Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

 TANZİMAT ŞİİRİNDE DİL ve ANLATIM

Tanzimat şiirinin genel yapısını tam olarak anlayabilmek için onun dil ve anlatım özelliklerini de değerlendirmek, üslup değişmelerinden de söz etmek gerekir.

Tanzimat edebiyatı sanatçıları şiirin dili ve anlatımında da önemli değişiklikler yapmışlardır. Bu sanatçılar diğer türlerde olduğu gibi şiirde de yeni bir dil ve söyleyiş aramakla işe başlamışlardır. Üslup konusunda, eski şiir geleneğinin hayale dayalı “mazmun”larına karşılık, düşünceleri yalın deyişlerle, sade ve açık dizelerle okuyucuya iletme kaygısı içine girmişlerdir.

Özellikle Şinasi, 1860’lı yıllarda Fransız şairlerinden yaptığı şiir tercümelerinde yeni bir dil ve yeni bir anlatım arayışına girmiştir. Bu çevirilerden kısa bir örnek okuyalım:

Lamartine’den

Olsa hâbîde kaçan kim âlem 

Rüzgâr estiğini gûş etsem 

Sanırım gizli fısıldarsın o dem 

Gûşuma bazı keiâm-ı mahrem

(Bütün âlem uykuda iken ne zaman bir rüzgâr estiğini duysam, o anda sanırım kulağıma gizli birtakım sözler fısıldarsın.)

Şinasi, düşüncelerini “safi Türkçe”, yani yalın söyleyiş ile anlatabilme amacıyla şiir sanatında kuruluğa düşme tehlikesini göze almıştır. Onun amacı sadece Türkçe şiirler yazmak değil, aynı zamanda kolay anlaşılır bir nazım anlayışı oluşturmaktır. Bu tutum, duyan sanatçıdan çok, düşünen sanatçının üslup yapısını vermektedir. Şinasi’nin Batı’dan çeviri yaptığı manzumeleri, dil bakımından Divan şiirinden ayrılan kendi şiir denemeleri takip etti.

Onun Arz-ı Muhabbet (Sevgi Gösterme) adlı manzumesinden bu durumu örneklendiren birkaç beyit okuyalım:

Eşi yok bir güzeli sevdi beğendi gönlüm 

Kıskanır kendi gözümden yine kendi gönlüm

….

Bağrım ezmez mi süzüldükçe o baygın gözler 

Beni imrendirir ağzındaki tatlı sözler

……..

Can çekişmekten ise cânımı versem bâri 

Can fedâ eyleme sevince bir iş mi yâri

Aslında Şinasi’nin Türk şiiri üzerindeki yenileştirme çabası, Fransa’dan dönüşü ile başlamıştır. Fransa’ya gitmeden önce Reşit Paşa’ya yazdığı bir kaside ile dönüşünden sonra yine onun için yazdığı üç kaside arasında şekil ve tema yönünden olduğu gibi dil ve üslup bakımından da önemli farklılıklar vardır. Bu farklılıklar onun Fransa yıllarında ne kadar değiştiğini açıkça gösterir. Şinasi, bu kasidelerde eski kasidelerin hayal ve mazmunları ile mübalağalarını bırakarak, övmede kalıplaşmış özelliklere değil, övülenin kişiliğini öne çıkaran gerçek özelliklere yer vermiştir. Ayrıca bu kasidelerde gereksiz hayal unsurlarından kaçınarak, genellikle doğrudan doğruya düşüncenin ifadesine yarayacak olan basit ve oldukça açık bir üslup ve ona uygun bir dil kullanmıştır.

Ziya Paşa, eski şiir kültürüyle yetişen ve bu kültürü çok iyi bilen bir şairdir. Buna rağmen birçok gazel ve şarkısında, dil ve söyleyiş bakımından eski şiirden ayrılmıştır. Şiirlerinin üslubunu yeni değerlerle süsleme yoluna gitmiş ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Onun şiir üslubunu renklendiren en önemli özelliği, hiciv tarzına yatkınlığıdır. “Terkib-i Bent” gibi en ciddi şiirlerinde bile bu üslup tarzını bırakmayan şair, felsefî meseleleri bu üslup inceliği içinde yumuşatma becerisini gösterebilmiştir.

“Anlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât 

Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde”

dizelerinde kendi evini idare edemeyen insanların, dünyaya düzen vermeye kalkmalarını, alaycı bir dille eleştiriyor.

“Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar 

Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan”

dizelerinde yarasanın ışığa tahammül edemediği gibi insanlıktan nasibini almayanların da olgun kişileri çekemediğini yine alaycı bir uslupla dile getiriyor.

Şiirde Şinasi’nin etkisinde kalan Namık Kemal, dil meselesini ilk kez ele alıp irdeleyen şair olmuştur. “Lisan-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazaları Şamildir” isimli uzun makalesinde şiirin, fikrin gelişmesine ve halkın eğitilmesine olan büyük hizmetinden söz eder. Divan edebiyatının gerçekle ilgisizliğine, yapmacıklığına, boşluğuna dikkatleri çeker ve edebiyatın yeniden düzenlenmesi gerektiğini söyler. Bunun için de her şeyden önce yeni bir anlatım yolu, yeni bir dil bulunmasını gerekli görür. Dilin bir an önce konuşma diline yaklaştırılması gerektiğini savunur. Yine bu yazısında “söz”ün değerine ve güzel olmasına dikkati çeker. Türk dilinin işlenmesi gereğini ilk kez o dile getirir ve bir gramer eksikliğine dikkati çeker. Türkçenin bir sözlüğünün yapılmamış olmasından üzüntü duyar ve Türkçeyi güzel kullanan yazarlardan seçme metinlerin bir antolojide toplanmasını tavsiye eder.

Öte yanda, “Bahar-ı Dâniş Mukaddimesinde, "... havâss için kitap yazmak kadar abes şey yoktur” diyecek kadar ileri gitmiş olan Kemal, halk diline inmenin gerekli oluşunu vurgular. Ancak şair, bu değerlendirmeleri eski şiirin mazmunlarına ve hayal oyunlarına karşı yapmıştır. Nitekim şiir dilinin, daha doğrusu edebî dilin işlenmesinde en hassas davrananların başında o gelmektedir. Sanat eserinin kendine özgü bir dil yapısına sahip olmasını isteyen de yine odur.

Namık Kemal’in bir diğer özelliği bizde hamasi üslubun en güçlü temsilcisi olmasıdır. Hitabet üslubunun en belirgin öğelerini ustalıkla kullanarak geliştirdiği bu tarz, etkisini Cumhuriyet yıllarına kadar sürdürmüştür. Şairin hamasi bir üslupla ve  son derece sade bir dille kaleme aldığı “Vatan Şarkısı” adlı şiirinden bir bölüm okuyalım:

Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda    

Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda    

Her gûşede bir şîr (aslan) yatar toprağımızda 

Gavgada şehadetle bütün kâm alırız biz 

Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz

 

Namık Kemal’in tesirinde olan Recaizade Ekrem ve Abdülhak Hamit, üslup olarak bazen eskiye bağlı kalmakla beraber, Türk şiirine giren yeni söyleyişler de geliştirmiştir. Buffon’un “Üslub-ı beyan aynıyla insandır.” sözünü bizim edebiyatımıza mal eden ve üslup konusuna en çok eğilen Recaizade Ekrem’dir. Gerçi o, üsluba çok önem vermesine rağmen kusursuz ve olgun bir şiir üslubu oluşturamamıştır. Sürekli bir arayış ve titiz

lenme onu kuru bir söyleyişe sürüklemiştir. Onun şiirlerinde dil gayet zevksiz bir seviyeye düşmüştür. İstediği lirizme bir t ulaşamamıştır. Ekrem’in kuru bir üslupla yazdığı “Çoban” adlı şiirinden bir bölüm okuyalım:

Ovalarda ne hoş gezer sürüler!

Sanki onlarla can bulur ovalar.

