması yüzün­dendir. Burada su redifi dolayısıyla Peygamber seçkin incilerin çıktığı bir denize benzetilmiştir. Hz. Pey­gamber derya olunca, onun ağzından çıkan sözler yani hadîs-i şerifler de seçkin birer inci olmaktadır. Hz. Peygamber, kendi hevâ ve hevesinden konuşmamıştır. Onun sözleri birer vahiy ürünüdür; bu ne­denle de şair tarafından seçkin inciye benzetilmiştir. İlham ise Kur'ân-ı Kerîm'den alınmıştır...

18. Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın 
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

Bu beyitte Peygamberlik bir gül bahçesine benzetiliyor. Peygamberlik gül bahçesine su verince gül tazeleniyor. Gül Peygamberimize izafe edilen bir çiçektir. Peygamberlik müessesesi onunla taze kalmıştır. Bu bahçede birçok güller açmış, yani peygamberler gelip geçmiştir. Hz. Peygamber, ahir zaman peygamberi, son peygamber, hatemü'l-enbiyadır. Hz. İsa'dan sonra altı yüz yıl geçmiş, peygamberlik bahçesi solmaya, parlaklığını yitirmeğe başlamıştır. Hz. Peygamberin mucizesiyle sert taştan çıkan su, bu bahçeyi yeniden eski parlaklığına, tazeliğine kavuşturacaktır; kavuşmuştur da... Peygamberler, Arap yarımadası ve Ortadoğu’da insanlara doğru yolu gösteren kılavuzlar ola­rak gönderilmişlerdir. Böyle olunca da sözü edilen bu yerler Peygamberlik gül bahçesi oluyor. Bu­rayı aydınlatan en son olarak Hz. Muhammed Mustafa'dır. Peygamber Efendimizin sözünü dinlete­bilmek, peygamberliğini ispatlamak ve halkı kendine inandırabilmek için olağanüstü işler yapması, mucize göstermesi gerekmiştir. Bütün peygamberler mucize göstermişlerdir.

19.  Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim 
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

Bu beyitte, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mucizelerinin uçsuz bucaksız bir denize benzetildiği görülüyor. Ayrıca bu beyitte, Hz, Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın dünyaya teşrif buyurduğu zaman (Rebiülevvel ayının 12. gecesi, M. 571 yılı), ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan ateşlerinin sönmesine işaret edilmiştir. Bâtıl inançlardan birisi de Mecusiliktir. Mecusîlik ilk defa ateşe tapmak biçiminde ortaya çıkmıştır. Bunlar iki çeşit ilahın bulunduğunu ileri sürerler. İyilik ilâhı olan Hürmüz, iyiliklerin ve aydınlıkların yaratıcısıdır. Bir yerde ne zamanki iyilik ve mutluluk çoğalırsa, o zaman iyilik ilâhı, yani Hürmüz galip gelir. Bundan dolayıdır ki insan kötülüğü düşmanları için, iyiliği ve mutluluğu da dostları ve sevdikleri için ister. Kötülük ilâhı Ehrimen, zulmün ve kötülüklerin yaratıcısıdır. Bir yerde ne zaman ki kötülük ve zulüm çoğalırsa o zaman da kötülük ilâhı, yani Ehri­men galip gelir. Mecûsiler, bir omzunda iyilik, diğer omzunda kötülük bulunan ilâhlar tasvir etmiş­lerdir. Bunlar ateşi iyilik ilâhının bir sembolü olmak üzere kabul ettiklerinden "Ateş-gede" adı verilen mabetlerinde daima ateşi söndürmemeğe çalışırlardı... Ancak, bu ateş Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) doğduğu gece, her türlü çabaya rağmen sönmüştür.

20. Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ 
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su