Bir çocuk bir kuzu bulur kovalar,

Anası haykırır kuzuya meler,

Arzu ettirir çobanlığını.

Abdülhak Hamit ise Tanzimat şairleri arasında en dağınık ve özensiz şiir üslubuna sahiptir. Diline geliverdiği gibi söyleme alışkanlığı onun üslubunu gereksiz sözlerle doldurmuş, hatta sözlüklerde olmayan ve Arapça kurallara uydurulmuş kelimeler yaratmıştır. Aslında yeni bir söyleyiş yakalayabilme kaygısının oluşturduğu bu üslup tarzı, Ekrem’le birlikte onu zaman zaman kararsızlığa bile düşürmüştür. Her ikisi de pek çok şiirinde, bazı beyitleri olgunlaştıramadıkları için dipnot düşerek, “Bu beyit şöyle de söylenebilir” tarzında ikili söyleyişe yönelmişlerdir.

Hamit’in Nijad Ekrem kitabında yer alan “Kuş” adlı şiirden bir dörtlük okuyalım:

Nerden uçmuş; zavallıcık... bir kuş!

Bana bak, hiş! Sakın kaçıp gitme.

O keder-nâk (kederli), o sâkinâne duruş 

-Böyleyim ben- dokundu rikkatime (yürek)

Ekrem ile Hamit böylesine düzensiz ve kararsız bir üslup tarzı içindeyken Muallim Naci Divan şiirinin bazı unsurlarından yararlanarak ahenk bakımından güzel şiirler yazma arayışına girmiştir. Fakat bu arayışı onun üslup bakımından eskiye bağlı kaldığı şeklinde suçlanmasına yol açmıştır. Onun yeni şeyler söyleme çabası görülmezken, “harabat, rind, çeşm, meyhane, şarap, saki” gibi eskinin kalıntıları olan kelimeleri kullanması eleştirilmesine neden olmuştur. Muallim Naci’nin bir gazelinden birkaç beyit görelim:

Olmasın da tab’-rindânem kim olsun neşvedâr 

Tâze sâkîler benim, lebrîz mînâlar benim

 

Çeşm-i âlem kimde görmüştür bu mes’ûdiyyeti 

Bak bütün karşımdaki âyîne-sîmâlar benim

(1. Beyit: Benim rind tabiatım neşeli olmasın da kim olsun? Çünkü genç sakiler, dolu kadehler şimdi hep benimdir.

2. Beyit: Âlemin gözü bütün bu neşeyi şimdiye kadar kimde görmüştür. Bak karşımdaki parlak yüzlü bütün güzeller benim.)

Sonuç olarak Tanzimat şiirinin dili ve anlatımı hakkında net bir şey söylemek zordur. Çünkü Tanzimat şiirinin dil ve anlatımında bir bütünlük yoktur. Şinasi’de konuşma diline yaklaşma çabasını gösteren dil ve anlatımın, Namık Kemal ve Ziya Pa-şa’dan başlayarak romantik şiirin tesiri ile Recaizade Ekrem’de ve daha çok, Abdülhak Hamit’te konuşma dilinden tamamıyla uzaklaştığı görülür.

 

İLGİLİ İÇERİK

SERVET-İ FÜNÛN İLE TANZİMAT ROMANININ KARŞILAŞTIRILMASI

TANZİMAT EDEBİYATI ÖSS/ÖYS/LYS SORULARI

TANZİMAT EDEBİYATI BULMACA

TANZİMAT EDEBİYATI ÖĞRETİCİ METİN ÖRNEKLERİ

TANZİMAT EDEBİYATININ OLUŞUMU

TANZİMAT TİYATROSU

TANZİMAT I.DÖNEM ve II.DÖNEMİN DİL ANLAYIŞLARI

TANZİMAT EDEBİYATI TEST

TANZİMAT I. DÖNEM SANATÇILARI

TANZİMAT II. DÖNEM SANATÇILARI

TANZİMAT EDEBİYATI (1860-1896)

Üye Girişi