Beyitte Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin, Tebük Gazvesi sırasında Hüdeybiye'deki çölde, askeri ve çevresindekiler susuz kaldığından parmağından su akıtması mucizesine işarette bulunu­luyor. Bu hâdise insanları hayrette bırakan bir iştir. Hayrette kalan, şaşıran bir kişi parmağını ısırır. Işınları parmaktan da kan çıkar. Kan ise sudur, terkibinde su vardır. Tebük, Hicaz bölgesinin kuze­yinde, Medine ile Şam arasında bir yerin adıydı. Sonra Bizans'a karşı açılan seferin adı olarak meşhur oldu. Tebük Seferi, Bizanslılarda Müslümanlar arasındaki siyasî münasebetlerin üçüncüsü safhasını teşkil eder. Peygamberimizin bizzat bulunduğu gazaların sonuncusu Tebük seferidir ki Tâif Muhasarasından sonra ve Veda Haccı'ndan önce yapılmıştı. Tebük seferinde savaş olmadı. Fakat bütün zorluklara göğüs gerilerek Müslümanlığın daha öncekilere nazaran en kuvvetli ordusu çı karıldığı için, askerlik ve siyâset bakımından çok büyük başarı elde edilmiş oldu. İşte, bu şiddet gününde şu hâdise meydana gelmiştir. Câbir (r.a.) diyor ki: Hüdeybiye günü Ashâb çok susadılar. Peygamber (s.a.v.)'in önünde de deriden bir su kovası vardı, ondan abdest alıyordu. Ashâb üzüntü­lü bir halde ona doğru gelince, Allah'ın resulü (s.a.v.) neyiniz var? diye sorunca; önümüzdeki sudan başka ne içecek ve ne de abdest alacak suyumuz var, dediler. Câbir (r.a.) diyor ki: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) elini kovaya koydular, sular parmakları arasından pınarlar gibi akmağa başladı. Hem içtik ve hem de abdestlerimizi aldık. Salih diyor ki: Câbir'den kaç kişi olduklarını sordum. Şayet yüz bin kişi olsaydık, yine yetecekti. Fakat biz bin beş yüz kişiydik, dediler."

21.  Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât 
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

Divan şiirinde âb-ı beka, âb-ı câvidân, âb-ı zindegânî, çeşme-i hayvan adlarıyla da geçen "âb-ı hayât", içeni ölümsüzlüğe ulaştıran bir sudur."Rivayete göre Hızır ve llyas Peygamberlerle İskender Âb-ı Hayatı aramaya çıkmışlar. Her yeri aradıkları halde bulamamışlardır. Bir ülkenin halkı, ileride bir deniz olduğunu, bunu aştıktan sonra karanlıklar ülkesinde aradıkları suyu bulabileceklerini söy­lemiş. Denizi aşıp zulumat ülkesine gelince İskender yanındaki karanlıkları aydınlatan iki billur top­tan birini Hızır ve İlyas'a vermiş; suyu kim bulursa öteki tarafa haber vermek üzere sözleşmişler. Hızırla İlyas, uzun aramalardan sonra yorgun düşüp yemek yemek için ve dinlenmek için bir su başında oturmuşlar. Hızır ellerini yıkarken birkaç damla su yanlarındaki kurutulmuş balığa sıçrayın­ca balık canlanıp suya atlamış. Hızır ve İlyas bu sudan içip ölümsüzlüğe kavuşmuşlar. Allah yasak­ladığı için de suyun yerini İskender'e bildirmemişler. Bir rivayete göre de İskender, korktuğu için karanlıklar âlemine hiç girmemiş. Hızır ve İlyas Peygamberler o zamandan beri yaşamakta; Hızır karada, İlyas da denizde başı sıkılanların yardımlarına koşmaktaymışlar. "Âb-ı Hayât" tamlamasıyla bu olaya işaret edilmiştir. Beyitte yine Hz. Peygamber Efendimiz'in bir mucizesine işaret vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yakınlarından birini zehirli bir yılan sokmuş. Peygamber Efendimiz zehrin etkisini gidererek hastayı kurtarmışlar. Yılan zehri içilmez. Burada yılan zehrinin ilâç olduğunu düşünmek gerekir. Zehir az miktarda bazı ilaçlara karıştırılarak kullanılır. İlâç da âb-ı hayât gibi hastaya can verir. Peygamberin dostlarından maksat, hayatındayken ona uyan sahabelerle, onun yolundan giden Müslümanlardır. Aynı imana sahip olmuş, onlara da manevi bir güç verir ve onlar bu manevi güç ile kötülükleri iyiliğe döndürebilirler. Erenlerin ve evliyaların kerametlerinde olduğu gibi... Bu işte, başlangıçta düşmanlar için hayır sayılanlar kötü bir mahiyet arz edebilir. Şair, bu fikri, yılan zehrinin ebedî hayat suyuna veya ebedî hayat suyunun zehire dönüşmesi sembolü olarak ifade ediyor.

22. Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz 
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

Fuzûlî, burada "gül-i ruhsâr" tamlaması ile Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yanağını güle benzetmiştir. Abdest alınırken yüz yıkanır. Peygamberin yüzüne değen su onun manevi gücü ile çoğalıyor, bir damladan bin rahmet denizi doğuyor. Damla ile deniz arasında büyüklük küçüklük yönünden bir zıtlık vardır. Bu zıtlık ve benzetme tasavvufta vahdet (birlik) ve kesret (çokluk) i belirtmek için kullanılır. Çok birden doğar. Başlangıçta ilk Müslüman olan Hz. Muhammed Mustafa tekti. Daha sonra İslâm dairesi Hz. Peygamber Efendimiz'in ailesi merkez olmak kaydıyla büyüyerek genişledi. Müslümanların sayısı, yüzleri, binleri, milyonları, milyarları aştı. Rasûlüllah (s.a.v.) bir hadîsinde şoy^e buyurmuştur: "Ümmetimden biri abdest olmaya başladığında "Bismillahü' diyerek ellerini yıkarsa, j elleriyle işlediği günâhları affolur. Ağzına, burnuna, su verdiğinde ağzı ve burnuyla işlediği günâhla- I rı bağişlanır. Diğer azalarını yıkadığı zaman bütün günâhları affolur." Hz. Muhammed (s.a.v,) ab­dest aldıkça yüzüne vurduğu suyun her damlası ile ümmeti için Allah'ın merhametini, rahmetini j kazanmıştır. Allah'ın insanlara acıması anlamına gelen rahmet, Türkçede mecazî olarak "su, yağmur" manasına da gelir. Yağmur milyonlarca damladan oluşur. Bu da Allah'ın, Rahman olan Allah- | 'ın bir rahmetidir.

23. Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl 
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

Hilkatin fatihası, nübüvvetin hatimesi, insaniyetin melcei, adalet ve hürriyetin banisi, ins ü clnnin j Peygamberi, mahkeme-i kübrânın şefaat tacı, Sidre-i Müntehânın hususi misafiri, mekârimil ahlâkın mütemmimi, İmamü'l-Haremeyn, Ceddü'l-Haseneyn, Cenâb-ı Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın ayağının bastığı topraklar, Mekke ve Medine topraklarıdır. Çünkü Onun hayatı, bu mukaddes yerlerde geçmiştir. Türbesi de Medine'dedir. Şair, kendi içindeki Peygamber özlemiyle çevresindeki ırmakların coşkun akışı arasında bir benzerlik buluyor. Güneye doğru dağ taş demeden akıp giden ırmak­lar (Fırat ve Dicle), Hz. Muhammed (s.a.v.)'e, onun ayak bastığı mübarek topraklara kavuşma ümidi ve arzusuyla akıyor. Her yıl, yüz binlerce Müslüman dünyanın dört bir yanından Hacca giderler. Peygamberin mezarını ziyaret ederler. Şair, sulara da böyle mukaddes bir görevi ve duyguyu yük­lüyor. Suların başını taştan taşa vurması, hem hakiki, hem mecazi manada kullanılmıştır. Hayat ile su arasında münasebet olduğu için şair ömür kelimesini kullanmıştır. Fuzûlî'nin burada "ömr" hece­sinde "med" yapması, sıradan bir ahenk unsuru olarak karşılanmamalıdır. Zira, ömrün uzunluğu, ses olarak da yansıtılmak amacıyla "med" çok isabetli bir biçimde kullanılmıştır.

24. Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr 
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

Su, taşlara çarparak akarken parça parça ve zerre zerre olur. Su zerrecikleri ışık alarak havada parıldar. Bunun için suyun nurlandırıcı, ışıklandırıcı özelliğinden bahsedilmiştir. Bu nedenle de "nur sala" denmiştir. Su, en büyük temizleyicidir; nurlandırıcıdır. Suyun olduğu yerde hayat vardır. Başı­nı taştan taşa vurup parça parça olan, köpüren su, günümüz insanının gözüne barajlardaki türbinle­ri ve oradan etrafa yayılan suyun elektriğe dönüşmüş olan nurunu getiriyor. Beyitte "su parça parça da olsa yolundan dönmez" denilirken, "su, parçalanıp zerrelere ayrılsa da az sonra parçalar birleşir ve yoluna devam eder" gerçeği de söylenmiştir. Şair, Peygamberin dergâhına parça parça olup kaybolsa da yine gitmek istemesiyle suya bir kişilik vermiştir. Bu husus sevginin kuvvetli ve güçlü olduğunu gösterir.

25. Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ 
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

Humar, içkinin neşesi geçtikten sonra bıraktığı baş ağrısı, rahatsızlıktır, yani hastalıktır. Bu ba­kımdan "derman" kelimesi ile ilişkisi vardır. Hatâ kelimesi, "yanlış ve günâh" manasına gelir. Ehl-i hatâ'dan maksat, yanlış yola sapanlar, günahkârlardır. Meyhâne'nin ehl-i hatâ olması da içkinin haram ve içki içmenin yasak ve günâh olmasındandır. Zikr ve vird sürekli ve ezberden okumaktır. Yani su gibi ezberden tekrarlamaktır. Fuzûlî, onlar günahlarından kurtulmak için, sarhoşun ayrılmak maksadıyla yüzüne su serpmesi gibi senin na'tını tekrarlarlar demek istemiştir. Aslında, humâr ortadan kaldırmak için su içilmez, biraz şarap içilir. Buna "mey-i sabûh" denilir. Beyitte "hatâ" keli­mesi bulunduğundan, hatâ'nın tamiri için şarap yerine su için denmiştir. "Vird"in diğer okunuşu "verc"dir. O da "gül yaprağı, gül" demektir. Gül yaprağı denince kitap akla gelir. O zaman şöyle bir anlam ortaya çıkar: "Günahkârlar senin na't kitabını devamlı ellerinde alıp okumayı kendilerine derman bilirler." Ayrıca tasavvufta Hz. Peygamber de güldür. Yapraktan karine yoluyla kâğıt da akla gelebilir. Kâğıt olunca da reçete tedai edilir. O zaman anlam şöyle olur: "Günahkârlar, senin na't kitabının her sayfasını kendileri için bir reçete sayarlar. "Esma-yi nebeviler (Peygamberlerin isimleri) de, bazı hastalıklara muska( aslı: nüshadır) yazılır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in de hastalıkları tedavi yönü vardır.

26. Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam 
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

'Yanmak-harâret-kuru dudak-su" kelimeleri ile bu beyitte tekrar görüldüğü gibi, bu na'tın bütü­nünde ateş ve su hâkimdir. Şair, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'e karşı duyduğu derin özleyişi, susuz kalmış bir insanın suya karşı duyduğu hasrete benzetiyor. Şair, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in iki lakabını beyitte kullanmakla, kendisini, haklı olarak "İnsanların en hayırlısı, susuzluk­tan dudakları çatlayanların suya hasretleri derecesinde kendini seven birini boş çevirmez" düşün­cesine sevk etmiştir. Allah'ın Habibi, Allah'ın izniyle şefaat edecektir. Bu beyitte de şefaat için yal­varma söz konusudur.

27.  Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’da 
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

Miracın iki lügat manası ortaya çıkar: Yukarı çıkma aleti, yukarı çıkılacak yer. Bazı Osmanlıca lügatlerde kelimenin iki manası da birlikte verilmiştir. Alet ismi olarak kullanıldığı zaman miraç umumiyetle "merdiven, mirkad, süllem" gibi kelimelerle karşılanmaktadır. Istılah manası olarak lügatler­de karşılaştığımız kelimeler ise "göğe çıkma, urûc"tur. Ancak burada kastedilen rastgele bir yükse­liş değil, umumiyetle Hz. Peygamber (s.a.v.)'in göklere yükselişidir. Miraç ayrıca Hz. Muhammed (s.a.v.)'in bir mucizesinin adıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) hicretten bir buçuk sene evvel bir Receb ayının yirmi yedinci gecesinde, zaman ve mekân mefhumlarını ortadan kaldıran, aklı ve mantığı hayretler içine düşüren, insan idrakini ve gücünü aciz bırakan İsrâ ve Miraç mucizesine nail olmuş­tur. İsrâ, Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya geceleyin gidiş, Mirac'da yine geceleyin semâlara çıkış demektir, İsrâ mucizesi Kur'an'da ifade edilmektedir. Şair Fuzûlî, beytinde bu mucizeye işarette bulunmuştur. Beyitteki "sabit ü seyyar" kelimeleri yerine "bütün gök­ler" tabiri de kullanılabilir. O zaman beyit "Sen öyle bir keramet denizisin ki feyzinin çiği, Miraç ge­cesinde bütün göklere su ulaştırmıştır" diye de nesre çevrilebilir. Keramet kelimesiyle ilk akla gelen "velilerin, evliyaların gösterdiği olağan üstü haller"dir. Keramet kelimesi "lütuf, ihsan, iyilik, cömert­lik, azizlik, yücelik" anlamlarına da gelir. O zaman beyite: "Sen öyle olağanüstü tecelliler meydana getiren bir velisin ki..."; "Sen öyle bir rahmet denizisin ki..." gibi anlamları da verebiliriz. Tasavvufî edebiyatta deniz vahdeti, bekayı, ölümsüzlüğü, ebediyeti ifade eder. Deniz-su-rahmet-bereket bir­birleriyle alâkalı kelimelerdir. Bunlar beraber kullanılırlar. Deniz bir kaynak, bir menbâdır. Su yö­nünden kaynak olduğu gibi, içinde taşıdığı mercan, inci gibi mücevherler açısından da bir kaynaktır. Durum böyle olunca, beyitte "Sen öyle bir istisnaî, olağanüstü, sonsuz rahmet kaynağısın, menbaısın ki..." anlamı karşımıza çıkar. Zaten Hz. Muhammed âlemlere rahmet olarak gönderil­memiş midir? Bütün zerreler denize ulaşmak ister. Irmaklar, çaylar, dereler hep denize doğru akar­lar. Bu bakımdan da deniz izafi olarak tasavvufta Cenab-ı Hakk'ı temsil eder. İnsanoğlunun yaradı­lışında da bir aslına dönme vardır. Nasıl bizi Allah yarattıysa, sonunda tekrar ona döneceğiz. De­niz, buharlaşarak bulut olur ve tekrar yağmur olarak yani su olarak denize (aslına) döner. Hz. Pey­gamber (s.a.v.)'in "mirâc" mucizesi de, Allah'a yakın olma, ona ulaşmanın en güzel misalidir. Beyit­teki "şebnem" kelimesinin "şeb"i ve "şeb-i mirâc" tamlamasındaki "şeb" aynı manaya gelir. Fuzûlî'­nin iki kelime arasında münasebet kurmasının sebebi budur. Feyiz, "suyun taşması, bereket" de­mektir. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in manevi gücü o kadar kuvvetlidir ki, yeryüzünden götürdüğü şeb­nemi bütün yıldızlara yetecek su sağlar. Burada sudan maksat, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in miraç gecesi bütün kâinata varlığı ile vermiş olduğu feyizdir. Gökyüzünde parlayan yıldız ile çiğ tanesinin parlamasını gözden uzak tutmamalıdır.

28. Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner 
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

Burada güneş, dünyaya feyz ve bereket verdiği için çeşmeye; güneşten akan ışık, zülale (saf suya) benzetilmiştir. Güneş gökyüzünün, feleğin gözüdür. Göz ile göze arasındaki ilişkisi bundan­dır. Güneş hayatın pınarıdır. Güneş olmasa dünyada hayattan söz edilemez. Güneş sayesinde meydana gelen buharlaşma, havanın ısınıp soğuması ve hava akımının oluşarak buharın yoğunla­şıp yağmur haline gelmesi, bitkilerin fotosentez olaylarını gerçekleştirmesi hep dünya hayatının devamını sağlaması içindir.

29. Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma 
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

Bu beyitteki "cehennem korkusu", "Allah ve Peygamberinden uzak kalma ve Allahu Teâlâ'nın istediği şekilde kul olamama endişesi" şeklinde değerlendirilmelidir. Şair, her kul gibi, günahların­dan dolayı cehennem ateşini düşünerek korkmaktadır. Tesellisi Hz. Peygamberin şefaatini ümit etmektir. Burada, Fuzûlî'nin ümidini yitirmedigi görülmektedir. Bu imanlı olmanın bir belirtisidir. Al­lah'tan ümit kesilmez, ancak kâfirler keser. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de ümitvâr olmamız telkin edil­mektedir... Bulut, havanın çok sıcak olduğu zamanlarda gölgesiyle, yağmur olunca da insana bere­ket ve rahmet olur. Bulut ile Hz. Peygamber arasında bir münasebet vardır. Çünkü Hz. Peygamber'in güneşli zamanlarda başı üzerinde bir bulutun gölgelik ettiği malûmdur. Bu onun mucizelerinden biridir. Ateş yakar. Dolayısıyla öldürücüdür. Su hayat verici ve teskin edicidir. Ateşle cezalandırmak ancak Cenâb-ı Allah'a mahsustur. Ateşi su söndürür. Cehennem ateşini ancak Hz. Peygamberin ihsanı söndürür. Yani cehennemde cezalanmaya karşı ancak onun şefaati korur.

30. Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri 
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su

Bu beyit, "Su Kasidesinin fahriye ve taç beytidir. Ebr-i Nisan hakkında Necmettin Halil Onan şunları söylemektedir: "Eskilerin inandıklarına göre, inci yapan istiridyenin kabukları, yani sedefi aralık dururken nisan yağmurunun bir damlası içine düşünce kapanırmış ve sonra o su damlası sedefin içinde inciye dönermiş. Sedefin içinde birden fazla inci bulunursa taneler küçük olur, fakat bir tek inci bulunursa büyük ve yuvarlak olur ki bu incinin değeri de o derece fazladır. Eski şiirlerde, böyle büyük ve yuvarlak incilere, şehvâr'dan başka tek olduğu için yetîm ve yekdâne, yuvarlak olduğu için gaitan sıfatlan da verilir. Dür-i şehvâr yahut şâhvâr, dür-i yetim, dür-i yekdâne, dür-i gaitan hep iri ve kıymetli inci demektir. Fuzûlî, burada kendisini ve şiirinin övgüsünü yapıyor. Edebî eserler zaman süzgecinden geçip, çağlar öncesinden çağlar sonrasına hitap eden eserlerdir. Bu gibi eserler edebiyat tarihlerine geçmeye namzet eserlerdir. Bunları edebiyat tarihlerinde yer almalarını sağlayan, onların edebî eserler silsilesi içinde değerlendirilmesini temin eden birtakım unsur­lar da elbette vardır. Hiç şüphesiz bunlardan birisi, eserin ölümsüzleşecek bir konuyu ele almış olmasıdır. Fuzûlî, bu hususu yakalamış büyük şair olduğu için adı edebiyat tarihlerine geçmiş, şiirleri de edebî eser olma özelliğini taşımıştır. O, hiç eskimeyecek, bazı meslekler gibi bir an parlayıp sonra sönecek konuyu değil, dünyada tek bir Müslüman olduğu sürece bile canlı kalacak konuyu bulmuştur. O da Hz. Peygamberimiz... Peygamberi anlatan şiirler inci gibi değer taşırlar. Elbette şairi de aynı özelliği taşır.

31-32. Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr 
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su


Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam 
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

Bu iki beyit "Su Kasidesinin dua kısmını oluştururlar. Divan şairleri umumiyetle fikirlerini bir beyitte sona erdirirler. Fakat Fuzûlî burada 31. beyitle 32. beyiti birbirine bağlıyor. İki beyitte de Mahşer günü bahis konusudur. O gün insanlar, Allah'a hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü işlerin hesabını verecekleri için büyük bir telâş ve heyecan içinde olacaklardır. O gün Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisini sevenlere ve ümmetine şefaat edecektir. Şair, önce Kıyamet gününde dirilişe işa­ret ediyor. Sonra Mahşer gününde Peygambere kavuşmayı, susuz kalmış bir insanın bir çeşmeden kana kana su içmesine benzetiyor. Öte dünyada yalnız bunu umduğunu söylüyor. Burada Fuzûlî, Allah'ın cemâlinin görüleceğine de işaret ediyor. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Rabbinizi, şu ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz." buyurmuştur. Fuzûli’nin "dîdâr"e susadığı, sadece onu umdu­ğu görülüyor. O başka bir şey talep etmiyor. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Dünya isteyene ahiret haramdır. Ahiret isteyene(de) dünya haramdır. Allahu Teâlâ'yı isteyene her ikisi haramdır." buyur­muştur. Bu son beyit Divan şiirinin sosyal hayattaki motiflerden mahrum olduğu görüşünü çürüten çok güzel bir örnektir. Müslümanlar arasında cami yaptırmak kadar mukaddes sayılan çeşme ve çeşme motifi. Çeşme başı sohbetleri, kavgaları... vs. birer sosyal harekettir.

 

Şiirin teması: Peygamberimizin övgüsüdür.

ADEM ÇALIŞKAN, FUZÛLÎ'NİN SU KASİDESİ VE ŞERHİ, DİBY, ANKARA 2004.

 

Çarşamba, 07 Mart 2012 13:57 tarihinde güncellendi  
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF TÜRK EDEBİYATI > SU KASİDESİ VE AÇIKLAMASI